Umut Yaşar Abat / Nanoist Şair- Yazar-Felsefeci
Köşe Yazarı
Umut Yaşar Abat / Nanoist Şair- Yazar-Felsefeci
 

KAYBOLMAK ARANMAYI İSTEMEKTİR…

Olduğu yerde olanlar, dururlar kaybolmazlar. Olduğu yerde olanlar, kaybolursa bulunurlar. Olduğu yerde olanlar başkasına sorulmazlar. Olduğu yerde olanlar akmazlar, durulmazlar. Olduğu yerde olanların varlıkları bilinmezler. Olduğu yerde olanlar kimseye görünmezler. Çünkü onlar siliktirler, yerlerini terk etmezler, başka yere gidemezler. İşte bu yüzden nerede değilsem oradayım ben. Olduğu yerde olmayan ve olmak istediği yerde olamayan. Kendini hep başkalarıyla tanımlayan. Kendini hep yolculuklara vuran, hep bir eylem haliyle bir yürekten bir yüreğe savrulan, içini içinde, gözlerini bakışlarında taşıyan o adam; ben, zaman gibi ilerledikçe sana ulaşmaya çalışan. Hep bir yakamoz olurum sana gelirken. Gecenin karanlığını kanat çırparak geçen. Hep umutsuz zamanlarda, ışığın henüz sönmediğini sana müjdelemek isteyen. Ve geçtiğim her yerde görünmek ve bulunmak için iz bırakan bir yakamoz… Yakamozlar; ışığını kendinde taşıyan, geceyi yakan ateş böcekleridir. Yakamozlar; gündüzünü kaybedenlerin yürek fenerleridir. Yakamozlar; ışıltısıyla karanlığı bıçak gibi bölen umut güneşleridir. Yakamozlar; kendilerini karada yaşayanlara göstermek isteyen su perileridir. Yakamozlar; içimizin gidemediğimiz uzak ülkeleridir. Ve yolculuğumuz hep o uzak ülkeleredir, bir türlü gitmeyi başaramadığımız. Oysa biz aynı zamanın ve aynı mekânın içerisindeyiz. Aynı odanın içinde bir türlü birbirimize gelmez sesimiz. Duymaz kulaklarımız, tutulur dilimiz. Bağlanır sanki ayağımız, elimiz. Biz birbirimize bir türlü gidemeyiz. Bu yüzden biz, birbirine gidemeyen, iki ayrı ülkeyiz. İşte bu yüzden diyorum, aynı odanın içinde ne kadar uzağız birbirimize. Ne kadar uzağız kendimize, yüreğimize.   Kendimizin kararlarıyla kendimizden, ikimizden, içimizden uzak ülkelerdeyiz sanki. Hatta ikimiz, iki ayrı ülke gibi ayrık, küskün, kuşatılmış ve de yabancıyız kendi varlığımıza bile. Varlığımızı, varlığımızla değil, birimizden birimizin yokluğuyla, mekânsal bir boşluğun ve anlamsızlığın verdiği hüzünle anlayabiliyoruz yüreğimizde. Artık anksiyöz (derin kaygı) mizaçlı bir yalnızlık psikozunu taşımak ağır geliyor bilincime. Ne zaman arasam seni, yoksun. Ne zaman arasam seni, uçurum boylarında dolanır dururum. Ve ben kimi arasam bulamıyorum. Ve ben kimi arasam bir başkası oluyorum. Kendi içimde kendimi, kendi içimde seni arıyorum. Ama dedim ya her ne hikmettir bilmiyorum ama kimi arasam bulamıyorum… Bulamıyorum, seni bende ve kendimi kendimde.  Sonrasında kaybolan, sonrasında aranan ben oluyorum. Herkes beni aradığında kendimi kaybettiğimi anlıyorum. Bulabileceğimi bir bilsem, buna bir inansam ben de arayacağım kaybolduğum ve kendimi kaybettiğim her yerde kendimi. Ve hep olur ya, bir daha bulursam kendimi, bir daha kaybetmeyeceğim diyorum. Ve ne zaman birinin kaybolduğunu ya da arandığını duysam beni kaybetmişler, beni arıyorlar sanıyorum. Kaçıyorum. Olmadığım yerlerde olmakla kendim olacağımı, kendimi bulacağımı sanıyorum. Ve daha sonra mahcup bir çocuk gibi, daha ilk bakışta kendini ele veriyor bakışlarım. İlk köşe başında yakalanıyorum. Kaybolanın ben olduğunu, yüzümü gizleyen titrek, ürkek, soğuk, kendime yabancı parmaklarımdan birisinin tutup çevirdiği zaman anlıyorum. Bir kadın, bakarken gözlerimin derinliklerine bir suçlu gibi ve sıcak bir kadın eli değdiğinde elime, anlıyorum her şeyi işte o an, titreyip kendime geldiğimde. Her şey yine eskisi gibi ama eskimeden yerli yerinde. Her şey senin gibi, bilinçli olarak kaybolduğum gibi bilincimde. İşte o an anlıyorum ki kaybolmak; aranmayı istemektir. Ayrılık; bende sana yer açmaktır. Özlemek; ölümün aynasıdır, hasret çekmektir. Aşk; yaşamı yüceltmektir, bende sana yer açmaktır. Yaşamak; alışmaktır yabancı olana. Ve ben artık bir yabancıyım yüreğin/yüreğim avuçlarımda, içimdeki yabancıya. Yani kendime, yani sana, yani şah damarıma. Ama artık ben değilim bir yolcu gibi, uzaklardan sana gelen, zaman gibi ilerledikçe sana ulaşmaya çalışan. Yok artık anıt gibi başucuma diktiğim portreler Şimdi beni sıcak tutan meçhul aşkların külleri Şimdi tanımsız gecelerde hüzünler Şimdi boş gözlerimde elem, keder Şimdi benliğini kaybetmiş düşünceler Kimi sevdiğimi unuttum artık…     
Ekleme Tarihi: 06 Kasım 2026 -Cuma

