İbni Sina, 980 yılında günümüz Özbekistan sınırları içinde yer alan Buhara yakınlarındaki Efşene Köyü’nde doğmuş ve 1037 yılında İran'ın Hemedan şehrinde 57 yaşında vefat etmiştir.
İbn kelimesi Arapça erkek çocuk, oğul anlamına gelmektedir. O zamanlar soy adı diye bir kategori olmadığı için, insanlar toplumda babalarının adı geçen kimlikleriyle tanınırlardı. Yani İbni Sina demek, Sina’nın oğlu demektir, dolayısıyla babasının adı Sina’dır. İbni Sina’nın gerçek adı Ebû Alî el-Hüseyn bin Abdullâh bin Alî bin Sina’dır. Batı’da genellikle Avicenna olarak bilinmekte ve “filozofların prensi” diye nitelendirilmektedir.
Felsefe ve tıp alanında oldukça ün kazanan İbn Sina, Sâmânî Hükümdarı Nûh b. Mansûr’un ağır bir hastalığa yakalanması üzerine saraya davet edilmiştir. Sina, yaptığı çalışmalar, uyguladığı tıbbi yöntemler sonucunda sultanın tedavisi konusunda nisbî bir başarı sağladı. Bundan dolayı daha on sekiz yaşında iken saray hekimliğine getirildi.
Hükümdar bu genç doktora kendisini iyileştirdiği için klasik sözle; dile benden ne dilersen demiştir. İbni Sina şu cevabı vermiştir; kütüphanenin anahtarını bana vermeniz ve benim orada çalışmalarıma izin vermeniz yeterlidir, demiştir. Sina, sarayın zengin kütüphanesine girerek tıpla ve diğer alanlarla ilgili eserleri okuma ve inceleme imkânına kavuşmuştur. Kütüphanede daha önce ismini bile duymadığı pek çok tabip ve düşünürü okuma fırsatını elde etmiştir.
Okumaya, yazmaya, bilime ve öğrenmeye görüldüğü gibi çok fazla değer ve önem veren bir filozoftur Sina. Ancak hükümdarın eski doktorları ve eskiden kütüphanenin anahtarını elinde bulunduranlar, sarayın diğer önde gelenleri vezirler ve paşalar bir genç çocuk olarak görülen Sina’nın bu kadar kısa zamanda padişahın en değerli adamı olmasını kıskanırlar, kendi yerlerine geçeceği hissine kapılırlar. Ve Sina’ya anahtarı teslim edilen kütüphaneyi yakarlar veya yaktırırlar. Böylece Sina’yı sorumlu tutup, anahtar sendeydi, yakılmasından sen sorumlusun anlayışına dönüştürerek, Sina’nın padişahın gözünden düşmesine sebebiyet vermek isterler.
Bu tarz tepkiler göstererek Sina’nın ceza almasına sebebiyet verirler. Padişah da hem yeniden hasta olacağını belli ki düşünerek, yani Sina’ya yeniden işi düşeceğini düşünerek! Sina’ya tepkileri dindirecek ama kendi elinin de altında olacak şekilde, hapis cezası verir. Ve Sina işte o dünyaca meşhur ‘Tıbbın Kanunu’ adlı kitabının alt yapısını hapishanede yazar. Daha sonra hapis cezası bitince orada durmaz, başına iş geleceğini-getirileceğini anlar ve devlet işerinden uzaklaşma yolunu seçmeye çalışır.
Sonraki yıllarda farklı hükümdarlara da vezirlik yapmıştır, görevden alınmıştır ve bazen kendisi görev kabul etmemiştir. Örneğin; İbn Sina, Gazneli Mahmut’un emri vaki isteğini kabul etmeyerek ikamet ettiği-yaşadığı Gürgenç’ten kaçmıştır. Gazneli Mahmud, onun yakalanması için girişimlerde bulunmuşsa da İbni Sina kaçmayı başarmıştır.
İşte bu olaylar üstüne Sina, devletin güç ve ateş olduğunu daha iyi anlar. Ateşe yaklaştıkça kendinden geçen pervanelerin-kelebeklerin durumu gibi ateşe yaklaştıkça yanarak öleceğini, kelebekler anlamasa da, Sina anlar.!?
O sıralar tanınmamak için tebdili kıyafetle, bir anlamda dilenci kıyafeti gibi sıradan elbiseler giyerek İran bölgesine doğru yol alır. Sina, bundan sonra yaşamının büyük kısmını kaçak-göçmen olarak geçirmiştir. İran bölgesine gider fakat orada da İran hükümdarı tarafından tespit edilir. Aslında devlet işerinden uzak durmak istese de tıbbi yardım istendiği için yine insanı yardımda bulunmak için İran hükümdarının teklifini kabul eder. O günkü koşullarda bölgede veba vakası vardır. Sina karantina tekniği uygular ve o günkü koşullara uygun şekilde yapılmış maske takma yöntemini uygular. Böylece vebadan en az hasarla bölgeyi kurtarmayı başarır.
Sina, Aristo’nun metafizik adlı eserini defalarca okumasına rağmen, hatta abartarak kırk defa okuduğunu, muhtemelen Arapça çevirisinin de kötü olması yüzünden- çünkü bu kadar zeki insanın anlamaması mümkün değil-muhtevasını-içeriğini ve yazarının amacını tam olarak anlayamadığını söyler.
Bu kitaptan tamamen ümidini kestiği bir gün, bir kitap pazarında dolaşırken satıcı ona açık artırmayla bir kitap satmaya çalışır. İbn-i Sina önce almak istemez, birkaç adım atar ama bir kitap tiryakisi-tutkunu olduğu için, dayanamaz geri döner ve satıcının da ısrarla iyi kitap diyerek önermesi üzerine cüzi-az bir fiyata eseri satın alır. Eve gidip kitabı okumaya başladığında, o güne kadar çözemediği Aristo'nun Metafizik'ini mükemmel bir şekilde kavradığını fark eder.
Satın aldığı o değerli eser, büyük Türk filozofu Farabi'nin, Aristo’nun Metafizik' adlı kitabını açıklayan (şerh eden) "Makâletün fî Agrazi Mâ Bâde’t-Tabîa" (Metafizik'in Amaçları Üzerine Makale) adlı kitabıdır. İbni Sina, Farabi'nin bu kitabını okuyunca karanlıkta kalan tüm felsefi düğümleri çözdüğünü söylemiştir.
Tarihe "bir kitap okudum, hayatım değişti" hadisesinin en somut örneklerinden biri olarak geçen bu anekdot, bilginin kendisi kadar onu doğru açıklayan kaynakların önemine vurgu yapar. Ayrıca bu olay, İbn-i Sina ile Farabi arasındaki güçlü felsefi bağın en güzel göstergesidir. İbn Sina felsefi sisteminde özellikle Farabi’ye çok şey borçludur. Kendisi bir bakıma Farabi’nin öğrencisi ve halefi (izinden- peşinden gideni) olarak görülmektedir. Hem Farabi hem de Sina, Aristo’nun izinden gidenler anlamında meşşailik-yürüyenler ekolünü benimseyen, rasyonalist (akılcı) ve realist (gerçekçi) felsefenin Türk ve dünya felsefesinde en önemli temsilcileri olarak bilinmektedirler.
Not: Ulus’ta Algı Ötesi youtube programlarında felsefe sohbetlerimizi izlemeyi unutmayınız lütfen…
