Zaman içerisinde birtakım umutları tükenmiş, bir anlık bunalımlar ve kaygılarla insanlar yırtıp yakarlar geçmişe dair, geçmişi hatırlatan ellerinde olanları.
Kitapları, armağanları, şiirleri. Geçmişten kalan ve geçmişe dair ellerinde ne varsa, bütün olanları yırtıp yaktıklarını zannederler.
Oysa bir anlık öfkeyle bile savrulacak kadar kısa süreye sığdırılan, değersiz bir geçmiş aslında hiçbir zaman sizin zannettiğiniz gibi, sizin elinizde olmamıştır hiç.
Eğer o geçmiş, size bir şeyleri ve bir şeylerin değerini verebilmiş olsaydı o ve o şeyler (değerler) sizde olabilseydi, siz zaten bir geçmişin nesnel görüntülerini yırtarak, yok ederek, atarak öfkenizi yansıtarak o geçmişi inkâr edecek davranışta bulunmazdınız.
Yani o geçmiş size ait olsaydı, o geçmişi yakarken, yaktığınızın son kimliğiniz olduğunun da bilincinde olurdunuz. Oysa siz bu geçmişin içinde olduğunuzu zannetmişsiniz. Gerçek olan şu ki ne o geçmiş sizin geçmişiniz ne de siz o geçmişte yer alan birisisiniz.
Siz sadece kendinizi birisine benzetmişsiniz. Siz o geçmişte yanan ve geçmiş adına yaktığınızı zannettiğiniz o geçmişin göstergeleri, nesnelerisiniz.
Yaktığınız kitaplar, hatıralar, şiirler eğer bir değer olarak sizde yer etseydi yakmazdınız onları. Çünkü şiirler, kitaplar sadece bir geçmişin değil, bir geleceğin, bir umudun göstergesidirler. Umudu ve geleceği yakmak, insanın bir değer olarak kendisini orada, o geçmişte ve o gelecekte bulamamasıdır.
Önemli olan yaratmak ve yaşatmaktır. Yakmak, yok etmek ve yok olmak, bir öfkenin külleri arasında kaybolmak asla hüner değildir. Asıl hüner bir şeylerin ve birilerinin varlığına katkı sağlamaktır. Birtakım değerleri insani bir duyarlılık içersinde yüceltmek, yükseltmek ve üstümüzde taşımaktır asıl hüner.
Erdemli bir varoluşu ortaya koyma ve bu varoluşu devam ettirme isteği, insani doğanın ulaşmak istediği bir idealite olarak, bir amaç değer olarak hep içimizde yanan bir ateş gibi tütmelidir yüreğimizde.
Bu amacın dışına çıkmak ya da bu amaca aykırı bencil, yok edici bir istekte bulunmak bizi yüceleştiren erdemimizden uzaklaşmaktan, körelmiş yüreklerin esiri olmaktan, iyiye ve iyimserliğe yabancılaşmaktan başka bir şey değildir.
Geride bıraktıklarımıza bir hayat sunmayı neden başaramadık acaba, diye sormamız gerekir kendimize? Eksilen mi vardı, yoksa eskiyen mi acaba hayatımızda, geride kalanları geride bıraktıktan sonra? Neden bize tutunan ya da bizim tutunduğumuz bir dalı yeşertmeyi ve yaşatmayı biz beceremedik kendi ellerimizle?
Başkalarının ellerinden bize sunulan hayatlar olduğu gibi, bizim ellerimizden de başkalarına sunulacak hayatlar olabileceğini asla unutmamalıyız.
Uzun yıllar önce yaşayan erdemli, bilge bir kişinin söyledikleri geliyor şimdi aklıma. Bu bilge kişi mütevazı, mazbut, hoşgörülü, münzevi (inzivaya çekilmiş, dünya nimetlerinden el etek çekmiş) bir hayat yaşarmış.
Hayata ilişkin çok donanımlı bir bilgiye ve tecrübeye sahip olduğu için, hayata dair birtakım çözümsüz, büyük ve ölümcül problemleri olanlar bu bilge kişiye gider dertlerine, sorunlarına, sorularına bu kişi sayesinde cevap bulurlarmış.
Bu kişinin bilgisine pek itibar etmeyen iki genç, bilge kişinin sanıldığı kadar bilgili olmadığını insanlara ispat etmek için, yakaladıkları bir kelebeği avuçlarının içine alarak, gidip dururlar bilge kişinin huzurunda.
Sonra bilge kişiye derler ki; hakkında çok şey duyduk ey bilge kişi, dertlere deva, sorunlara çözüm ve sorulara cevap sendeymiş! Şimdi sizden şu sorumuza cevap bekliyoruz; bizim avucumuzda bir kelebek var, bu kelebek ölü mü, yaşıyor mu?
Bilge kişi, asi gençlerin kendisini küçük düşürmek için böyle bir yola başvurduklarını anlamış ama yine de erdemliliğinden ve hoşgörüsünden taviz vermeden gençlere dönmüş demiş ki; gençler, şimdi avucunuzda olan o kelebeğin hayatı size bağlı! Avucunuzu sıkarsanız kelebek ölür. Ama avucunuzu açarsanız kelebek elinizden uçar ve yaşar.
İşte böyle, bir hayat vermek ya da bir hayat almak bazen bizim elimizdedir, bizim avucumuzdadır.
Kim bilir kaç kez avuçlarımıza sığınan kaç kelebeği öldürdük, belki bilmeden, belki bizim olmasını istediğimizden ve belki de sevdiğimizi zannettiğimizden, onu kimseyle, kimselerle paylaşmak istemediğimizden.
Kendi sevgimizle yaşatalım derken, kendi ellerimizle kaç kelebek öldürdük, narin dokunuşlarının sıcaklığı avuçlarımızda kalan?
Kendisini varlığıyla değil, yokluğuyla bilincimize kazıyan, hep gidişleriyle bizdeki yokluklarının anlamsız derinliklerini artıran, kaç kelebek öldürdük kanı avuçlarımıza sızan?
Bir gün gelecekleri umuduyla gözlerimizi dönüşsüz yollara baktıran kaç kelebek öldürdük, kendilerine veremediğimiz sevgimiz gibi, buz tutan öpücükleriyle avuçlarımızda kendilerini arayan?
Bu yüzden önemli olan yaratmak ve yaşatmaktır diyoruz. Bir hayat vermek ya da almak elimizdedir.
Ama ne yazık ki, biz zaten kimi sevsek, içimizden uçar sevdaların göç sürüsü. Biz zaten kimi sevsek, kalır avuçlarımızda bir kelebek ölüsü!