KAYBOLMAK ARANMAYI İSTEMEKTİR…

Olduğu yerde olanlar, dururlar kaybolmazlar. Olduğu yerde olanlar, kaybolursa bulunurlar. Olduğu yerde olanlar başkasına sorulmazlar. Olduğu yerde olanlar akmazlar, durulmazlar. Olduğu yerde olanların varlıkları bilinmezler. Olduğu yerde olanlar kimseye görünmezler. Çünkü onlar siliktirler, yerlerini terk etmezler, başka yere gidemezler.

İşte bu yüzden nerede değilsem oradayım ben. Olduğu yerde olmayan ve olmak istediği yerde olamayan. Kendini hep başkalarıyla tanımlayan. Kendini hep yolculuklara vuran, hep bir eylem haliyle bir yürekten bir yüreğe savrulan, içini içinde, gözlerini bakışlarında taşıyan o adam; ben, zaman gibi ilerledikçe sana ulaşmaya çalışan.

Hep bir yakamoz olurum sana gelirken. Gecenin karanlığını kanat çırparak geçen. Hep umutsuz zamanlarda, ışığın henüz sönmediğini sana müjdelemek isteyen. Ve geçtiğim her yerde görünmek ve bulunmak için iz bırakan bir yakamoz…

Yakamozlar; ışığını kendinde taşıyan, geceyi yakan ateş böcekleridir. Yakamozlar; gündüzünü kaybedenlerin yürek fenerleridir. Yakamozlar; ışıltısıyla karanlığı bıçak gibi bölen umut güneşleridir. Yakamozlar; kendilerini karada yaşayanlara göstermek isteyen su perileridir. Yakamozlar; içimizin gidemediğimiz uzak ülkeleridir.

Ve yolculuğumuz hep o uzak ülkeleredir, bir türlü gitmeyi başaramadığımız. Oysa biz aynı zamanın ve aynı mekânın içerisindeyiz. Aynı odanın içinde bir türlü birbirimize gelmez sesimiz. Duymaz kulaklarımız, tutulur dilimiz. Bağlanır sanki ayağımız, elimiz. Biz birbirimize bir türlü gidemeyiz. Bu yüzden biz, birbirine gidemeyen, iki ayrı ülkeyiz.

