Ülke siyasetinde hem genel hem de yerelde, özellikle 2019 ve sonrası seçimlerde hep bir ittifak arayışıyla, iktidar kanadı ayrı, muhalefet ayrı ittifaklar kurarak seçime gidiyorlar...
İktidar, yeterli çoğunluğu elinde tutmak, muhalefetse iktidarı değiştirecek çoğunluğu bulmak için, Partilerinin manifestosuna taban tabana zıt partilerle bile aynı çatı altında toplandı.
Bu stratejik ya da matematik hesabından zararlı çıkan hiç kuşkusuz ana muhalefet partisi oldu…
Dolayısıyla fatura bu yönde de vatandaşa çıktı…
Seçilmiş Belediyelere yönelik soruşturmaların yanı sıra, seçilmiş başkan ve vekillerin bir bir İktidar Partisine geçişi gösterdi ki, ideolojik ve tüzük olarak taban tabana zıt partilerin ittifakı sağlıklı olmadığı gibi, sağlamda değil.
En küçük rüzgâr esintisinde yön değiştirebilenlerle aynı çatı altında, aynı siyasi amaç için mücadele hiçte sanıldığı gibi birlik ve bütünlüğü temsil etmiyor…
Misal; Gelecek Partisi barajın çok altında ki oy oranı ile İzmir gibi bir yerden, CHP ittifakı ile vekil çıkarıyor, ama o da ne!.. Seçilen vekil, hop iktidar partisine geçiyor.
Keza belediye başkanları, vatandaşın CHP’ye verdiği oyla seçilenler, bir bakmışsın geçmiş iktidar partisine…
Elbette hukuki ve yasal bir ihlali yok.
Ancak etik ve güven ikliminde işler öyle ilerlemiyor…
Partisini değiştiren siyasetçi, o oyları kendi şahsı için değil parti kimliği sayesinde aldığını göz ardı etmiş oluyor. Daha acı olansa bunda bir beis görmüyor…
Bu da seçmende tepkiye yani seçmen iradesinin Meclis veya yerel yönetim tablosuna yanlış yansımasına ve demokratik güvenin zedelenmesine yol açıyor.
Oysa ki etik, partisinden ayrılan kişinin başka bir partiye geçmek yerine o dönemi bağımsız tamamlamasını gerektirir.
Ki, bu durum aynı zamanda demokrasinin temel ilkeleri olan hukuki serbestlik ile etik-temsil adaleti arasında derin bir çatışma yaratıyor….
Zweig’in, “Amok Koşucusu” kitabında; tıbbi/kültürel olguyu, insanın tutkularının ve vicdan azabının peşinde durdurulamaz bir şekilde kendi yıkımına doğru koşmasını simgeleyen muazzam bir metafor olarak, “Amok” kavramını kullanır.
Bu kavram; psikiyatride ve antropolojide yoğun stres, baskı veya toplumsal krizler sonucu ortaya çıkan ani bir cinnet ve delilik hali için kullanılır.
Ancak, “Amok” kelime anlamı olarak saplanıp kalmak veya gözü kararmak demektir.
Bu duruma yakalanan kişi bir tür, Amok koşucusu olur ve eline bir silah alarak gözü dönmüş bir şekilde koşmaya başlar. Diye devam eder yazar…
Sonunda bitkin düşene ya da çevredekiler tarafından durdurulana kadar devam eder, diye ekler…
İnsanın yaptığı bir hatadan sonra kendi içiyle yaptığı sarsıcı hesaplaşmadan tutun da,
Bir amaca veya kişiye körü körüne saplantılı, her şeyi yok sayarak bağlanma haline kadar halleri içinde barındırır.
Hatta; Bireylerin toplum tarafından dışlanma korkusuyla hayatlarını riske atması ve sınıf farklarının getirdiği kibir çatışmasına kadar varır.
Ve fakat nihayetinde sonu hata yaptığı kişiler içinde hatayı yapan kendisi içinde yıkımla sonuçlanır…
Elbette eserinde, Stefan Zweig konuyu daha birey ve kişiler üzerinden ele almış olsada, “Amok” kavramı toplumlar üzerinde de eğer bu özgür iradenizle, inandığınız parti için seçtiğiniz kişiler tarafından sergilenen bir kavrama dönmüşse, aynı etkiyi bırakır.
İnsan; uzun süre bastırılan baskı ve çaresizlikle mantık çerçevesinden çıkıyor ve kontrol mekanizmasını yitirmeye meyilli olabiliyor…
Bu noktada her şey tahammül eşliğimize dayanıyor.
Bu eşik aşılınca, çaresizlik ya da çözümsüzlük karşısında gerçekçi düşünce yerini dürtüsel eylemlere bırakıyor…
Kişi tutumunun sorumluluğunu ya da sonucunu tartamıyor zira, o yetiyi kaybediyor.
Vatandaşın iradesini yok sayarak, başka partilere geçiş yapan bazı siyasiler den de baskı hissettiklerini söyleyenler oldu.
İşte, o zaman istenilen tek şey içinde ki o gerilimden kurtulmak oluyor.
Ve bu gerilimi boşaltma hissi ile eyleme geçiyor.
Oysa siyaset sağlam bir irade ve seçmenine karşı sağlam bir omurga gerektirir.
Davranışlarının sonucu olarak geri dönüş imkanının ortadan kalktığını gördüğü anda da, almış olduğu tavır tercih olmaktan çıkıyor ve kişi aslında kendi elleriyle kendi yıkımını hazırlamış oluyor.
Gösterdiği tüm refleksler kendi tükenişine dönüyor.
Misal; CHP, butlan ve alınan karar, gösterilen tutumlarla gelinen noktada toplumsal edinilirliği yok olan siyasiler…
Bu hikâyeden bir şeyler çıkarması gereken siyaset arenası…
Zira; vatandaş alanda, sokakta sizlerin korunaklı mekanlarınızda oturup düşündüğünüz gibi bakmıyor artık ülke siyasetine…
Sizler, hedeften başka hiçbir şey düşünemez halde, birer, “Amok Koşucusu” gibi gözü kararmış olsanız da halk bu sefer o yıkımın altında kalmaya niyetli değil.
Bilakis, bu sefer çarpıp duracağınız bariyer seçmen olacak.
Önümüzde olası bir seçim için planlar yaparken, halk gerçekliğinden kopmayın derim.
Muhalifler olarak bir ittifak olacaksa da halk ve hak temelli bir karşılığı olacak taraflarla oturun.
Zira, halk artık sonunda yıkım olan yola, sizlerle girmeyecek…
Yanlış strateji ve kararlar alıp sonunda nereye savrulacağı belli olmayan, “Amok Koşucusu” olmaya gerek yok.
Bu sefer yüzünüzü altı ayaklı masalara değil halka, sokağın nabzına çevirin yeter...
Aksi takdirde kaybeden olmaktan kurtulamayacaksınız…
