Umut Yaşar Abat / Nanoist Şair- Yazar-Felsefeci
Köşe Yazarı
Umut Yaşar Abat / Nanoist Şair- Yazar-Felsefeci
 

FELSEFE, EDEBİYAT ve DİL ÜSTÜNE…

Felsefi eserlerle, edebiyat eserlerinin birbiriyle iç içe geçecek kadar yakınlaşmasını son zamanlarda sıkça görmekteyiz. Özellikle 18. ve 19. yüz yılda başlayan bu yakınlaşma gün geçtikçe kendini göstermeye devam etmektedir. Bazen öyle oluyor ki bir eserin edebiyat eseri mi, yoksa felsefe eseri mi olduğunu ayırt etmek okuyucu ve yazar açısından zorlaşıyor. Çünkü hem edebiyatçılar hem de felsefeciler şunun farkında; anlattıklarının anlam derinliği o eseri daha çok felsefi niteliğe büründürürken, yine anlattıklarının sanatsal, imgesel ve dil estetiği o eseri edebiyat eseri olmaya yaklaştırmaktadır.   Ancak hepimiz biliyoruz ki bu iki unsurun, yani edebiyat ve felsefenin bir araya gelmesi o eseri daha güçlü ve etkili yapmaktadır. Elbette iyi bir eserin oluşmasının tek kriteri edebiyat ile felsefenin birleşmesi değildir. Ben bunlara ilaveten birkaç başka önemli unsura da yeri gelmişken kısaca değinmek isterim. Bu bağlamda ben bu kriterlere ilaveten psikolojik içeriğin de bu sentezde önemli olduğunu düşünenlerdenim.   Çünkü bir eseri ne kadar etkili dille anlatırsanız anlatınız, eğer yazarın kendisi de okuyucu da o eserde ruhuyla, ayak izleriyle her cümlede, her dizede yürüyemiyorsa o eser kuru-yavan-soğuk kalıyor. Yani salt dil estetiği soyut bir imge avcılığına ve ruhsuz bir metaforlar yığınına dönüşüyor. Uçuşan sözcükler insan zihninde bir anlam oluşturmuyor, sadece bir ses olarak kulak duvarlarımıza çarpıyor ve bir boşlukta dağılıyor.   Yani sözcükler kulağımızdan içeri girmiyor dolayısıyla anlamlar dünyamıza ulaşmıyor. Çünkü imgenin, metaforun, sanatsal dilin, felsefi derinliğin ve etkili edebi anlatımın hayata ve anlamlar dünyasında karşılığı olmadığı zaman imge yığını-metafor toplaması şeklinde oluşturulmuş eserlerden aklımızda istisna bir dize, bir cümle bile kalmıyor. Sözcükler bir anlam boşluğu içerisinde, bir günlük canı olan kelebeklerin koca kâinat içerisinde, bütün renk güzellikleriyle, o çiçekten bu çiçeğe uçuşup görsel bir şölen yapmalarına rağmen, ertesi güne bilincimizde ve gerçeklikte kalan kuru bir kelebek ölüsü oluyor…   Bir anlamda o kelebeğin ve eserin dünkü şatafatından, o anlık sözcükler uçuşundan geriye kalan sadece bir hiç, kuru kâğıt sayfaları… Anlamın ve kalıcılığın insan zihni üzerindeki en önemli etkisi demek ki eserin bizde uyandırdığı psikolojik etkiden oluşmaktadır. Bir eser, ne kadar çok bizi psikolojik olarak etkiler ve içine çekerse ve bunu yukarıdaki saydığımız edebiyat, dil ve felsefe birlikteliği ile yaparsa, o eserin bizdeki kalıcılığı da o kadar çok ve etkili olur.    Yine iyi tasarlanmış ve güzel kompoze edilmiş konusu olan bir eser-metin-şiir, tadını her zaman damağımızda hissettirecek bir yapıyı oluşturan en önemli diğer unsurlardandır. Önemli gördüğüm bir başka unsur ise metin örgüsünde yazar ve okuyucu kaybolmamalıdır. Uzak bağdaştırmalar ve anıştırmalar okuyucuyu yorar ve metinden kopartır. Hatta yazarı bile metinden anlam ve tutarlılık bağlarından kopartabilir. Yazar bile, anlatmak istediğini uzun ve geniş bağlantılar kurayım derken, yolunu yitirebilir, aynı eserin içerisinde çelişkili-tutarsız söylemlere düşebilir. Bu da metinde kopma ve anlamsızlık yaratır. Yani bu durum hermeneutik yaparak-yorum bilgisine başvurarak bile içinden çıkılmaz duruma dönüşebilir. Bu duruma çok dikkat etmek gerekir.    Ve finali dil yapıyor. Çünkü bu beş unsurun ortak anlatım ve etkileyici iletişim unsuru dil’dir. Dili ne kadar sanatsal, çağrışımsal, imgesel, anlam çoğulluğu ve derinliği sağlayacak şekilde bir esere yansıtırsak ve yukarıda saydığımız diğer unsurlarla, dili ne kadar estetik bir şekilde sentezlersek-örtüştürürsek, o eserin etkili ve başarılı olma gücü o kadar fazla arttığını görüyoruz.  Elbette temel ve sistematik felsefe açısından felsefe kavramlarla düşünür ve söylediklerini rasyonel bir tutarlılık içerisinde ortaya koyar ya da koymaya çalışır. Bu salt felsefi eser üretmek açısından önemlidir. Fakat bir düşünce anlatımı olarak yazarın düşüncelerini romanda ya da edebi-felsefi içerik taşıyan bir anlatıda, denemede, şiirde yansıtması farklı bir durumdur. İşte bizi salt felsefenin dışında, sentezci-bireşimsel bir eser olarak etkileyen eserler, yukarıdaki saydığımız niteliklere sahip eserlerdir. Edebiyat eserleri ise felsefe gibi kavramlarla değil, sözcüklerle düşünce dünyamızda bizleri gezdirir. Bilgi vermekten çok, bir anlama ve hissediş olarak ruhumuzun sesini sözcüklerle bize duyurmaya çalışır. Ancak aforizmalar ve denemelerin edebiyat ve felsefede ayrı bir statüsü ve yeri vardır. Çünkü aforizmalar ve denemeler, edebiyat ve felsefenin en keskin bir şekilde iç içe geçtiği eserler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki alandaki eserler bilincimizi bir ping pong topu gibi bir edebiyatın bir felsefenin duvarlarına çarpmaktadır. Bu sentezci-bireşimsel anlatım biçiminin zaman zaman şiirin de içerisine sızdığını görüyoruz. Hatta zaman zaman şiir de bu eserlerin içine sızıyor. Hal böyle olunca bu tarz eserlerdeki yetkinlik doğal olarak en üst seviyeye çıkıyor. Çünkü anlatım dilindeki keskinlik, parıltı, şiirsel söylem, dil ve anlam zenginliği, psiko-estetik dil en üst perdeden vuruyor düşünce dünyamızı. Dolayısıyla bu tarz eserleri okuyucu ve yazar olarak ayıt etmekte güçlük çekiyoruz. Fakat bu tarz eserlerin güzellikleriyle yaşamanın, bu eserlerden estetik ve estezik (duyumsama-hissediş) haz almanın doyumsuz ve bitimsiz güzelliğiyle de donanmış oluyoruz.     İşte zaten mekânın ve zamanın sınırlarını aşan bu eserler, bu içeriklerle yoğrulmuş olduğu, donatıldığı için klasik eser statüsüne yükselirler ve yükselmişlerdir, diye düşünüyoruz…     
Ekleme Tarihi: 24 Temmuz 2026 -Cuma

