Son sürat kopmuş, hızla gidiyoruz ve kafamızı çarpmak üzereyiz.
Nereye mi?
Karanlık duvara…
Zira; Basın mensuplarının birer birer gözaltına alınıp, tutuklandığı yerde, “aydınlık” yarınlardan maalesef ki kopuyoruz.
Üstelik, çarpa çarpa…
Zaten yıllardır suskun bir toplumuz…
Yaşanılan yoksulluk ve korku karşısında kaderlerine razı gelmekten öte gidemeyen yorgun bir toplum…
Toplumun; korku iklimi ile sustuğu bir yerde bu suskunluğu bozan, gerçekleri yazan ve kamuoyunu aydınlatan bir haykırıştır gazetecilik…
Haksızlıklara karşı direnmek zorunda kalan, hüzünlü insanlarının sesidir…
Basın, insanlık onurunun hakkını verme çabasında olan bir meslektir…
Haksızlıklar karşısında ve halkın sorunlarına ses olabilecek sözü söyleyebilmenin gücüdür…
Demokrasinin olmazsa olmaz temel taşıdır…
Basının sesinin susması, toplumların gerçeği görme, duyma, bilme hakkını yok eder.
O zaman; Yaşar Kemal’ in dediği gibi; “Sözün Gücü” olan basının yanında, kamuoyu olarak haber alma halkına sahip çıkma sırası halkta…
Evet, korku var ve bu bir çıkmaz...
Ve fakat;
Ekonomik yoksunluktan, insan hak ve hürriyetlerinin eksikliğine varıncaya onlarca sorun içinde boğuşuyoruz…
Bir hal aldı ki yaşam, yanı başımızda savaş yaşanıyor ve bu çatışmalı ortamların sonuçları ağır bir şekilde yine toplumlara çıkacak…
Susmak çare olmayacağı gibi, insanlık karanlıklar içinde git gide kaybolacak…
Yoksulluk, çaresizlik ve tükenmişlikle beraber, her gün sokaklarda; çocuk tacizlerinden, kadın cinayetlerine, yan baktın kavgalarına dayanan şiddet kol geziyor…
Susmak bizi ne kadar koruyabilir…
Meşhur fıkradır.
Garson müşteriye iki farklı şarap getirmiş.
İkisini de tadıp birinde karar kılacak.
Birinciyi tatmış. Garsona dönüp:
- Bana ötekinden verin, demiş
- Ama efendim onu tatmadınız.
- Gerek yok, bundan daha kötü olması imkânsız, demiş…
Daha kötü ne olabilir…
Sesiniz olan gazetecilerin sesi de susarsa, bizi kim duyabilir…
Şimdi, haksızlığa uğrayan gazetecilere ses olmalı…