İşte bu yüzden diyorum, aynı odanın içinde ne kadar uzağız birbirimize. Ne kadar uzağız kendimize, yüreğimize.  

Kendimizin kararlarıyla kendimizden, ikimizden, içimizden uzak ülkelerdeyiz sanki. Hatta ikimiz, iki ayrı ülke gibi ayrık, küskün, kuşatılmış ve de yabancıyız kendi varlığımıza bile.

Varlığımızı, varlığımızla değil, birimizden birimizin yokluğuyla, mekânsal bir boşluğun ve anlamsızlığın verdiği hüzünle anlayabiliyoruz yüreğimizde.

Artık anksiyöz (derin kaygı) mizaçlı bir yalnızlık psikozunu taşımak ağır geliyor bilincime.

Ne zaman arasam seni, yoksun. Ne zaman arasam seni, uçurum boylarında dolanır dururum.

Ve ben kimi arasam bulamıyorum. Ve ben kimi arasam bir başkası oluyorum. Kendi içimde kendimi, kendi içimde seni arıyorum. Ama dedim ya her ne hikmettir bilmiyorum ama kimi arasam bulamıyorum… Bulamıyorum, seni bende ve kendimi kendimde. 

Sonrasında kaybolan, sonrasında aranan ben oluyorum. Herkes beni aradığında kendimi kaybettiğimi anlıyorum.

Bulabileceğimi bir bilsem, buna bir inansam ben de arayacağım kaybolduğum ve kendimi kaybettiğim her yerde kendimi. Ve hep olur ya, bir daha bulursam kendimi, bir daha kaybetmeyeceğim diyorum.

Ve ne zaman birinin kaybolduğunu ya da arandığını duysam beni kaybetmişler, beni arıyorlar sanıyorum. Kaçıyorum. Olmadığım yerlerde olmakla kendim olacağımı, kendimi bulacağımı sanıyorum.

Ve daha sonra mahcup bir çocuk gibi, daha ilk bakışta kendini ele veriyor bakışlarım. İlk köşe başında yakalanıyorum.

Kaybolanın ben olduğunu, yüzümü gizleyen titrek, ürkek, soğuk, kendime yabancı parmaklarımdan birisinin tutup çevirdiği zaman anlıyorum. Bir kadın, bakarken gözlerimin derinliklerine bir suçlu gibi ve sıcak bir kadın eli değdiğinde elime, anlıyorum her şeyi işte o an, titreyip kendime geldiğimde.

Her şey yine eskisi gibi ama eskimeden yerli yerinde. Her şey senin gibi, bilinçli olarak kaybolduğum gibi bilincimde.

İşte o an anlıyorum ki kaybolmak; aranmayı istemektir. Ayrılık; bende sana yer açmaktır. Özlemek; ölümün aynasıdır, hasret çekmektir. Aşk; yaşamı yüceltmektir, bende sana yer açmaktır. Yaşamak; alışmaktır yabancı olana. Ve ben artık bir yabancıyım yüreğin/yüreğim avuçlarımda, içimdeki yabancıya. Yani kendime, yani sana, yani şah damarıma. Ama artık ben değilim bir yolcu gibi, uzaklardan sana gelen, zaman gibi ilerledikçe sana ulaşmaya çalışan.

Yok artık anıt gibi başucuma diktiğim portreler

Şimdi beni sıcak tutan meçhul aşkların külleri

Şimdi tanımsız gecelerde hüzünler

Şimdi boş gözlerimde elem, keder

Şimdi benliğini kaybetmiş düşünceler

Kimi sevdiğimi unuttum artık…   

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Arzu Kök
(06.11.2026 13:10 - #6506)
Kaybolmayı, özlemi ve insanın kendine yabancılaşmasını yakamozun ışığında anlatan, iç dünyamızın en kuytu odalarına dokunan çok güçlü bir metin. Her cümlesinde insanın kendine ve bir başkasına ulaşma çabasını duyumsatan, şiirle düşüncenin iç içe geçtiği bir anlatı. Kaleminize, yüreğinize sağlık.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.