Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
Köşe Yazarı
Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
 

DEFO(L)U EKONOMİ FON DİP’LE SİSTEMİ KOVAR MI!

Bal Tutan Parmağını Yalar Ancak Bal Deli Bal Olunca... Borsa, kullananlarla denetleyecek olanların ortak arenası olunca trafik karışır. Yeşil ışık kırmızıya, kırmızı ışık sarıya döner. Sarı ışık da bir süre sonra işlevsizleşir. Sonra herkes birbirine bakar. Kim geçecek? Kim duracak? Kim denetleyecek? Kim denetlenecek? İşte Türkiye’nin son fon ve borsa tartışmalarının asıl meselesi biraz da budur. Sermaye piyasalarında son haftalarda yaşananlar artık yalnızca birkaç fonun, birkaç şirketin veya birkaç yatırımcının hikâyesi olarak görülemez. SPK, 2025’in son çeyreğinden itibaren bazı yatırım fonlarının düşük fiili dolaşıma sahip hisselerde ekonomik gerçeklikle ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine yol açtığının gözlemlendiğini açıkladı. Ardından düzenlemeler geldi. 17 Eylül 2026’da bazı fonların tasfiyesine karar verildi. SPK’nın açıklamasına göre tasfiyeye konu fonların TEFAS işlemleri durduruldu ve süreç için yeni kurallar getirildi. Soruşturma cephesinde ise manipülasyon iddialarıyla ilgili çok sayıda kişi, şirket ve fon hakkında adli ve idari işlemler yürütülüyor. Hatta iş öyle bir noktaya geldi ki soruşturma kapsamındaki bazı malvarlığı tedbirleri daha sonra yeniden değerlendirildi ve kaldırıldı. Yani daha soruşturma bitmeden sistem bize bir başka ekonomik ders verdi: Finans piyasasında sadece para değil, güven de alınıp satılıyor. Güven düşünce borsa düşüyor. Borsa düşünce güven daha da düşüyor. Sonra herkes birbirine bakıyor. Bu defa da şu soru ortaya çıkıyor: Fon dip’le sistemi kovar mı, yoksa sistem fon dip’te mi kalır? BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR AMA... Bizim eski sözümüz vardır: “Bal tutan parmağını yalar.” Doğrudur. Ama balın içine zehir karışmışsa mesele artık parmağı yalamak değildir. Mesele balın içine ne konulduğudur. Sermaye piyasalarının temel şartı da budur. Piyasa oyuncusu para kazanabilir. Fon yöneticisi para kazanabilir. Yatırımcı para kazanabilir. Şirket büyüyebilir. Hisse senedi yükselebilir. Bunların hiçbiri problem değildir. Problem, piyasadaki oyuncunun aynı zamanda oyunun hakemi gibi davranmaya başlamasıdır. Çünkü piyasa ekonomisi oyuncuya ihtiyaç duyar. Ama oyuncunun karşısında bağımsız hakem de ister. Hakem yoksa maç vardır ama oyun yoktur. BORSADA TRAFİK NEDEN KARIŞIR? Bir ülkede sermaye piyasasının sağlıklı işlemesi için üç şeyin birbirinden mümkün olduğunca ayrılması gerekir. Oyuncu başka yerde duracak. Kural koyucu başka yerde. Denetleyen başka yerde. Soruşturmayı yapan başka yerde. Yargı ise bunların üzerinde bağımsız olarak kendi işini yapacak. Çünkü denetim mekanizmasının görevi piyasayı yönetmek değil, piyasanın kurallar içinde çalışmasını sağlamaktır. SPK’nın kendi açıklamalarında da piyasa dolandırıcılığının sermaye piyasası kanununda suç olarak düzenlendiği, yanıltıcı fiyat hareketleri oluşturmanın ve yatırımcı kararlarını etkileyebilecek yanlış veya yanıltıcı bilgilerin yaptırıma bağlandığı açıkça belirtiliyor. Demek ki kanun var. Kurum var. Kurallar var. Fakat sağlıklı sistem yalnızca kanun yazmakla kurulmaz. Kurumların birbirinden bağımsız ve etkili çalışabilmesi gerekir. İşte burada mesele ekonomiden çıkıp devlet yönetimine dayanıyor. İNGİLİZLER BORSAYI NASIL OKUYOR? Bir de İngiltere’ye bakalım. Londra’nın finans merkezi olmasının arkasında yalnızca para yoktur. Kurumsal ayrışma ve hesap verebilirlik de vardır. Bir tarafta gibi piyasaların işlem gördüğü bir yapı vardır. Diğer tarafta finansal davranışları ve piyasaların bütünlüğünü denetleyen bulunur. FCA kendisini bağımsız bir