Edebi bir türü olarak mektup; bir yazarın, sanatçının, filozofun bir konudaki görüşlerini ve duygularını açıklamak için yazdığı nazım veya nesir türünde yazılardır.
Edebi ve özel mektuplarda duygu ve düşünceler ayrıntısıyla açıklanabilir. Bu tarz mektuplarda içten ve etkili bir anlatım söz konusudur. Mektup yazımının pek çok çeşitleri olsa da‘Nanoist Aşka Mektuplar’adlı kitabımız, mektup türünün edebiyat-felsefe ve şiirsel dilinsentezi niteliğinde,tamamen sanatsal içerik ve amaçla yazılmış ilk örneğidir.
Bu bağlamda ‘Nanoist Aşka Mektuplar’, herkesten hiç kimseye ve hiç kimseden herkese gönderilmek için yazılmış mektuplardır. Belki de bu mektuplardan size aktaracağım kısa örneklerden sonra hepimiz şöyle diyeceğiz; sana gelmek isteyen bir mektubum ben… belki de senin bana göndermek istediğin… harflerin seslere, sözcüklerin anlamlara dönüştüğü bir mektup…
Şimdi, paylaşmak güzeldir diyerek, bu kitabımdan sizlere tadımlık bölümler sunacağım…
zaman, yokluğunun göstergesidir...
ada... bir kuşatılmışlığın mı yoksa bir kuşanmışlığınmı göstergesidir şairin imgesinde... içimizden geçenlerin, ikimizden geçmediğinin saklandığı ya da başladığı bir yer midir ada... sussam bu kaderin, bu kederin acısı bir ömür içimde kalacak... konuşsam belki hiç dinlemeden bir yol, bir ayrılık karşıma çıkacak... anlamak mıydı aslolan yoksa anlatmak mı bilmedim, bilemedim... işte bu kaygılarla söylemek istediklerimi o gün sana söyleyemedim... ama ben, senin beni kuşattığın o adada seni sevdim...
kaybedilmiş zamanlardan gelmiştik biz bu yorgun adaya... sen denize bakıyordun, ben deniz oluyordum sana... içine çekiyordu gözlerimiz birbirini, bir girdap iki dalga... herkes kendinde olmayanı arıyordu kendi gönül yurdunda... sonra bıraktık kendimizi sanki hiç yaşanmamış gibi takvimsiz zamanlara...
evet, herkes kendinde olmayanı arıyordu sanki hiç bilmediği bir ülkede... ertelenmiş bir hayattı yaşadığımız gözümüz ve gönlümüz gelecekte… sen denizi olmayan kurak yurtlu bir çölde, ben bir aksam diyorum denizlerimle çöle... karşılaştık o adada tesadüfen sahilde, bir güneş ve bir gölge... birinin yokluğuyla yok olan bir gösterge, birinin varlığıyla varlık buldu gönlümde... seni sürgün gönderdim çukur yanaklım uzaklara değil, bitimsiz derinliğime...
kalbinin yorgun ve yaralı bir kuş gibi çarptığını duyuyordum ellerin ellerimde... neyi değiştirirdi ki bakışlarımızı kaçırmak birbirimizden... sesimizin titrekliği zaten gösteriyordu ürkek ve yabancılığımızı birbirimize bile... başkalarının bizi tanıması neyi değiştirirdi ki... susarak baktığımız o deniz daha çok mu anlıyordu bizi bizden... biz imkansızlığı düşünürken ayaklarımıza kadar gelip yalvaran deniz, nasıl da köpürüp gidiyordu içine almak için bizi... oysa bilmiyordu ki yüzmek bilmeyen bir çocuktum ben, sense iç denizlerimde çırpınan masum bir gölge... güneşim gözlerin oluyordu utangaç gülüşlerinde...
belki de erken göveren bir baharın kanatlarına tutunmuştuk… kim bilir belki de iki göçmen kuş gibi birbirimize uçmuştuk… belki de yorgun zamanların acısını bırakıp, aynı ağacın dallarına konmuştuk… biz o suskun zamanlarda belki de ikimizi birbirimizde unutmuştuk... belki de denizin dinginliğine bırakıp düşlerimizi, kendimizi bulmuştuk… ikimiz bir aynada, aynalar biz olmuştuk…
varlığımızın sanki tek şahidi ve bunu bize ispat eden tek varlıktır aynalar… aynalarda aşk ışıldar, aynalarda duvarlar… aynalarda herkes kendini bir başkasında arar… aynalarda yalanlar, yansımalar, aynalarda ayrılıklar… aynalarda beklemekten saçlara düşer aklar… aynalarda her geçmiş kendi izini arar… aynalarda bir benlik seni kendisi sanar… aynalarda bir gölge aşklara kanat çırpar…
seni bütün ruhunda hissetmek, yanında olmak ama dokunmadan yaşamak ne garip... bir arzuyu arzulamak ama sadece sessizce durmak, ikimizin ikimize içimizden dediğini gözlerimizden anlamak bu... yaralayıcı ve kanatıcı bir keder bu... içerden ve derinden saran bir gizli yarayı kanattıkça haz duymak belki de bu...tütsüye dönüşen bir heves, bir tutku değil bu... ruhumun sana hicretidir, bir ilk ve bir sondur bu... yalnızlık divanından, vahdet divanına geçmişim, vuslattır bu... sende erimeye, sende var olmaya kanat çırptım, sürgündür bu...
bugün perşembe... pilav günü* ve gecesi... beni sana bağlayan gün ve gece... o gündü ilk sarılışın, ilk içerden kavrayışın beni o gündü... birlikte olduğumuz zamanın sonsuzluğunu istediğimiz o gün, o derin arzuların bir tek sende vücut bulduğu gün... kısa konuşup uzun anladığımız, derinliklerimizde kaybolduğumuz gün... hiç bitmesin dediğimiz, kendi sessizliğimizle, kendimizi bütünlediğimiz gün... denize bakarken birbirimizi gördüğümüz, birbirimize gömüldüğümüz, birbirimizde olduğumuz ve belki de birbirimizde ölmek istediğimiz gün...
*Orta Asya Türk Geleneği’nde, özellikle Özbekistan Bölgesi’nde, afrodizyak etkisi ve aşka davet çağrışımı yaratan, genellikle perşembe günü yapılan yemektir. Toplumsal açıdan da dostane ilişkilerin başlamasına ve toplumsal kaynaşmanın sağlanmasına alt yapı oluşturan günün adı ve yemeğidir.
Not: Ulus’ta Algı Ötesiyoutube programlarında felsefe sohbetlerimizi izlemeyi unutmayınız lütfen…