FELSEFE, EDEBİYAT ve DİL ÜSTÜNE…

Felsefi eserlerle, edebiyat eserlerinin birbiriyle iç içe geçecek kadar yakınlaşmasını son zamanlarda sıkça görmekteyiz. Özellikle 18. ve 19. yüz yılda başlayan bu yakınlaşma gün geçtikçe kendini göstermeye devam etmektedir. Bazen öyle oluyor ki bir eserin edebiyat eseri mi, yoksa felsefe eseri mi olduğunu ayırt etmek okuyucu ve yazar açısından zorlaşıyor. Çünkü hem edebiyatçılar hem de felsefeciler şunun farkında; anlattıklarının anlam derinliği o eseri daha çok felsefi niteliğe büründürürken, yine anlattıklarının sanatsal, imgesel ve dil estetiği o eseri edebiyat eseri olmaya yaklaştırmaktadır.  

Ancak hepimiz biliyoruz ki bu iki unsurun, yani edebiyat ve felsefenin bir araya gelmesi o eseri daha güçlü ve etkili yapmaktadır. Elbette iyi bir eserin oluşmasının tek kriteri edebiyat ile felsefenin birleşmesi değildir. Ben bunlara ilaveten birkaç başka önemli unsura da yeri gelmişken kısaca değinmek isterim. Bu bağlamda ben bu kriterlere ilaveten psikolojik içeriğin de bu sentezde önemli olduğunu düşünenlerdenim.  

Çünkü bir eseri ne kadar etkili dille anlatırsanız anlatınız, eğer yazarın kendisi de okuyucu da o eserde ruhuyla, ayak izleriyle her cümlede, her dizede yürüyemiyorsa o eser kuru-yavan-soğuk kalıyor. Yani salt dil estetiği soyut bir imge avcılığına ve ruhsuz bir metaforlar yığınına dönüşüyor. Uçuşan sözcükler insan zihninde bir anlam oluşturmuyor, sadece bir ses olarak kulak duvarlarımıza çarpıyor ve bir boşlukta dağılıyor.  