kamu kurumu olarak tanımlıyor. Kurum, Hazine ve Parlamento’ya karşı hesap verebilir durumda ve Parlamento komitelerinde düzenli olarak denetleniyor. İngiliz Parlamentosu da hükümeti yalnızca seyretmiyor. Bakanlar Meclis’e düzenli olarak hesap veriyor. Milletvekilleri soru soruyor. Komisyonlar bakanları ve kamu görevlilerini dinleyebiliyor. Hükümetin yaptığı işler Parlamento tarafından inceleniyor. Bu sistem elbette kusursuz değildir. Ama temel mantık önemlidir: Devleti yöneten ile devleti denetleyen aynı şey değildir. Piyasayı kullanan ile piyasayı denetleyen de aynı şey değildir. MESELE SADECE FON DEĞİL Türkiye’de ise son olay bize daha büyük bir soruyu sorduruyor. Devletin karar mekanizmalarında yetkilerin merkezileşmesi, kurumlar arasındaki denge ve denetim mekanizmalarının etkinliği bakımından ne sonuç doğuruyor? Bugünkü Anayasa’nın 7. maddesi yasama yetkisinin TBMM’ye, 8. maddesi yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı tarafından kullanılmasına ilişkin düzenlemeyi içeriyor. 104. madde ise yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olduğunu açıkça belirtiyor. Anayasa’nın başlangıç kısmı da kuvvetler ayrılığını devlet organları arasında bir işbölümü ve işbirliği olarak tanımlıyor. Öyleyse tartışmamız gereken yalnızca “Kim ne yaptı?” sorusu değildir. Bir de “Bu sistem böyle bir şeyi nasıl mümkün hale getirebildi?” sorusunu sormamız gerekir. Çünkü demokraside mesele sadece kötü niyetli birinin kötü iş yapmasını önlemek değildir. Asıl mesele, iyi niyetli olmayan birinin bile sistemi kötüye kullanamayacağı kurumları kurmaktır. Devlet kişilere güvenerek değil, kurumlara güvenerek ayakta durur. TÜRKİYE’NİN İHTİYACI: DAHA ÇOK DENETİM Türkiye’nin ekonomi sorunlarının tamamını hükümet sistemine bağlamak elbette doğru değildir. Enflasyonun, sermaye hareketlerinin, dış ticaretin, küresel finansın, üretim yapısının ve yatırımcı davranışlarının birçok nedeni vardır. Fakat ekonominin sağlıklı çalışması için siyasal sistemin de güven üretmesi gerekir. Güven ise tek merkezden verilen talimatla değil, birbirini denetleyen kurumlarla oluşur. Bu nedenle fon meselesinden çıkarılacak en önemli ders bence birkaç kişinin soruşturulması değildir. Daha büyük ders şudur: Piyasayı temizlemek istiyorsanız, önce hakemin düdüğünü oyuncunun cebinden çıkarmalısınız. Borsa için de demokrasi için de kural aynıdır. Kuvvetler ayrılığı bir lüks değildir. Ekonominin sigortasıdır. Parlamento yalnızca kanun çıkaran bir bina değildir. Hükümeti denetleyen halk iradesinin kurumsal adresidir. Bağımsız kurumlar yalnızca bürokratik yapılar değildir. Piyasanın güven mekanizmasıdır. Türkiye’nin yeniden güçlü bir parlamenter demokrasiye yönelmesi tartışması da tam burada anlam kazanıyor. Mesele geçmişe dönmek değildir. Mesele devlet yönetiminde dengeyi, denetimi, hesap verebilirliği ve kurumsal bağımsızlığı yeniden güçlü hale getirmektir. Çünkü ekonomi de demokrasi de aynı şeyi ister: Kurala güven. Kurala güven yoksa yatırımcı bekler. Yatırımcı beklerse sermaye kaçar. Sermaye kaçarsa üretim zorlaşır. Üretim zorlaşırsa ekonomi daralır. Ekonomi daralırsa faturayı yine vatandaş öder. Sonra biri çıkar: “Fon battı.” Hayır efendim. Fon bazen batar. Asıl mesele, fon batsa bile sistemin neden su aldığını görebilmektir. Ve galiba bizim asıl ihtiyacımız da budur: Fonu değil, sistemi denetleyen bir devlet. Oyuncuyu değil, oyunun kurallarını koruyan bir hakem. Ve gerektiğinde hükümete de “Dur bakalım, bu hesabı Meclis’e ver.” diyebilen gerçek bir Parlamento. Çünkü bal tutan parmağını yalayabilir. Ama devletin bal kavanozuna herkesin parmağını sokmasına izin verilirse... O artık bal meselesi değildir. O, memleket meselesidir.
Ekleme Tarihi: 01 Ekim 2026 -Perşembe

