Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
Köşe Yazarı
Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
 

TRUMP KAYBETTİ, DÜNYA BARIŞI KAZANDI

Deli Dumrul’un köprüsünden dünyaya hükmetmeye kalkışanlara sandıktan çıkan cevap: Halkın iradesi, hiçbir gücün üzerinde değildir.   Amerikan halkını kutluyorum!   3 Kasım 2026’da yapılan ABD ara seçimleri, yalnızca Amerikan siyasetinin değil, dünya siyasetinin geleceği bakımından da önemli bir dönüm noktası oldu. Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’nde hem Senato’da çoğunluğu elde etti. Bu sonuç, Başkan Donald Trump’ın politikalarına karşı güçlü bir seçmen tepkisi olarak değerlendirilmeli.   Elbette ara seçimler bir başkanın görevini kendiliğinden sona erdirmez. Trump başkanlığını sürdürüyor. Ancak artık karşısında yasama gündemini belirleyebilecek, yönetimi denetleyebilecek, soruşturmalar açabilecek ve başkanın siyasi hareket alanını daraltabilecek bir Kongre çoğunluğu bulunuyor.   Benim değerlendirmem şu: Trump, önündeki iki yılı kendi istediği gibi yönetemeyeceği bir siyasi tabloyla karşı karşıya. Bir başkanın sürekli karşı tarafın denetimi, itirazı ve engellemesiyle hareket etmek zorunda kalması ciddi bir siyasi açmazdır.   Trump’ın karakterini ve bugüne kadarki yönetim anlayışını düşündüğümde, böyle bir siyasi otomatlığa dönüşmeyi kolay kolay kabullenemeyeceğini düşünüyorum. Bu nedenle istifa ihtimalini de göz ardı etmiyorum. Aksi durumda azil tartışmaları ve Kongre soruşturmaları Amerikan siyasetinin gündeminde daha fazla yer bulabilir. Bunlar benim siyasi öngörülerimdir; gerçekleşmiş bir karar ya da kesinleşmiş bir sonuç değildir.   Peki, Amerikan halkı neden böyle bir tercih yaptı?   Bunu yalnızca bir seçim kampanyasının başarısızlığıyla açıklayamayız. Hayat pahalılığı, ekonomik kaygılar, savaş politikaları, göçmenlere yönelik uygulamalar ve yönetimin devlet gücünü kullanma biçimi birlikte değerlendirilmelidir.   Deli Dumrul’u hatırlayalım. Köprüden geçenden de geçmeyenden de haraç isteyen bir anlayışın temsilcisiydi. Bugün dünyanın farklı bölgelerinde ülkelerin egemenlik haklarını, kaynaklarını ve geleceklerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışan bir güç anlayışı görüyoruz.   Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun ABD operasyonuyla yakalanması, uluslararası hukukun ve devletlerin egemenliğinin ne kadar ağır bir sınavdan geçirildiğini gösterdi. Bir ülkenin yönetimine ilişkin sorunlar, başka bir devletin istediği biçimde askeri güç kullanarak çözülmesinin gerekçesi olamaz.   Grönland meselesi de aynı anlayışın başka bir örneğidir. Grönland, Danimarka Krallığı içinde kendi kendini yöneten bir ülkedir. Trump’ın adanın ABD kontrolüne geçmesi yönündeki çıkışları, Grönland halkının kendi geleceğini belirleme hakkı bakımından ciddi kaygılar yarattı. Sonrasında imzalanan güvenlik anlaşması askeri iş birliğinin önünü açsa da egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı tartışmasını ortadan kaldırmış değildir.   İşte Ali Kıran Baş Kesenlik budur: Gücü elinde bulunduranın, başkasının hakkını ve hukukunu hiçe sayabileceğini sanması. Oysa dünya, bir kişinin ya da bir devletin keyfine göre yönetilebilecek bir mülk değildir.   Üstelik sorun yalnızca dış politikayla sınırlı değil. ABD’de göçmenlere yönelik federal güvenlik operasyonları, protestolar, gözaltılar ve ölümle sonuçlanan olaylar toplumda ciddi tartışmalara yol açtı. Minnesota’da federal göçmenlik operasyonları sırasında iki ABD vatandaşının hayatını kaybetmesi, devletin güvenlik gücünü kullanma biçiminin ne kadar hassas bir mesele olduğunu bir kez daha ortaya koydu.   Bir devletin gücü, yurttaşlarını korkutmasından değil, onların haklarını ve güvenliğini korumasından gelir. Hukuk devleti, yalnızca başkalarına öğüt verilen bir kavram değildir; önce kendi ülkesinde uygulanması gereken bir ilkedir.   