Teselsül, gündelik dilde çoğu zaman bir tefekkür kusuru gibi görülse de, felsefede daha derin ve karmaşık bir problem alanına işaret eder. Bir şeyin neden var olduğunu sorduğumuzda, verilen her cevap yeni bir “neden” talebini doğurur; bu talep, geriye doğru uzanan bir açıklama zinciri kurar. Bu zincir kimi bağlamlarda sonlu bir temelde durdurulmaya çalışılır, kimi bağlamlarda ise açık uçlu bırakılır. Bu nedenle teselsül, yalnızca mantıksal bir düğüm değil; insanın anlam kurma çabasını sınayan ontolojik ve epistemik bir gerilim noktasıdır.
Felsefe tarihinde bu gerilim iki ana yönelim etrafında belirginleşir. İlki, temellendirme ihtiyacıdır: her inanç, bilgi ya da varlık iddiası için nihai bir dayanak arama dürtüsü. İkincisi ise bütünlük ya da uzlaşma arayışıdır: farklı sebeplerin, tek bir ilk ilkeye indirgenmeden, bir ağ içinde birbirini nasıl desteklediğini anlama çabası. Birincisi, arkhe ya da ilk neden fikrini çağırırken; ikincisi, tutarlılık ve koherens üzerinden işleyen daha yaygın, fakat merkezsiz bir açıklama dokusuna yönelir.
Bu gerilim epistemolojide açıkça görünür. Temelcilik (foundationalism), bilginin gerekçelendirilmesini daha aşağıda, sorgulanmayan ya da kendinden apaçık kabul edilen bir temelde durdurmayı amaçlar. Koherencizm ise doğruluğu, tekil bir temel yerine, inançların bir sistem içindeki karşılıklı uyumunda bulur. Ancak her iki yaklaşım da teselsül probleminden bütünüyle bağımsız değildir. Temelcilik, temelin “neden” değil “nasıl” gerekçelendirildiği sorusuyla yüzleşmek zorunda kalırken; koherencizm, birden fazla tutarlı fakat birbiriyle çelişen sistem arasında nasıl tercih yapılacağı sorunuyla karşılaşır. Teselsül burada ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir.
Bu noktada felsefenin temel ayrımı, zararlı (vicious) ve zararsız (benign) teselsül arasında yapılır. Eğer bir neden zinciri açıklamayı sürekli erteliyor, hiçbir epistemik kazanım üretmiyor ve soruyu cevapsız bırakıyorsa, bu tür bir gerileme zararlı sayılır. Buna karşılık, bazı açıklama zincirleri sonlu bir noktada durmasa bile, kavrayışı derinleştirir, bağlamı genişletir ve anlamlı ayrımlar üretir. Bu tür durumlarda sonsuzluk, epistemik bir felçten ziyade düşüncenin açıklık alanını gösterir.
Leibniz’in Yeterli Sebep Prensibi bu tartışmayı keskinleştirir: Her şeyin bir açıklaması olmalıdır. Ancak bu ilke, teselsülü basitçe ortadan kaldırmaz; aksine, açıklama talebini evrenselleştirerek problemi daha görünür kılar. Eğer her açıklama yeni bir açıklama gerektiriyorsa, felsefe ya bir noktada açıklamayı ilkesel olarak durdurur ya da açıklamayı merkezsiz, açık uçlu bir yapı olarak kabul eder. Her iki strateji de risklidir: İlki dogmatizme, ikincisi ise açıklamanın sınırlarının belirsizleşmesine yol açabilir. Ancak bu durum, felsefeyi yalnızca bu iki seçenekle sınırlamaz; farklı açıklama türleri ve gerekçelendirme biçimleri de mümkündür.