DEFO(L)U EKONOMİ FON DİP’LE SİSTEMİ KOVAR MI!

Bal Tutan Parmağını Yalar Ancak Bal Deli Bal Olunca...

Borsa, kullananlarla denetleyecek olanların ortak arenası olunca trafik karışır.

Yeşil ışık kırmızıya, kırmızı ışık sarıya döner. Sarı ışık da bir süre sonra işlevsizleşir.

Sonra herkes birbirine bakar.

Kim geçecek?

Kim duracak?

Kim denetleyecek?

Kim denetlenecek?

İşte Türkiye’nin son fon ve borsa tartışmalarının asıl meselesi biraz da budur.

Sermaye piyasalarında son haftalarda yaşananlar artık yalnızca birkaç fonun, birkaç şirketin veya birkaç yatırımcının hikâyesi olarak görülemez.

SPK, 2025’in son çeyreğinden itibaren bazı yatırım fonlarının düşük fiili dolaşıma sahip hisselerde ekonomik gerçeklikle ve şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketlerine yol açtığının gözlemlendiğini açıkladı.

Ardından düzenlemeler geldi.

17 Eylül 2026’da bazı fonların tasfiyesine karar verildi. SPK’nın açıklamasına göre tasfiyeye konu fonların TEFAS işlemleri durduruldu ve süreç için yeni kurallar getirildi. Soruşturma cephesinde ise manipülasyon iddialarıyla ilgili çok sayıda kişi, şirket ve fon hakkında adli ve idari işlemler yürütülüyor.

Hatta iş öyle bir noktaya geldi ki soruşturma kapsamındaki bazı malvarlığı tedbirleri daha sonra yeniden değerlendirildi ve kaldırıldı.

Yani daha soruşturma bitmeden sistem bize bir başka ekonomik ders verdi:

Finans piyasasında sadece para değil, güven de alınıp satılıyor.

Güven düşünce borsa düşüyor.

Borsa düşünce güven daha da düşüyor.

Sonra herkes birbirine bakıyor.

Bu defa da şu soru ortaya çıkıyor:

Fon dip’le sistemi kovar mı, yoksa sistem fon dip’te mi kalır?

BAL TUTAN PARMAĞINI YALAR AMA...

Bizim eski sözümüz vardır:

“Bal tutan parmağını yalar.”

Doğrudur.

Ama balın içine zehir karışmışsa mesele artık parmağı yalamak değildir.

Mesele balın içine ne konulduğudur.

Sermaye piyasalarının temel şartı da budur.

Piyasa oyuncusu para kazanabilir.

Fon yöneticisi para kazanabilir.

Yatırımcı para kazanabilir.

Şirket büyüyebilir.

Hisse senedi yükselebilir.

Bunların hiçbiri problem değildir.

Problem, piyasadaki oyuncunun aynı zamanda oyunun hakemi gibi davranmaya başlamasıdır.

Çünkü piyasa ekonomisi oyuncuya ihtiyaç duyar.

Ama oyuncunun karşısında bağımsız hakem de ister.

Hakem yoksa maç vardır ama oyun yoktur.

BORSADA TRAFİK NEDEN KARIŞIR?

Bir ülkede sermaye piyasasının sağlıklı işlemesi için üç şeyin birbirinden mümkün olduğunca ayrılması gerekir.

Oyuncu başka yerde duracak.

Kural koyucu başka yerde.

Denetleyen başka yerde.

Soruşturmayı yapan başka yerde.

Yargı ise bunların üzerinde bağımsız olarak kendi işini yapacak.

Çünkü denetim mekanizmasının görevi piyasayı yönetmek değil, piyasanın kurallar içinde çalışmasını sağlamaktır.

SPK’nın kendi açıklamalarında da piyasa dolandırıcılığının sermaye piyasası kanununda suç olarak düzenlendiği, yanıltıcı fiyat hareketleri oluşturmanın ve yatırımcı kararlarını etkileyebilecek yanlış veya yanıltıcı bilgilerin yaptırıma bağlandığı açıkça belirtiliyor.

Demek ki kanun var.

Kurum var.

Kurallar var.

Fakat sağlıklı sistem yalnızca kanun yazmakla kurulmaz.

Kurumların birbirinden bağımsız ve etkili çalışabilmesi gerekir.

İşte burada mesele ekonomiden çıkıp devlet yönetimine dayanıyor.

İNGİLİZLER BORSAYI NASIL OKUYOR?

Bir de İngiltere’ye bakalım.

Londra’nın finans merkezi olmasının arkasında yalnızca para yoktur.

Kurumsal ayrışma ve hesap verebilirlik de vardır.

Bir tarafta gibi piyasaların işlem gördüğü bir yapı vardır.

Diğer tarafta finansal davranışları ve piyasaların bütünlüğünü denetleyen bulunur.

FCA kendisini bağımsız bir kamu kurumu olarak tanımlıyor. Kurum, Hazine ve Parlamento’ya karşı hesap verebilir durumda ve Parlamento komitelerinde düzenli olarak denetleniyor.

