Umut Yaşar Abat / Nanoist Şair- Yazar-Felsefeci
Köşe Yazarı
Umut Yaşar Abat / Nanoist Şair- Yazar-Felsefeci
 

ANKARA…

Değerli canlar, dostlar…                                                                                Biz hep karşıdan, biz hep yakadan, biz hep karşı/yakadan bakardık karşı yakalılara. Yüzümüzde öfkeli bir gülüşün kırık dökük, kırıp döken çizgileri… Ve bu asabi çizgileri   yaşadığı her sevdasına yansıtan, her sevdasına taşıyan, sert kayalar gibi bazen yalnız kalan, yalnızlığı hep göze alan, göze aldığı şeyi yapan bir yakadan, Karşıyaka’dan bakardık biz karşı/yakalılara. Aslında yükseklik farkı pek yoktu coğrafi planlarda. Ama mevkilerin coğrafyaya etkisi çok fazla etkili geliyordu kulaklarımıza ve yansıyordu psikolojik algılarımıza. Ve bu mevkilerin coğrafyayı belirlemesi, Karşıyaka’dan bakınca Çankaya’ya, gün gibi çıkardı karanlıkta ortaya Ankara’da. Rotasyona tabi tutulan, çağdaş Türk lehçelerine Fransız kalan, rotasyon kelimesiyle ifade edildi sürgüne gönderilmiş aşklarımız buralarda.  Kendimin kendim olduğumu ispat etmek için, beni tanımayan iki şahit bulmaya, beni de zorladı Ankara. Beni tanımayan insanların, nasıl benim ben olduğumu bildiğini kabul etmeyi anlayamayacak kadar çaylaktım yasal mevzuatlara Ankara’da. Ve halen bu muammayla, çaylaklığımla, bakıyorum kanunlara… Sonra noterden onaylanmış aslının aynı sirküler acılarımız da oldu Ankara da. Beni incitebilen ama bu incikliği hiç düşünmeyen, hep isyani, hep insani bir ağırlık taşıdım ömrümce yükü omuzlarıma ağır gelen. Ve bu yüzden bir umut taşımazdım, kırgındım yarınlara bin bir umutla geldiğim Ankara’ya o yıllarda… Ama her şeye rağmen Ankara; bazen bir sevda bazen kanayan bir kara, hep anılan, hep karalanan ve hep karalayan yanıyla mührünü basmıştı şer-i hükümlere uygun olarak verilen nüfus cüzdanımıza… Hatta o kadar nüfuz etmiş ki benliğimize, kimliğimize, kişiliğimize; kimliğimiz kişiliğimiz, kişiliğimiz kimliğimiz olmuştu, kafa kağıdımızda doğduğumuz yer adına. Böyle başladı benim hikayem Ankara’da. Hep karşıdan, hep yakadan, hep karşı/yakadan bakarak, soğuk ve sert bir doğu rüzgârı gibi çarparak Karşıyaka’dan, Çankaya’ya. Hep uçurum boylarından, bir yükseklik arayışıyla baktık geceleri, Karşıyaka’dan Çankaya manzarasına.   Hep böyle telaffuz edilirdi ya da şartlandırılmıştı, Karşıyaka’dan gidilirdi ama çıkılırdı Çankaya’ya. Atakule nasıl da yakışır isyan gecelerinde bir bayrak gibi çektiğimiz zindanların yerine Ankara’ya. Bütün yolların oradan geçtiği ama hiç kimsenin vazgeçemediği, gökyüzünü zaman gibi delip geçen manzarasıyla abide-i hürriyet gibi duran Atakule, nasıl da taht kurmuştur Ankaralının bağrında. Bütün şairler, bütün şiirler sanki aşıktı İstanbul’a. Oysa benim yüreğim burkulurdu ne zaman çıksam Ankara’nın dışına herhangi bir yolculuğa. Ve kaç kadına sevdalandım Ankara’nın dışında, vazgeçtim sevdalardan Ankara’nın uğruna. Çünkü ben Ankara’dan İstanbul’a gidişimi ve Ankara’dan dönüşümü hiç en çok sevmedim Yahya Kemal gibi, İstanbul’a. Ben hiçbir gidişimi sevmedim Ankara’dan, Ankara’ya dönüşümü sevdiğim kadar. Geride bıraktığım, bırakmam gereken, yaşanmış ve üstüme gelmesine rağmen onca acılar. Ankara’da bu manzaralar hiç değişmezdi aslında. Her bakışımıza işlenmişti bu yara, içimizde ertelenmiş bir bahar gibi, umutlar başka baharlara, sevdalar acılar denizsiz, kurak yarınlara. Yüzü dökük, boynu eğik doğmadık biz aslında. Bize hep aşağıdaki maddeler sorulurdu, çocukluğumuzdan beri girdiğimiz ve ömrümüzü zehir eden sınavlarda. Bu yüzden boynu eğik gezeriz hak isterken, hak ararken bile mahcup bir bakışımsızlığımız vardır üstümüzdeki makamlara. Çankaya ağır, yüksek gelirdi aşağıda kalanlara, karşı/yakalılara. Varsın herkes geçmişte arasın, biz gelecekte arayalım Ankara’yı düşlerimizi aydınlatan kozmopolit bir metropol sıcaklığında. Ankara güneşiyle açılmalı ufuklara. Ankara umudumuz olmalı yarınlara. Sadece acıların başkenti değil, Ankara başkenti olmalı aşkların da…      Not: Ulus’ta Algı Ötesi youtube programlarında felsefe sohbetlerimizi izlemeyi unutmayınız lütfen…               
Ekleme Tarihi: 10 Temmuz 2026 -Cuma