İran meselesi ise bütün insanlığı ilgilendiren çok daha büyük bir tehlikeyi içinde barındırıyor. Savaşın uzaması, karşılıklı askeri hamleler ve nükleer silah ihtimali yalnızca bölgeyi değil, bütün dünyayı tehdit ediyor. Bir ülkenin güvenlik kaygıları, başka bir ülkenin halkını felakete sürüklemenin gerekçesi olamaz.   Dünya, yeni bir savaşın değil, aklın ve diplomasinin sesinin yükselmesine ihtiyaç duyuyor. Nükleer savaşın eşiğine yaklaşmak, insanlığın geleceği açısından kabul edilemez bir sorumsuzluktur.   MEŞRUİYET DAĞITANLARIN MEŞRUİYET SINAVI!   ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın 24 Eylül 2025’te Concordia Zirvesi’nde aktardığı bir söz hâlâ hafızalarda: Trump’ın, Türkiye’ye ilişkin değerlendirmesinde “meşruiyet” ifadesini kullandığını söylemişti.   Bu söz, uluslararası ilişkilerde gücün ve diplomatik nüfuzun nasıl algılandığı üzerine ayrıca düşünmemizi gerektiriyor. Bir ülkeye meşruiyet kazandıracağını söyleyen siyasi anlayış, bugün kendi ülkesinde halkın iradesiyle karşı karşıya kalıyor.   Oysa meşruiyet, başka bir liderin dağıtabileceği bir paye değildir. Meşruiyetin kaynağı halkın iradesi, hukukun üstünlüğü ve demokratik temsil ilkesidir.   Meşruiyetin adresi Beyaz Saray değil, halkın iradesidir.   NETANYAHU İÇİN DE YENİ BİR DÖNEM Mİ?   İsrail’de 27 Ekim 2026’da yapılan seçimlerin sonuçları da dikkat çekici. Netanyahu’nun Likud Partisi 27 sandalye kazanırken, Netanyahu’nun desteklediği blok 53 sandalyede kaldı. Hükümet kurmak için gereken sayı 61. Muhalefet blokunun 48, Arap partilerinin ise toplam 19 sandalyesi bulunuyor.   Bu tablo, Netanyahu’nun hükümet kurma sürecini kolaylaştırmıyor. Arap partilerinin elde ettiği temsil gücü de İsrail siyasetinde dikkate alınması gereken yeni bir denge oluşturuyor.   Trump’ın siyasi gücünün Kongre’de gerilemesi, Netanyahu üzerindeki Amerikan desteği ve diplomatik koruma tartışmalarını da etkileyebilir. Elbette iki ülkenin siyaseti birbirinden bağımsız dinamiklere sahiptir. Ancak Washington’daki siyasi dengelerin değişmesi, Tel Aviv’deki hesapları da etkileyebilir.   Gazze’de yaşanan insanlık dramı, bölgedeki savaşın ve yıkımın sona ermesi gerektiğini bütün dünyaya gösterdi. İsrail halkı da Filistin halkı da barış ve güvenlik içinde yaşama hakkına sahiptir. Hiçbir halkın geleceği, başka bir halkın acısı üzerine kurulamaz.   EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ!   Edip Akbayram’ın sesinden dinlediğimiz o güçlü türkü, yalnızca bir müzik eseri değil, aynı zamanda toplumsal hafızamızın bir uyarısıdır: “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz.”   Deli Dumrul’un köprü başındaki haraç düzeni de Ali Kıran Baş Kesen’in zorbalığı da kalıcı değildir. Güç, hukukla sınırlandırılmadığında zorbalığa dönüşür. Zorbalık ise ne içeride ne dışarıda kalıcı bir meşruiyet yaratabilir.   Amerikan halkının sandıkta verdiği mesajı bu nedenle önemsiyorum. Bu sonuç, yalnızca bir partinin diğerine karşı kazandığı seçim başarısı değildir. Aynı zamanda yönetim gücünün denetlenmesi, savaş politikalarının sorgulanması ve halkın refahının yeniden siyasetin merkezine alınması gerektiğini hatırlatan bir uyarıdır.   Trump’ın önünde artık daha güçlü bir demokratik denetim mekanizması var. Bu mekanizma, savaşın sona ermesi, diplomasinin öne çıkması ve halkın ekonomik sorunlarına çözüm üretilmesi için de bir fırsat olabilir.   Dünya barışa muhtaç. İran’da, Gazze’de ve dünyanın başka bölgelerinde çocukların ölmediği, insanların evlerinden ve yurtlarından koparılmadığı bir gelecek mümkün olmalı.   Siyasetçilerin görevi dünyaya hükmetmek değil, insanlığa hizmet etmektir. Devletlerin gücü, başka ülkeleri tehdit etmekle değil, kendi halkına refah, güvenlik ve özgürlük sağlamakla ölçülmelidir.   Benim dileğim açık: Savaş değil barış, zorbalık değil hukuk, tahakküm değil insanlık kazansın.   Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!
Ekleme Tarihi: 05 Kasım 2026 -Perşembe