Kant, neden-sonuç ilişkisini insan zihninin temel kategorilerinden biri olarak düşünürken, aklın bu kategoriyi deneyin ötesine taşıma eğilimini de eleştirir. Akıl, mutlak bir açıklama arayışından vazgeçmez; fakat bu arayış, kendi sınırlarını aştığında antinomilere yol açar. Hume’un şüpheciliği ise, nedensel zorunluluğun kendisini değil, yalnızca alışkanlıkla kurulan beklentileri temellendirir. Böylece teselsül, hem metafizik hem de epistemik düzlemde, açıklama ile sınır bilinci arasındaki gerilimi görünür kılar.
Bu bağlamda Anaksimandros’un apeiron kavramı, modern teselsül tartışmaları açısından dikkat çekici bir sezgi sunar. Apeiron, belirli bir unsur, madde ya da form değildir; sınırsız ve belirsiz bir ilke olarak düşünülür. Anaksimandros’un amacı, nedensel regresi bilinçli bir şekilde problemleştirmekten ziyade, evrendeki çokluğu tek bir belirli unsurdan türetmenin yarattığı açıklama güçlüklerini aşmaktı. Ancak bu düşünce, geriye dönük olarak okunduğunda, “ilk neden” arayışını askıya alan erken bir ontolojik hamle olarak yorumlanabilir.
Eğer ilk ilke belirli bir şey olsaydı — su, hava ya da ateş gibi — bu ilkenin neden tam da o şey olduğu sorusu kaçınılmaz olurdu. Apeiron, bu soruyu tümüyle anlamsızlaştırmaz; fakat onu klasik nedensel biçimiyle sormayı askıya alır. Böylece açıklama, tek bir başlangıç noktasına indirgenmek yerine, bir imkân alanı fikri üzerinden düşünülür. Teselsül burada çözülen bir problem değil; farklı bir ontolojik çerçevede yeniden yorumlanan bir durumdur.
Bu yaklaşım, aynı zamanda bir epistemolojik tevazu çağrısıdır. İnsan aklı, açıklamayı sonlu ve belirli kavramlar içinde tamamlamak ister; oysa her şeyin bu şekilde sınırlandırılabilir olması gerekmez. Sonsuz gerileme, her zaman düşüncenin başarısızlığı değil; bazen düşüncenin kendi sınırlarını tanımasının bir ifadesidir.
Etik düzlemde ise teselsül, eylemi askıya alacak bir gerekçe sunmaz. Eylemlerimizin nedenleri teorik olarak açık uçlu bir açıklama zincirine bağlı olsa bile, pratik akıl karar vermeyi ertemez. Sorumluluk, mutlak bir ilk neden bilgisine değil; mevcut koşullar içinde gerekçelendirme ve hesap verebilirliğe dayanır. Bu nedenle teselsül, eylemsizliğin mazereti değil; daha dikkatli ve bilinçli bir sorumluluk anlayışının zemini olabilir.
Estetik alanda da teselsül verimli bir motif hâline gelir. Şiir, mit ve anlatı, nedenlerin ve anlamların katman katman açılmasıyla derinleşir. Bir anlatı kendi öncesini yansıtırken, tek bir başlangıç noktasına indirgenemeyecek bir hakikat duygusu üretir. Bu çoğulluk, açıklamanın sınırlı ama anlamın geniş olabileceğini gösterir.
Sonuç olarak teselsül, yalnızca bir paradoks değil; düşüncenin sürekliliğini sağlayan bir dinamiktir. Felsefi olgunluk, teselsülü tamamen ortadan kaldırmaya çalışmakta değil; onunla birlikte düşünmenin yollarını geliştirmekte yatar. Açıklama arayışını sürdürürken sınır bilincini korumak, ilk neden beklentisi olmadan da anlam, sorumluluk ve eylem üretilebileceğini kabul etmek, belki de felsefenin en zor ama en verimli cesaretidir.
Belki de felsefenin asıl cesareti, ilk nedeni bulmakta değil; ilk neden olmadan düşünmeye devam edebilmektedir.
