Zamanın başında ilkel çorba içerisinde gerçekleşen birkaç kaynama, iki tur saat yönüne karıştırma ve bir tutam tuz canlı yaşamın başlaması için gerekli olan ilk kimyasal reaksiyonları dizisini tetikledi.
Bu reaksiyon; canlılığın içine ne denli işlediyse günümüzün gazete manşetlerinden eksik olmayan popüler canlısı insanın, kendi türü içerisindeki her ilişkisine ve inşaa ettiği toplumun kimyasına karışarak çözülmeler meydana getirdi.
Toplumsal çözülmeler çoğu zaman ahlaki yozlaşmayla açıklanır. Oysa bu tür açıklamalar, sorunu bireysel fonksiyonlara indirgerken, toplumsal yapının işleyişini gözden kaçırır. Modern sosyal teori, bireysel davranışlardan ziyade bu davranışların ortaya çıktığı ilişkisel düzeneklere odaklanır. Bu bağlamda toplum, sabit bir bütünlükten çok, sürekli etkileşim hâlindeki unsurların oluşturduğu dinamik bir sosyal reaksiyon süreci olarak ele alınmalıdır.
Toplumsal yapıların işleyişi, kimyasal reaksiyon metaforuyla düşünülmeye elverişlidir. Ekonomik ilişkiler, siyasal kurumlar, kültürel normlar ve sembolik düzenler; birbirinden bağımsız alanlar değil, aynı ortamda etkileşime giren bileşenlerdir. Bu bileşenlerin oranları, bağlanma biçimleri ve dolaşım hızları değiştiğinde, ortaya çıkan sonuç yalnızca nicel değil, nitel bir dönüşüm olur. Durkheim’ın “toplumsal olgu” kavramı, bireyin üzerinde işleyen bu nesnel düzeni tarif ederken; Marx’ın üretim ilişkileri çözümlemesi, bu düzenin tarihsel olarak nasıl belirlendiğini gösterir.
Bu perspektiften bakıldığında, toplumsal krizler bir “bozulma”dan çok, reaktiflerin ölçümlerinde, birleşmelerinde veya tepkimelerinde meydana gelen sorunlardır. Normların bağlayıcılığını yitirdiği, kurumların güven üretim kapasitesinin azaldığı ve anlam dünyalarının parçalandığı durumlarda sistem metastabil bir hâle girebilir. Dışarıdan bakıldığında süreklilik izlenimi sürse de, içsel gerilim artar. Sosyal reaksiyonlar tam da bu eşikte ortaya çıkar.
Ne var ki sosyal reaksiyonlar otonom ilerleme üretmez. Weber’in vurguladığı üzere, eylemin yönü maddi koşullardan ziyade anlam çerçeveleri tarafından belirlenir. Aynı yapısal gerilim de farklı kültürel ve siyasal bağlamlarda radikal biçimde farklı sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle kitle hareketleri, başlı başına özgürleştirici ya da yıkıcı olarak tanımlanamaz; belirleyici olan, reaksiyonun nasıl yönlendirildiğidir.
Bu noktada siyasal liderlik meselesi gündeme gelir. Toplumların kriz anlarında bir figür arayışına girmesi tarihsel olarak istikrarlı bir olgudur. Ancak bu figürün işlevi çoğu zaman yanlış kavramsallaştırılır. Popüler söylemde “kurtarıcı” olarak adlandırılan lider tipi, toplumsal dönüşümün faili olarak kurgulanır. Oysa siyasal reaksiyon teorisi açısından daha açıklayıcı olan kavram, katalizör liderliktir.
Katalizör, kimyasal anlamda reaksiyonun parçası olmadan onun gerçekleşme hızını ve yönünü etkileyen unsurdur. Siyasal bağlamda katalizör lider, toplumsal dönüşümü tek başına gerçekleştiren aktör değil; mevcut potansiyellerin açığa çıkmasını sağlayan düzenleyici bir etkidir. Bu tür bir liderlik, gücü merkezileştirmek yerine dolaşıma sokar; karar alma kapasitesini kişiselleştirmek yerine kurumsallaştırır.
Bu ayrım, Arendt’in siyasal süreçler analizinde özellikle belirgindir. Arendt’e göre siyasal felaketlerin önemli bir kısmı, sürecin kişilerle özdeşleştirilmesinden doğar. Bir kez kişiselleştirilen güç, denetlenemez hâle gelir ve başlatılan süreçler geri döndürülemez biçimde kontrolden çıkar. Foucault’nun iktidarı ilişkisel bir ağ olarak tanımlaması da bu noktada açıklayıcıdır: İktidar sahip olunan bir nesne değil, yaratılan bir etkidir.
Toplumsal aydınlanma meselesi de bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. Aydınlanma, bireysel bilinç sıçramalarından ziyade davranış kalıplarının yeniden düzenlenmesidir. Kuralların öngörülebilir biçimde işlemesi, ödül ve yaptırım mekanizmalarının tutarlılığı, sembolik meşruiyetin yeniden inşası; bireylerin eylem ufkunu dönüştürür. İnsanlar ahlaki çağrılarla değil, işleyen yapılarla değişir.
Bu nedenle siyasal dönüşümün ölçütü, liderin karizması ya da söylemin gücü değil; kurulan düzenin kişilere bağımlı olmadan işleyebilme kapasitesidir. Katalizör liderliğin başarısı, kendi etkisini kalıcılaştırmamasında yatar. Kendi varlığını gereksiz hâle getirebildiği ölçüde, tarihsel bir rol oynar.
Sonuç olarak, toplumsal değişimi açıklamak için “kurtuluş” söyleminden ziyade “süreç” kavramına yönelmek gerekir. Toplumların kaderi tekil iradelerde değil, kurulmuş sosyal reaksiyon düzeneklerinde belirlenir. Katalizör, yalnızca başlangıç koşullarını sağlar. Dönüşümün sürekliliği ise, artık yapının kendi iç dinamiklerine bağlı kalır.