TRUMP KAYBETTİ, DÜNYA BARIŞI KAZANDI

Deli Dumrul’un köprüsünden dünyaya hükmetmeye kalkışanlara sandıktan çıkan cevap: Halkın iradesi, hiçbir gücün üzerinde değildir.
 
Amerikan halkını kutluyorum!
 
3 Kasım 2026’da yapılan ABD ara seçimleri, yalnızca Amerikan siyasetinin değil, dünya siyasetinin geleceği bakımından da önemli bir dönüm noktası oldu. Demokratlar hem Temsilciler Meclisi’nde hem Senato’da çoğunluğu elde etti. Bu sonuç, Başkan Donald Trump’ın politikalarına karşı güçlü bir seçmen tepkisi olarak değerlendirilmeli.
 
Elbette ara seçimler bir başkanın görevini kendiliğinden sona erdirmez. Trump başkanlığını sürdürüyor. Ancak artık karşısında yasama gündemini belirleyebilecek, yönetimi denetleyebilecek, soruşturmalar açabilecek ve başkanın siyasi hareket alanını daraltabilecek bir Kongre çoğunluğu bulunuyor.
 
Benim değerlendirmem şu: Trump, önündeki iki yılı kendi istediği gibi yönetemeyeceği bir siyasi tabloyla karşı karşıya. Bir başkanın sürekli karşı tarafın denetimi, itirazı ve engellemesiyle hareket etmek zorunda kalması ciddi bir siyasi açmazdır.
 
Trump’ın karakterini ve bugüne kadarki yönetim anlayışını düşündüğümde, böyle bir siyasi otomatlığa dönüşmeyi kolay kolay kabullenemeyeceğini düşünüyorum. Bu nedenle istifa ihtimalini de göz ardı etmiyorum. Aksi durumda azil tartışmaları ve Kongre soruşturmaları Amerikan siyasetinin gündeminde daha fazla yer bulabilir. Bunlar benim siyasi öngörülerimdir; gerçekleşmiş bir karar ya da kesinleşmiş bir sonuç değildir.
 
Peki, Amerikan halkı neden böyle bir tercih yaptı?
 