ANKARA…

Değerli canlar, dostlar…                                                                               

Biz hep karşıdan, biz hep yakadan, biz hep karşı/yakadan bakardık karşı yakalılara. Yüzümüzde öfkeli bir gülüşün kırık dökük, kırıp döken çizgileri…

Ve bu asabi çizgileri   yaşadığı her sevdasına yansıtan, her sevdasına taşıyan, sert kayalar gibi bazen yalnız kalan, yalnızlığı hep göze alan, göze aldığı şeyi yapan bir yakadan, Karşıyaka’dan bakardık biz karşı/yakalılara.

Aslında yükseklik farkı pek yoktu coğrafi planlarda. Ama mevkilerin coğrafyaya etkisi çok fazla etkili geliyordu kulaklarımıza ve yansıyordu psikolojik algılarımıza.

Ve bu mevkilerin coğrafyayı belirlemesi, Karşıyaka’dan bakınca Çankaya’ya, gün gibi çıkardı karanlıkta ortaya Ankara’da.

Rotasyona tabi tutulan, çağdaş Türk lehçelerine Fransız kalan, rotasyon kelimesiyle ifade edildi sürgüne gönderilmiş aşklarımız buralarda. 

Kendimin kendim olduğumu ispat etmek için, beni tanımayan iki şahit bulmaya, beni de zorladı Ankara. Beni tanımayan insanların, nasıl benim ben olduğumu bildiğini kabul etmeyi anlayamayacak kadar çaylaktım yasal mevzuatlara Ankara’da. Ve halen bu muammayla, çaylaklığımla, bakıyorum kanunlara…

Sonra noterden onaylanmış aslının aynı sirküler acılarımız da oldu Ankara da. Beni incitebilen ama bu incikliği hiç düşünmeyen, hep isyani, hep insani bir ağırlık taşıdım ömrümce yükü omuzlarıma ağır gelen. Ve bu yüzden bir umut taşımazdım, kırgındım yarınlara bin bir umutla geldiğim Ankara’ya o yıllarda…

Ama her şeye rağmen Ankara; bazen bir sevda bazen kanayan bir kara, hep anılan, hep karalanan ve hep karalayan yanıyla mührünü basmıştı şer-i hükümlere uygun olarak verilen nüfus cüzdanımıza…

Hatta o kadar nüfuz etmiş ki benliğimize, kimliğimize, kişiliğimize; kimliğimiz kişiliğimiz, kişiliğimiz kimliğimiz olmuştu, kafa kağıdımızda doğduğumuz yer adına.

