İnsanlar tarih boyunca ideal bir dünyada yaşamanın hayallerini kurmuş, bu ütopya ile kendilerine uygun bir dünyada yaşamalarının zeminini oluşturmaya çalışmışlardır. Ütopya; gerçekte var olmayan, gerçekleşmesi imkânsız düş-düşünce-fikir, kusursuz ve ideal bir toplum ya da devlet düzenini ifade eden bir kavramdır. Kelime kökeni olarak Yunancada " hiçbir yerde olmayan, düşünce dünyasının en iyi-ideal amacı" anlamına gelir. Günlük dilde genellikle "ulaşılması imkânsız olan güzel hayal" anlamında kullanılmaktadır.
Bu kusursuz devlet ütopyasını en çok da filozoflar kurar. Böyle ideal bir dünyayı kurmak ve o ütopik dünyada yaşamak her filozofun rüyasıdır. Bundan dolayıdır ki, her iyimser düşler taşıyan filozof bu ütopyayı tasarlamakla kalmaz, o ideal devletin-toplumun yöneticisi de kendisi olmak ister. Çünkü filozoflar ideal toplum yapısını en iyi kendilerinin tasarlayacağını ve devleti en güzel, en iyi ve en doğru şekilde kendilerinin yöneteceklerini düşünürler.
Dolayısıyla bu anlayış ideal bir toplum, devlet, adalet, özgürlük ve eşitlik anlayışına ulaşmak isteyen her filozofun bazen örtük bazen açık rüyasıdır-hayalidir-ülküsüdür-gayesidir-amacıdır.
2500 yıllık sistematik felsefe tarihinde filozof Platon’dan başlayarak bu rüya görülmüştür. Filozofların yaşamları içerisinde devlet başkan yardımcılığına-vezirliğe, millet vekilliğine, baş kadılığa-hakimliğe kadar yükselenler olmuşsa da bu ütopik rüya içerisinde yazdığı ütopya ve ideal devlet kitaplarını gerçekleştiren hiçbir filozof ne yazık ki olmamıştır-olamamıştır. Sadece Marcus Aurelius, Roma İmparatoru (161-180) gençliğinde öğrenmeye başladığı ve imparator olduktan sonra da taviz vermeden devam ettiği “Stoacı düşünce” ve “Stoacı ahlak” ilkelerine uygun bir anlayışla hareket etmeye çalışmıştır.
Marcus’un “Kendime Düşünceler” adlı kitabı bir tek kapsayıcı-evrensel mesaj iletmiyor. Bunun nedeni, Marcus’un felsefi düşünce ve görüşlerinin günlük yaşamdaki sorunlara yönelik pratik çözümlerle yakından bağlantılı olmasıdır. Ancak bu aynı zamanda, Marcus'un kişisel notlarının “edebi eser” olarak tasarlanmamasının bir sonucudur. Başka bir değişle, Büyük İmparator bu notları sadece kendisi için tutmuştur. Dolayısıyla Bilge-İmparator Marcus Aurelius bir felsefe sevicisi olarak kalmıştır-anılmıştır ancak sistematik düşünen, ütopya kuran büyük filozoflar kategorisine girememiştir.
Yani filozoflar devlet yöneticiliği olanağına hiçbir zaman kavuşmamış-kavuşturulmamış! fakat bununla da kalmamış filozofların bu düşünceleri o günkü krallar-emirler-padişahlar- ne derseniz deyiniz- tarafından açık ya da örtük şekilde anlaşıldığında, o filozoflar ya öldürülmüş ya sürgüne gönderilmiş ya hapse atılmış ya mevcut devlet görevlerinden tardedilmiş-kovulmuş ya kitapları yasaklanmış ya da o filozofların kitapları yakılmıştır.
Yani filozofların imkânsız sayılan, hayal, ideal, düşünsel dediğimiz ütopik rüyaları bile, ne yazık ki, fazla gelmiştir bu dünyaya! O halde şunu söyleyebiliriz ki; felsefeye ve filozoflara örtük olarak yönetsel erkin-devlet gücünün mesafeli ve tehditkâr durmasının altında yatan asıl neden, Platon’dan beri filozofların devlet başkanı olma arzusudur.
Fakat krallar-padişahlar-imparatorlar v.s… filozoflar karşısında kendi eksikliklerini-yetersiz orantısız zekalarını sorgulamak yerine, din-dil-ırk-ahlak gibi konularda milleti galeyana getirecek gerekçeler üreterek, bir anlamda filozofların toplumda sapkın ve yoldan çıkmış düşünceler taşıdıklarını açık ya da örtük ima ederek, felsefenin ve filozofların dışlanmasına manipülatif yollarla sebebiyet vermişlerdir. Böylece filozofları marjinal insanlar kategorisine koyarak, onları devlet yönetiminden uzaklaştırmanın örtük ya da açık aforoz ve enterne etmenin gerekçelerini oluşturmuşlardır.
Yani krallar-imparatorlar, kendilerini filozoflarla kıyasladıklarında, filozofların ideal devlet anlayışını gerçekleştirme potansiyelinin olduğunu görmüşlerdir. Bundan dolayı filozofları yönetsel güç ve şiddetle, psikolojik baskı ve dışlama-sindirme yöntemleriyle etkisizleştirmeye çalışmışlardır. Böylece filozofları toplumun gözünde değersizleştirerek, kendi mevcudiyetlerini eleştirisiz-sorgusuz-sualsiz şekilde sürdürmenin kestirme yolunu seçmişlerdir.
İşte o gün bugündür filozofların sırtı yerden kalkmamış, gün yüzü görmelerine hiçbir devlette olanak tanınmamıştır. Dolayısıyla filozoflara hep ‘aykırı bir kuş’ gözüyle bakılarak ve toplumu da böyle bakmaya iterek, filozofların devlet yöneticisi olmalarının önü kesilmiştir.
O halde önerim şu ki; madem bu ütopyayı bu dünyada yaşayamadık ve yaşayamıyoruz (umut ki umarım gelecekte yaşanır) ama kısa vadede tüm dünya sinemacılarına ve umarım bizim Türk sinemacıları ellerini çabuk tutar ‘Filozofun Rüyası’ adlı bir sinema filmi çekerler.
Bu filmde ütopya niteliğinde görüşleri olan tüm dünya filozoflarını bir potada eriterek, bir anlamda ütopyaların karması, ütopyaların ütopyası bir içerikle, oluşturulan bu karma-kurgusal filozofun devlet yöneticisi olduğu bir sinema filmi çekilmesini öneriyorum. Gerçek hayatta bunu başaramadık, bari sinema gerçekliğinde yaşasın filozofların rüyası ve ütopyası! Bizden altyapı ve metinsel dokümanlar ve bilgi içeriği istenirse felsefe aşkına, hiçbir beklenti duymadan, bu filmi yapacak olanlara destek vereceğimizi bildiriyoruz.
Not: Ulus’ta Algı Ötesi youtube programlarında felsefe sohbetlerimizi izlemeyi unutmayınız lütfen…