Bunu yalnızca bir seçim kampanyasının başarısızlığıyla açıklayamayız. Hayat pahalılığı, ekonomik kaygılar, savaş politikaları, göçmenlere yönelik uygulamalar ve yönetimin devlet gücünü kullanma biçimi birlikte değerlendirilmelidir.
 
Deli Dumrul’u hatırlayalım. Köprüden geçenden de geçmeyenden de haraç isteyen bir anlayışın temsilcisiydi. Bugün dünyanın farklı bölgelerinde ülkelerin egemenlik haklarını, kaynaklarını ve geleceklerini kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirmeye çalışan bir güç anlayışı görüyoruz.
 
Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’nun ABD operasyonuyla yakalanması, uluslararası hukukun ve devletlerin egemenliğinin ne kadar ağır bir sınavdan geçirildiğini gösterdi. Bir ülkenin yönetimine ilişkin sorunlar, başka bir devletin istediği biçimde askeri güç kullanarak çözülmesinin gerekçesi olamaz.
 
Grönland meselesi de aynı anlayışın başka bir örneğidir. Grönland, Danimarka Krallığı içinde kendi kendini yöneten bir ülkedir. Trump’ın adanın ABD kontrolüne geçmesi yönündeki çıkışları, Grönland halkının kendi geleceğini belirleme hakkı bakımından ciddi kaygılar yarattı. Sonrasında imzalanan güvenlik anlaşması askeri iş birliğinin önünü açsa da egemenlik ve kendi kaderini tayin hakkı tartışmasını ortadan kaldırmış değildir.
 
İşte Ali Kıran Baş Kesenlik budur: Gücü elinde bulunduranın, başkasının hakkını ve hukukunu hiçe sayabileceğini sanması. Oysa dünya, bir kişinin ya da bir devletin keyfine göre yönetilebilecek bir mülk değildir.
 
Üstelik sorun yalnızca dış politikayla sınırlı değil. ABD’de göçmenlere yönelik federal güvenlik operasyonları, protestolar, gözaltılar ve ölümle sonuçlanan olaylar toplumda ciddi tartışmalara yol açtı. Minnesota’da federal göçmenlik operasyonları sırasında iki ABD vatandaşının hayatını kaybetmesi, devletin güvenlik gücünü kullanma biçiminin ne kadar hassas bir mesele olduğunu bir kez daha ortaya koydu.
 
Bir devletin gücü, yurttaşlarını korkutmasından değil, onların haklarını ve güvenliğini korumasından gelir. Hukuk devleti, yalnızca başkalarına öğüt verilen bir kavram değildir; önce kendi ülkesinde uygulanması gereken bir ilkedir.
 
İran meselesi ise bütün insanlığı ilgilendiren çok daha büyük bir tehlikeyi içinde barındırıyor. Savaşın uzaması, karşılıklı askeri hamleler ve nükleer silah ihtimali yalnızca bölgeyi değil, bütün dünyayı tehdit ediyor. Bir ülkenin güvenlik kaygıları, başka bir ülkenin halkını felakete sürüklemenin gerekçesi olamaz.
 
Dünya, yeni bir savaşın değil, aklın ve diplomasinin sesinin yükselmesine ihtiyaç duyuyor. Nükleer savaşın eşiğine yaklaşmak, insanlığın geleceği açısından kabul edilemez bir sorumsuzluktur.
 
MEŞRUİYET DAĞITANLARIN MEŞRUİYET SINAVI!
 
ABD Ankara Büyükelçisi Tom Barrack’ın 24 Eylül 2025’te Concordia Zirvesi’nde aktardığı bir söz hâlâ hafızalarda: Trump’ın, Türkiye’ye ilişkin değerlendirmesinde “meşruiyet” ifadesini kullandığını söylemişti.
 