İngiliz Parlamentosu da hükümeti yalnızca seyretmiyor.

Bakanlar Meclis’e düzenli olarak hesap veriyor.

Milletvekilleri soru soruyor.

Komisyonlar bakanları ve kamu görevlilerini dinleyebiliyor.

Hükümetin yaptığı işler Parlamento tarafından inceleniyor.

Bu sistem elbette kusursuz değildir.

Ama temel mantık önemlidir:

Devleti yöneten ile devleti denetleyen aynı şey değildir.

Piyasayı kullanan ile piyasayı denetleyen de aynı şey değildir.

MESELE SADECE FON DEĞİL

Türkiye’de ise son olay bize daha büyük bir soruyu sorduruyor.

Devletin karar mekanizmalarında yetkilerin merkezileşmesi, kurumlar arasındaki denge ve denetim mekanizmalarının etkinliği bakımından ne sonuç doğuruyor?

Bugünkü Anayasa’nın 7. maddesi yasama yetkisinin TBMM’ye, 8. maddesi yürütme yetkisi ve görevinin Cumhurbaşkanı tarafından kullanılmasına ilişkin düzenlemeyi içeriyor. 104. madde ise yürütme yetkisinin Cumhurbaşkanına ait olduğunu açıkça belirtiyor. Anayasa’nın başlangıç kısmı da kuvvetler ayrılığını devlet organları arasında bir işbölümü ve işbirliği olarak tanımlıyor.

Öyleyse tartışmamız gereken yalnızca “Kim ne yaptı?” sorusu değildir.

Bir de “Bu sistem böyle bir şeyi nasıl mümkün hale getirebildi?” sorusunu sormamız gerekir.

Çünkü demokraside mesele sadece kötü niyetli birinin kötü iş yapmasını önlemek değildir.

Asıl mesele, iyi niyetli olmayan birinin bile sistemi kötüye kullanamayacağı kurumları kurmaktır.

Devlet kişilere güvenerek değil, kurumlara güvenerek ayakta durur.

TÜRKİYE’NİN İHTİYACI: DAHA ÇOK DENETİM

Türkiye’nin ekonomi sorunlarının tamamını hükümet sistemine bağlamak elbette doğru değildir.

Enflasyonun, sermaye hareketlerinin, dış ticaretin, küresel finansın, üretim yapısının ve yatırımcı davranışlarının birçok nedeni vardır.

Fakat ekonominin sağlıklı çalışması için siyasal sistemin de güven üretmesi gerekir.

Güven ise tek merkezden verilen talimatla değil, birbirini denetleyen kurumlarla oluşur.

Bu nedenle fon meselesinden çıkarılacak en önemli ders bence birkaç kişinin soruşturulması değildir.

Daha büyük ders şudur:

Piyasayı temizlemek istiyorsanız, önce hakemin düdüğünü oyuncunun cebinden çıkarmalısınız.

Borsa için de demokrasi için de kural aynıdır.

Kuvvetler ayrılığı bir lüks değildir.

Ekonominin sigortasıdır.

Parlamento yalnızca kanun çıkaran bir bina değildir.

Hükümeti denetleyen halk iradesinin kurumsal adresidir.

Bağımsız kurumlar yalnızca bürokratik yapılar değildir.

Piyasanın güven mekanizmasıdır.

Türkiye’nin yeniden güçlü bir parlamenter demokrasiye yönelmesi tartışması da tam burada anlam kazanıyor.

Mesele geçmişe dönmek değildir.

Mesele devlet yönetiminde dengeyi, denetimi, hesap verebilirliği ve kurumsal bağımsızlığı yeniden güçlü hale getirmektir.

Çünkü ekonomi de demokrasi de aynı şeyi ister:

Kurala güven.

Kurala güven yoksa yatırımcı bekler.

Yatırımcı beklerse sermaye kaçar.

Sermaye kaçarsa üretim zorlaşır.

Üretim zorlaşırsa ekonomi daralır.

Ekonomi daralırsa faturayı yine vatandaş öder.

Sonra biri çıkar:

“Fon battı.”

Hayır efendim.

Fon bazen batar.

Asıl mesele, fon batsa bile sistemin neden su aldığını görebilmektir.

Ve galiba bizim asıl ihtiyacımız da budur:

Fonu değil, sistemi denetleyen bir devlet.

Oyuncuyu değil, oyunun kurallarını koruyan bir hakem.

Ve gerektiğinde hükümete de “Dur bakalım, bu hesabı Meclis’e ver.” diyebilen gerçek bir Parlamento.

Çünkü bal tutan parmağını yalayabilir.

Ama devletin bal kavanozuna herkesin parmağını sokmasına izin verilirse...

O artık bal meselesi değildir.

O, memleket meselesidir.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.