Cehalet çoğu kez yüksek sesli bir duygudur…
Kendini haykırır.
Meydan ister alkış ister hemen ister…
"Hey! Beni dinle! Beni seç! Hemen şimdi!" der.
“Seni istiyorum diye. Kapı çalar, duvar yıkar.
Hak bilmez, sıra tanımaz, Gürültüsünü hakikat sanır.
Kalite ise yapısı gereği mütevazidir, sükunetlidir, sessizdir.
Önce durur. Sentez yapar. Bakar.
"Bu şeye gerçekten ihtiyaç var mı? Varsa bile bu bana, bize iyi gelecek mi?” diye araştırır. Sonra konuşur.
Acele etmez. Çünkü kalıcı olan bağırmaz, inşa eder.
Fark ses tonları değildir sadece, merkezleri farklıdır.
Cehaletin merkezinde "ben" vardır.
"Ben ne hissediyorum? Ben ne istiyorum?" Bencillikle soslanmıştır.
Dışarı çıkamaz. O "ben" noktasından başka hiçbir şeyi göremez. Görse de umurunda olmaz.
Kalitenin merkezinde "biz" ve o "biz"in etrafına sarılan "sevgi" vardır. Daha çoğulcu, daha geniştir.
"Sen iyi misin?" der. "Peki ya siz?" diye sorar. "Biz hepimiz iyi miyiz?" diye dertlenir. Toplumcudur.
Bu yüzden cehalet bağırarak yer açar kendine.
Çünkü bağırmazsa duyulmayacağını bilir. İçini dolduramadığı boşluğu sesle kapatır.
Kalite ise güven veren düşüncelerle, emekle, sevgiyle çoğalttığı biz ile beslenir.
Bugün bu durumun en net örneğini sosyal medyada görüyoruz.
En yüksek sesle bağıran, en iddialı konuşan, en çok hakaret eden öne çıkıyor.
Algoritma onu besliyor.
Oysa işini sessizce, doğru yapan, "biz iyi olalım" diye düşünen kalite, köşede fısıldayan olarak kalıyor.
Hatta, erişim engeline bile takılıyor.
Siyasette de böyledir.
Bağıran, toplumcu düşünenden daha çok kazanıyor…
Peki iş hayatı farklı mı?
Hayır.
İşini değil, iş yapıyormuş halini iyi pazarlayan yükseliyor, gece yarılarına kadar gerçekten çalışan ise, “iyi çocuk” sırtı sıvazlanıp geçiliyor…
Görünen o ki, bedeli hep kalite ödüyor.
Cehalet zevki sefa içinde yaşıyor…
Doğrudur. Gürültü geçici, sükunet kalıcıdır, ama bu şekilde gürültüye prim vermeye devam ettiğimiz sürece, gün gelir o kalıcılıkta yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Köy meydanına iki adam çıkmış.
Biri durmadan bağırıyor: "Dertlerinizi en iyi ben bilirim.
En iyi ben anlarım çiftçiyi. Ben uzmanıyım her şeyin. En iyi yolu da ben yaparım.
Ama önce beni dinleyin. Benim dediğim olacak ki, bu dediklerimi yapabileyim. Ses öyle gür ki, öte tarladan duyan bile irkiliyor. Benle başlıyor, benle bitiyor. Haykırıyor ses, “beni seçin.”
Öteki adam bakıyor ki kendine bir türlü sıra gelmeyecek; bi kenarda, durup dinliyor, bulduğuyla konuşuyor, soruyor soruşturup, araştırıyor hepsini de bir bir elinde defter, sakin sakin not alıyor.
Köylünün biri dayanamayıp yanına gelip soruyor.
“Ya hu sen niye çıkıp konuşmuyorsun. Bak adam bağırdıkça herkes duyuyor, senin sesin çıkmıyor?”
Adam gülümseyerek: "Bağırayım da ne olacak?
Bağırarak ben kazanırım. Ama ben, “biz” kazanalım istiyorum.” Diyor.
Köylü, cevabı anlamayan bir tavırla, “kazanmak istemiyorsan niye meydandasın ki” diyip gidiyor.
Aradan bir yıl geçer.
Adam bir bir not ettiği her şeyi düşünmüş, taşınmış. Yolunu yapmış. Köyün su sorununu çözmüş. Çeşmelerden su akar olmuş.
Diğer adamsa hala meydanda elinde mikrofon, boğazı yırtılırcasına bağırıyor ama artık kimse dinlemiyormuş.
Zira; köylüler demiş ki: "Ulan biz 1 yıl kimin daha çok bağırdığına baktık.
Meğer asıl mesele kimin daha çok susup düşündüğüymüş."
Sahi, biz hangi sesi besliyoruz?
Ya da
Soru şu: Cehaleti daha ne kadar besleyeceğiz?