Bu söz, uluslararası ilişkilerde gücün ve diplomatik nüfuzun nasıl algılandığı üzerine ayrıca düşünmemizi gerektiriyor. Bir ülkeye meşruiyet kazandıracağını söyleyen siyasi anlayış, bugün kendi ülkesinde halkın iradesiyle karşı karşıya kalıyor.
 
Oysa meşruiyet, başka bir liderin dağıtabileceği bir paye değildir. Meşruiyetin kaynağı halkın iradesi, hukukun üstünlüğü ve demokratik temsil ilkesidir.
 
Meşruiyetin adresi Beyaz Saray değil, halkın iradesidir.
 
NETANYAHU İÇİN DE YENİ BİR DÖNEM Mİ?
 
İsrail’de 27 Ekim 2026’da yapılan seçimlerin sonuçları da dikkat çekici. Netanyahu’nun Likud Partisi 27 sandalye kazanırken, Netanyahu’nun desteklediği blok 53 sandalyede kaldı. Hükümet kurmak için gereken sayı 61. Muhalefet blokunun 48, Arap partilerinin ise toplam 19 sandalyesi bulunuyor.
 
Bu tablo, Netanyahu’nun hükümet kurma sürecini kolaylaştırmıyor. Arap partilerinin elde ettiği temsil gücü de İsrail siyasetinde dikkate alınması gereken yeni bir denge oluşturuyor.
 
Trump’ın siyasi gücünün Kongre’de gerilemesi, Netanyahu üzerindeki Amerikan desteği ve diplomatik koruma tartışmalarını da etkileyebilir. Elbette iki ülkenin siyaseti birbirinden bağımsız dinamiklere sahiptir. Ancak Washington’daki siyasi dengelerin değişmesi, Tel Aviv’deki hesapları da etkileyebilir.
 
Gazze’de yaşanan insanlık dramı, bölgedeki savaşın ve yıkımın sona ermesi gerektiğini bütün dünyaya gösterdi. İsrail halkı da Filistin halkı da barış ve güvenlik içinde yaşama hakkına sahiptir. Hiçbir halkın geleceği, başka bir halkın acısı üzerine kurulamaz.
 
EŞKIYA DÜNYAYA HÜKÜMDAR OLMAZ!
 
Edip Akbayram’ın sesinden dinlediğimiz o güçlü türkü, yalnızca bir müzik eseri değil, aynı zamanda toplumsal hafızamızın bir uyarısıdır: “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz.”
 
Deli Dumrul’un köprü başındaki haraç düzeni de Ali Kıran Baş Kesen’in zorbalığı da kalıcı değildir. Güç, hukukla sınırlandırılmadığında zorbalığa dönüşür. Zorbalık ise ne içeride ne dışarıda kalıcı bir meşruiyet yaratabilir.
 
Amerikan halkının sandıkta verdiği mesajı bu nedenle önemsiyorum. Bu sonuç, yalnızca bir partinin diğerine karşı kazandığı seçim başarısı değildir. Aynı zamanda yönetim gücünün denetlenmesi, savaş politikalarının sorgulanması ve halkın refahının yeniden siyasetin merkezine alınması gerektiğini hatırlatan bir uyarıdır.
 
Trump’ın önünde artık daha güçlü bir demokratik denetim mekanizması var. Bu mekanizma, savaşın sona ermesi, diplomasinin öne çıkması ve halkın ekonomik sorunlarına çözüm üretilmesi için de bir fırsat olabilir.
 
Dünya barışa muhtaç. İran’da, Gazze’de ve dünyanın başka bölgelerinde çocukların ölmediği, insanların evlerinden ve yurtlarından koparılmadığı bir gelecek mümkün olmalı.
 
Siyasetçilerin görevi dünyaya hükmetmek değil, insanlığa hizmet etmektir. Devletlerin gücü, başka ülkeleri tehdit etmekle değil, kendi halkına refah, güvenlik ve özgürlük sağlamakla ölçülmelidir.
 
Benim dileğim açık: Savaş değil barış, zorbalık değil hukuk, tahakküm değil insanlık kazansın.
 
Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz!
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.