Tarih, çoğu zaman ciddi bir yüzle anlatılır; oysa bazı dönemler vardır ki, yaşananların ağırlığı ile anlatılanların ciddiyeti arasında ince bir ironi gizlidir. Hakimiyet-i Milliye’nin doğuşu ve bugüne uzanan serüveni de tam olarak böyle bir hikâyedir: Hem devlet ciddiyetiyle kaleme alınmış bir resmi anlatı, hem de dönemin şartlarına bakıldığında kendi içinde ince bir tarihî sarkazm barındıran uzun bir mücadele.
10 Ocak 1920’de Ankara’da yayımlanan ilk nüsha, aslında bir gazetenin doğuşundan ziyade, henüz doğmakta olan bir devletin matbaadaki tezahürüdür. O günlerde ortada ne tam teşekküllü bir hükümet, ne sağlam bir ekonomi, ne de güvenli bir sınır vardır. Tarih, çoğu zaman silahların değil, basılan kâğıtların üstünde şekillenir. Henüz hâkimiyet kazanılmamışken, gazetenin adının Hakimiyet-i Milliye olması da başlı başına bir amaç bildirisidir. Önce adın konulduğu, sonra gerçekliğin oluşturulduğu bir amaç.
Ankara’nın tozlu sokaklarının tozlu matbaalarında basılan bu gazete, haberden çok irade dağıtır; her başlık, her satır, her sütun; cephedeki askere moral, meclisteki vekile meşruiyet, Anadolu’daki halka ise bir hedef sunardı. Gazete, yalnızca olayları anlatmaz; olayların nasıl olması gerektiğini de ima ederdi. Bir bakıma matbaa, cephe kadar stratejik bir alan hâline gelir.
Cumhuriyet’in ilanıyla birlikte, gazetenin taşıdığı yük hafiflemekten ziyade biçim değiştirir. Mücadele dönemi bitmiş, devlet kurulmuştur. Fakat bu kez amaç; var olanı anlatmak değil, var olanı kalıcı kılmaktır. İşte tam bu noktada, dil de değişir, üslup da, başlık da.
1928’de harf devrimi yapılır. Eski harfler, eski defterlerle birlikte kapanır. Matbaalar, kalıplarını değiştirir; gazeteler yalnızca haber dilini değil, alfabelerini de yeniler. Bir bakıma matbaa makineleri de inkılap yapar. Dün Arap harfleriyle basılan başlıklar, bugün Türk harfleriyle yeniden dizilir. Harfler değişir ama gazetenin kaderi değişmez: O, yine devletle birlikte yürümeye devam eder.
28 Kasım 1934’e gelindiğinde ise isim; şu manşetle değişir: "Hakimiyet-i Milliye'yi kuran Atatürk'tür. Gazetemize Ulus adını da O verdi. Adımız, andımızdır: Atatürk'ün ulusçuluk yolunda yürüyeceğiz." Bu değişiklik, aslında bir dönemin kapanıp diğerinin açıldığını gösteren sembolik bir karardır. Çünkü “hakimiyet” artık talep edilen bir şey değildir; kurulmuş ve yerleşmiştir. Artık mesele, hakimiyetin kimde olduğu değil, o hakimiyetin hangi topluluğa ait olduğudur. Cevap tek kelimedir: Ulus.
Böylece gazetenin adı kısalır, fakat sorumluluğu büyür. Mücadele gazetesinden, rejim gazetesine dönüşür. Manşetler artık cephe haberleriyle değil; fabrika açılışları, tren hatları, kalkınma planları ve nutuklarla doludur. Savaşın dili yerini kalkınmanın diline bırakır. Kurşun sesleri susar, matbaa makinelerinin sesi daha gür çıkar.
Tek parti döneminde Ulus, yalnızca bir gazete değildir; adeta devletin günlük tutan kalemi gibidir. Hükümet politikaları, parti kararları, inkılaplar ve modernleşme hamleleri sayfalar arasında düzenli bir şekilde yer bulur. O yıllarda gazete okumak, bir bakıma devletin ne düşündüğünü öğrenmek anlamına gelir. Bugünün okuruna garip gelebilir, fakat o günün şartlarında gazete ile devlet arasındaki mesafe, başlık ile alt başlık arasındaki boşluk kadardır.
1946’da çok partili hayata geçildiğinde, ülke siyasetinde olduğu kadar basın dünyasında da dengeler değişir. Tek sesli bir siyasal yapıdan çok sesli bir rekabete geçilirken, gazetelerin de rolü yeniden tartışılır. Ulus, bu yeni dönemde hem geçmişin kurumsal ağırlığını taşımak hem de yeni siyasal gerçekliklere uyum sağlamak gibi zor bir görevle karşı karşıya kalır. Bir zamanlar devletle neredeyse aynı cümle içinde anılan gazete, artık siyasal rekabetin ortasında kalmıştır.
1960’lar, 70’ler, darbeler, muhtıralar, krizler… Türkiye’nin siyasi tarihi nasıl inişli çıkışlıysa, gazetelerin kaderi de o ölçüde dalgalıdır. Her rejim değişikliğinde, her siyasi kırılmada, gazeteler yalnızca haber yazmaz; aynı zamanda var olma mücadelesi verir. Bir gazetenin ayakta kalması bazen bir ideolojiden, bazen bir sermayeden, bazen de yalnızca bir matbaa makinesinin çalışabilir olmasından ibaret olur.
2000’li yıllara gelindiğinde ise basın, dijital çağın eşiğinde yeni bir dönüşüm yaşar. Matbaanın gürültüsü yerini ekran ışığına bırakır. Gazeteler artık yalnızca kâğıtta değil, cep telefonlarında, tabletlerde, sosyal medya akışlarında var olur. Bir zamanlar Ankara’nın sınırlı imkânlarıyla basılan Hakimiyet-i Milliye/ Ulus , bugün saniyeler içinde milyonlara ulaşabilecek bir iletişim ağının tarihsel atasıdır.
Bütün bu süreç, tek bir gerçeği hatırlatır: Gazeteler yalnızca haber taşımaz; dönem taşır. Bir gazetenin adı, bazen bir ideolojinin, bazen bir rejimin, bazen de bir çağın özetidir. Hakimiyet-i Milliye’den Ulus’a uzanan bu yol, yalnızca bir başlığın kısalması değil; bir mücadelenin devlete, bir ideolojinin kuruma, bir kelimenin kimliğe dönüşmesidir.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, o ilk nüshanın başlığında yazan “hakimiyet” kelimesi, tarihin ince bir esprisi gibi durur. Çünkü o günlerde hâkimiyet henüz kazanılmamıştı; fakat gazetenin adı, sanki olmuş bitmiş bir gerçekliği ilan eder gibiydi. Tarih de çoğu zaman böyle çalışır: Önce kelimeler gelir, sonra gerçeklik onların peşinden yürür.
Ve belki de bütün bu hikâyenin en komik yanı: Ulus'un bir milletin hâkimiyetini kurtarmak için kurulmuş olması ve aradan geçen onca yılın ardından, millete hâlâ kendi hakimiyetini anlatmaya çalışan bir gazete olarak çalışmaya devam etmesidir.