Böyle başladı benim hikayem Ankara’da. Hep karşıdan, hep yakadan, hep karşı/yakadan bakarak, soğuk ve sert bir doğu rüzgârı gibi çarparak Karşıyaka’dan, Çankaya’ya.

Hep uçurum boylarından, bir yükseklik arayışıyla baktık geceleri, Karşıyaka’dan Çankaya manzarasına.  

Hep böyle telaffuz edilirdi ya da şartlandırılmıştı, Karşıyaka’dan gidilirdi ama çıkılırdı Çankaya’ya.

Atakule nasıl da yakışır isyan gecelerinde bir bayrak gibi çektiğimiz zindanların yerine Ankara’ya.

Bütün yolların oradan geçtiği ama hiç kimsenin vazgeçemediği, gökyüzünü zaman gibi delip geçen manzarasıyla abide-i hürriyet gibi duran Atakule, nasıl da taht kurmuştur Ankaralının bağrında.

Bütün şairler, bütün şiirler sanki aşıktı İstanbul’a. Oysa benim yüreğim burkulurdu ne zaman çıksam Ankara’nın dışına herhangi bir yolculuğa.

Ve kaç kadına sevdalandım Ankara’nın dışında, vazgeçtim sevdalardan Ankara’nın uğruna.

Çünkü ben Ankara’dan İstanbul’a gidişimi ve Ankara’dan dönüşümü hiç en çok sevmedim Yahya Kemal gibi, İstanbul’a.

Ben hiçbir gidişimi sevmedim Ankara’dan, Ankara’ya dönüşümü sevdiğim kadar. Geride bıraktığım, bırakmam gereken, yaşanmış ve üstüme gelmesine rağmen onca acılar.

Ankara’da bu manzaralar hiç değişmezdi aslında. Her bakışımıza işlenmişti bu yara, içimizde ertelenmiş bir bahar gibi, umutlar başka baharlara, sevdalar acılar denizsiz, kurak yarınlara.

Yüzü dökük, boynu eğik doğmadık biz aslında. Bize hep aşağıdaki maddeler sorulurdu, çocukluğumuzdan beri girdiğimiz ve ömrümüzü zehir eden sınavlarda.

Bu yüzden boynu eğik gezeriz hak isterken, hak ararken bile mahcup bir bakışımsızlığımız vardır üstümüzdeki makamlara. Çankaya ağır, yüksek gelirdi aşağıda kalanlara, karşı/yakalılara.

Varsın herkes geçmişte arasın, biz gelecekte arayalım Ankara’yı düşlerimizi aydınlatan kozmopolit bir metropol sıcaklığında.

Ankara güneşiyle açılmalı ufuklara. Ankara umudumuz olmalı yarınlara. Sadece acıların başkenti değil, Ankara başkenti olmalı aşkların da…     

Not: Ulus’ta Algı Ötesi youtube programlarında felsefe sohbetlerimizi izlemeyi unutmayınız lütfen…    

 

 

      

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (2)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Arzu Kök
(10.07.2026 12:36 - #5966)
Karşıyaka ile Çankaya arasındaki metaforik gerilim üzerinden bireysel hafızayı toplumsal belleğe dönüştüren, duygu yoğunluğu yüksek ve samimi bir anlatı. Özellikle finalde umudu yeniden Ankara'nın ufkuna yerleştirmesi, metne güçlü ve etkileyici bir kapanış kazandırıyor. Kaleminize ve bu derin içtenliği edebî bir dile dönüştüren emeğinize sağlık.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Nevzat
(10.07.2026 14:56 - #5971)
Bir Ankaralı olarak ve benim de yaşadığım ezilmisligi, umudu, sevdayı ve bağlılığı betimleyen anlatım. Teşekkürler Nanoist
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.