Çelişkilerle yaşamaya alışamadım, anlamadım, anlayamadım, anlatamadım. Ya sağırdı kulakları duymadılar, duyuramadım ya da ben laldım, boğuktum, boğulmuştum duyuramadım.
Filozof Nietzsche’nin dediği gibi ‘ben bu kulaklara göre ağız değilim’. Ya yanlış yaşadım bu ömrü, yanılgılar içerisinde geçirdim ya da yanlış yaşadılar ama bunu anlayamadılar. Belki de ben yanıldım, yanılmışım!
Şimdi alaca karanlık bir gecenin ortasındayım. Zamanın sayacının nereye döneceğini bilmeden yaşıyorum.
Geçmişle gelecek arasında bir yerde imkansızlığa ayaklarını dayayarak ya da oyuncağı elinden alınmış, kendini yere atmış ağlayan, bağırıp çağıran ama yine de zorla bir yerlere götürülmek için sürüklenen bir çocuk gibiyim, fırtına gibi savuran zamanın karşısında.
Neydi elimden alınan zaman mı, hayat mı? Sanırım zaman içerisinde olmayan bir hayatı ve hayat içersinde olmayan bir zamanı düşünmenin verdiği çelişkileri kavrayacak durumda olmamın yükü ağır geliyor omuzlarıma ve bilincime.
Ve sanıyorum bu bilince ulaşmadan ya da bu bilince sahip olmadan, iç dürtüleriyle yaşayan insanlardır galiba mutluluğu tadanlar! Varlıklarıyla yoklukları arasından geçen zamanın çizgisinin kendileri üzerindeki etkisi bir hiç olanlar!
Sanırım bu çizginin yokluğudur yine onların varlıklarıyla yokluklarını belirsizliğe ve gereksizliğe, bir hiçliğe indirgeyen.
Sadece oldukları için olmuş olmak, yok olmaları gerektiği için yok olma dürtüsüyle bir varolma, bir bulunma sürecidir zamanın akışında onlar için hayat.
Ve yine onlar yaşamlarının- ki buna varoluşlarının demek daha doğru olacak- akışında iz bırakmadan göçüp gitmenin belki de bahtiyarlığına ulaşmış sayacaklar kendilerini!
Nasıl bir alışkanlık, nasıl bir hayat anlayışı artık kendimizden şüphe eder olduk. Basitlikleri ve dar dünyalarına yaslanarak zaman geçirmeyi yaşamak sananlarla aynı havayı teneffüs etmek bile bozuyor düşlerimin ve düşüncelerimin yansımasını.
Anlaşılan o ki hayat bize diyor ki; geriye dönüşü imkânsız zamanın çarkının dişlileri arasında ezilmeyi ya kabul edeceksin ya da yeni bir imkansızlığı ortaya koyup çarkı kırmayı, zamanı delmeyi deneyeceksin.
Yaşama hakkı tanımıyor hayat başka türlü bize, düşündükçe kanıyor bir yara gibi her aklıma geldiğinde geçmişim. Ve sahipsiz bir orman gibi yanıyor düşüncelerim…
İşin ilginç tarafı, bizim insanların hayatına bir nano gram katkı sağlamak, bir farkındalık yaratmak için gösterdiğimiz gayreti, ne yazık ki o insanlar kendi hayatlarını kurtarmak için bile göstermiyorlar.
Bilime, kültüre, sanata sırt çevirmiş, var olmak için var olmuş, bir nesne gibi duran hallerinden bir türlü rahatsızlık duymuyorlar. Bilinç duvarları tavan yapmış, güneş görmüyor düşünceleri ne yazık ki.
Yumuşak yumuşak söylüyorsun anlamıyorlar, sert söylüyorsun küsüp darılıyorlar. Hatırlarsınız daha önce de söylemiştim buradan; akla (rasyonaliteye) büyük önem ve değer veren Türk filozof İbni Sina’nın şu sözü hep kulaklarımızda olsun demiştim ‘bilim, sanat ve felsefe itibar görmediği toplumlarda durmaz ve yaşamaz’.
Ey insanlar biraz da siz, kendiniz bu alanlara önem ve değer vererek yaşayınız ki, biz de hiç değilse emeğimizin karşılığını az da olsa buluyoruz diyelim. Biraz da siz sorumluluk alanınız, bir yazı, bir şiir okuma, bir felsefe metni sorgulama ve bu güzellikleri başkalarıyla, başka dostlarımızla paylaşma zahmetine katlanınız lütfen!
Unutmayınız ki bağırdığımız zaman değil, düşünce dünyamızı geliştirdiğimiz zaman sorunlarımızı çözme olanağı bulacağız.
Not: Ulus’ta Algı Ötesi youtube programlarında felsefe sohbetlerimizi izlemeyi unutmayınız lütfen…
