Yaşıyor muyuz, yoksa zaman mı geçiriyoruz? bilmiyorum… Hangi sabah kalksak, her yer her yerde. Ne zaman umut var desek, acılar iniyor gözlerimize perde perde. Ne zaman elinden tutsak hayallerimizin, her birimiz bir yerde.
Yani her sabah kalktığımızda hayat paramparça… Ve biz onu toparlayıncaya kadar akşam oluyor. İşte bu yüzden ben diyorum ki, hiçbir zaman kendimizi tam olarak tanımlayamıyoruz, tam olarak eksik olduğumuzdan başka…
Her akşam kendi yalnızlığımızla karşılaşıyoruz, sanki hatıralar canlanmakta. Sanki içinden yara yara geçerek geldiğimiz tenhalıklarımıza döneceğiz bir daha. Ve yaşadıklarımız, hayallerin elinde bir rüya gibi yankılanıyor zamanın aynasında…
Ne kadar çok yükümüz varmış hayatta ve ne kadar çok enkaz taşımışız, ne kadar çok eza… İki ucu bir araya gelmeyen köprüsüz adalar gibiyiz, her yanımız boşlukta… Neredeydik, ne olacaktık ne olduk?! Belki de hep kendimizde olmayanı aradık, bu yüzden başkası olduk. Ya da acaba biz, bir biz olarak var mıydık? Biz kimdik? Kendimiz miydik ya da başkalarının tanımladığı bir biz miydik?
Yola çıktığımızda kendimizle birlikte götürdüğümüz müydük biz, yoksa kendi dönüşünü bekleyen bir ben mi bırakıyorduk geride. Tutunacak bir dalımız var mıydı gittiğimiz yerlerde. Yoksa bir emanet miydi varlığımız, taşıdığımız kimliğimize…
İçimizdeki bir yabancı mıydı yoksa biz dediğimiz ve hiç ulaşamadığımız? Ne zaman çıksak bir anlam arayışına, içimizde haykıran bir yabancının sesi. Ne zaman sevdalansak, başlar içimizde hep kaybetme fırtınası. Ne zaman bir bütün olalım desek, asla bir araya gelmez kalbimizin yarısı…
Her çıktığımız yolculukta geride bıraktıklarımızın boynu bükük bakışı kalır hatıralarımızda. Her kavuşma meçhul ve her dönüşte aynı yüzleri görmek vardı arzularımızda. Bazen umutlarımız da uçup giderdi göçmen kuşların kanadında.
Umutları ertelenmiş bir zamanın çocuklarıyız biz aslında, her şeyi gelecekten bekleyen. Her düşü yarım kalmış, her beklentisi gereksiz görülen. Hayatın karşı kıyısına ya hiç bakmayan ya da geçmeyi düşünmeyen. Ve hep kendi çizgisinde yürüyen, hep kendi gölgesinin izini süren.
Gözlerinde uzakları izlediğimiz sevgililer kendi hazanına dönüyor bahçelerinde… Damlaya damlaya birikiyor ölümler içimizde. Çatlamış, dağılmış nar gibi hayaller kalıyor sadece gönlümüzün seyir defterinde.
Ne kadar ölüm varsa geçiyor hayatımızın içinden. Kör bir tutsaklıkla tanımladık halkın yüzünü, umutlarımız tükendi yaşam biçimlerinden. Ve kelebekler unutuyor çimen, çiçek kokusunu, uçup gidiyor talan edilmiş şehirlerin bahçelerinden. Şimdi kim doğuracak bizi bu dünyaya bir günlük ömür için yeniden?
Hangi ruhtuk, hangi bilinç hayatın kırılan aynalarında. Dağılmış yüzümüz, her bakışımız ayrı ayrı zaman parçalarında. Elbet başara bilseydik, biz de umutla bakmak isterdik büyük bir aşkla yarınlara. Ama biz sımsıkı sarıldık hep tutunduğumuz yalnızlığımızın çaresizlik manzarasına…
Hayat başka açmazlara kapı aralamıştı, zaman yelken açmıştı başka baharlara. Her ikisi de geçiyordu bize sormadan, bir tek yaşanmışlıklar kalmıştı anılarda.
Kan tadında bir hayat düşerken hepimize, çekilir yakamozların akşamı bir perde gibi gözlerimize… Belki de kirli oyunlarda korkuya tapanlar sızıyor inceden inceye nefesimize… Ve biz belki de bu yüzden yakın tutuyoruz hayatı uçurumun kalbine… Sanırım bir sollama hatası var bitirilen düşlerde…!?
Durmadan uzuyor acıların tarihi yenilgilerle, hayatın yüzünün yırtılan atlasında. Ve flu görüntülerle akıp gidiyor hayat, zamanın paslı sayfalarında. İnsan kendine döner mi bir nehir gibi, kutsal metinlerin kehanetinde acaba!? Bu yüzden mesafeler var hayatla bizim aramızda…
Kim bilir, belki de bu yüzden yalnızlığımızla çoğaldıkça kırılıyor yüreğimizdeki dayanıksız hat... Herkes kendini başkası sanıyor, batırıyor içimize hiç durmadan bir mızrap… Kaybediyor artık yüksekliğini ellerimizle dokunamadığımız hayat…
Not: Ulus’ta Algı Ötesi youtube programlarında felsefe sohbetlerimizi izlemeyi unutmayınız lütfen…