Yani sözcükler kulağımızdan içeri girmiyor dolayısıyla anlamlar dünyamıza ulaşmıyor. Çünkü imgenin, metaforun, sanatsal dilin, felsefi derinliğin ve etkili edebi anlatımın hayata ve anlamlar dünyasında karşılığı olmadığı zaman imge yığını-metafor toplaması şeklinde oluşturulmuş eserlerden aklımızda istisna bir dize, bir cümle bile kalmıyor. Sözcükler bir anlam boşluğu içerisinde, bir günlük canı olan kelebeklerin koca kâinat içerisinde, bütün renk güzellikleriyle, o çiçekten bu çiçeğe uçuşup görsel bir şölen yapmalarına rağmen, ertesi güne bilincimizde ve gerçeklikte kalan kuru bir kelebek ölüsü oluyor…  

Bir anlamda o kelebeğin ve eserin dünkü şatafatından, o anlık sözcükler uçuşundan geriye kalan sadece bir hiç, kuru kâğıt sayfaları… Anlamın ve kalıcılığın insan zihni üzerindeki en önemli etkisi demek ki eserin bizde uyandırdığı psikolojik etkiden oluşmaktadır. Bir eser, ne kadar çok bizi psikolojik olarak etkiler ve içine çekerse ve bunu yukarıdaki saydığımız edebiyat, dil ve felsefe birlikteliği ile yaparsa, o eserin bizdeki kalıcılığı da o kadar çok ve etkili olur.   

Yine iyi tasarlanmış ve güzel kompoze edilmiş konusu olan bir eser-metin-şiir, tadını her zaman damağımızda hissettirecek bir yapıyı oluşturan en önemli diğer unsurlardandır.

Önemli gördüğüm bir başka unsur ise metin örgüsünde yazar ve okuyucu kaybolmamalıdır. Uzak bağdaştırmalar ve anıştırmalar okuyucuyu yorar ve metinden kopartır. Hatta yazarı bile metinden anlam ve tutarlılık bağlarından kopartabilir. Yazar bile, anlatmak istediğini uzun ve geniş bağlantılar kurayım derken, yolunu yitirebilir, aynı eserin içerisinde çelişkili-tutarsız söylemlere düşebilir. Bu da metinde kopma ve anlamsızlık yaratır. Yani bu durum hermeneutik yaparak-yorum bilgisine başvurarak bile içinden çıkılmaz duruma dönüşebilir. Bu duruma çok dikkat etmek gerekir.   

Ve finali dil yapıyor. Çünkü bu beş unsurun ortak anlatım ve etkileyici iletişim unsuru dil’dir. Dili ne kadar sanatsal, çağrışımsal, imgesel, anlam çoğulluğu ve derinliği sağlayacak şekilde bir esere yansıtırsak ve yukarıda saydığımız diğer unsurlarla, dili ne kadar estetik bir şekilde sentezlersek-örtüştürürsek, o eserin etkili ve başarılı olma gücü o kadar fazla arttığını görüyoruz. 

Elbette temel ve sistematik felsefe açısından felsefe kavramlarla düşünür ve söylediklerini rasyonel bir tutarlılık içerisinde ortaya koyar ya da koymaya çalışır. Bu salt felsefi eser üretmek açısından önemlidir. Fakat bir düşünce anlatımı olarak yazarın düşüncelerini romanda ya da edebi-felsefi içerik taşıyan bir anlatıda, denemede, şiirde yansıtması farklı bir durumdur.

İşte bizi salt felsefenin dışında, sentezci-bireşimsel bir eser olarak etkileyen eserler, yukarıdaki saydığımız niteliklere sahip eserlerdir. Edebiyat eserleri ise felsefe gibi kavramlarla değil, sözcüklerle düşünce dünyamızda bizleri gezdirir. Bilgi vermekten çok, bir anlama ve hissediş olarak ruhumuzun sesini sözcüklerle bize duyurmaya çalışır.

Ancak aforizmalar ve denemelerin edebiyat ve felsefede ayrı bir statüsü ve yeri vardır. Çünkü aforizmalar ve denemeler, edebiyat ve felsefenin en keskin bir şekilde iç içe geçtiği eserler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu iki alandaki eserler bilincimizi bir ping pong topu gibi bir edebiyatın bir felsefenin duvarlarına çarpmaktadır.

Bu sentezci-bireşimsel anlatım biçiminin zaman zaman şiirin de içerisine sızdığını görüyoruz. Hatta zaman zaman şiir de bu eserlerin içine sızıyor. Hal böyle olunca bu tarz eserlerdeki yetkinlik doğal olarak en üst seviyeye çıkıyor. Çünkü anlatım dilindeki keskinlik, parıltı, şiirsel söylem, dil ve anlam zenginliği, psiko-estetik dil en üst perdeden vuruyor düşünce dünyamızı. Dolayısıyla bu tarz eserleri okuyucu ve yazar olarak ayıt etmekte güçlük çekiyoruz. Fakat bu tarz eserlerin güzellikleriyle yaşamanın, bu eserlerden estetik ve estezik (duyumsama-hissediş) haz almanın doyumsuz ve bitimsiz güzelliğiyle de donanmış oluyoruz.    

İşte zaten mekânın ve zamanın sınırlarını aşan bu eserler, bu içeriklerle yoğrulmuş olduğu, donatıldığı için klasik eser statüsüne yükselirler ve yükselmişlerdir, diye düşünüyoruz…     

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.