Demokrasi denilince sandığı gösteriyoruz. Bilim denilince üniversite binalarını… Peki, sandıkta ortaya çıkan millî irade gerçekten yönetimin merkezinde mi? Üniversitelerde üretilen bilim, toplumun sorunlarının çözümünde gerçekten söz sahibi mi? Yoksa demokrasi tabelada, bilim laboratuvarda, kararlar ise bambaşka bir yerde mi duruyor?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Demokrasiyi yalnızca seçim yapmak, bilimi de yalnızca makale yayımlamak olarak anlarsak her ikisinin de ruhunu kaçırırız. Birinde milletin iradesi, diğerinde aklın özgürlüğü vardır. Fakat bu iki temel değer, kurumların bağımsızlığıyla, hukukun üstünlüğüyle ve eleştirel düşüncenin yaşama imkânıyla korunabilir.
Sandık, demokrasinin kapısını açar; ancak o kapının ardında hukukun, özgürlüğün ve denetimin bulunması gerekir. Seçim kazanmak, her kararın doğru olduğu anlamına gelmediği gibi, çoğunluğu elde etmek de sınırsız bir yönetme hakkı vermez. Demokrasi, yalnızca yönetenlerin kim olduğunu değil, yönetenlerin nasıl ve hangi sınırlar içinde hareket edeceğini de belirler.
Aksi hâlde seçim yapılır, fakat denetim zayıflar; kurumlar vardır, fakat bağımsızlıkları tartışmalı hâle gelir; eleştiri hakkı kâğıt üzerinde kalır. Sonra bütün bunlara demokrasi dememiz beklenir. Adını koymak kolaydır; içini doldurmak ise emek ister.
**MİLLÎ İRADE, HUKUK VE DENETİM**
Atatürk’ün Cumhuriyet anlayışında millî egemenlik, milletin kendi geleceğine sahip çıkmasının temelidir. Ancak egemenliğin millete ait olması, devlet yönetiminin keyfîliğe bırakılması demek değildir. Cumhuriyet, egemenliğin kaynağını belirlediği kadar, bu egemenliğin hangi kurumlarla ve hangi hukuk düzeni içinde kullanılacağını da önemser.
Yönetimin gücü kadar, o gücün sınırları da önemlidir. Yasama, yürütme ve yargı arasındaki kuvvetler ayrılığı; bağımsız denetim mekanizmaları, özgür basın ve eleştiri hakkı, demokratik düzenin süsleri değildir. Bunlar, yönetimin yanlış yapmasını önleyen ve yanlış yaptığında onu düzeltebilen mekanizmalardır.
Bir otomobilin motoru ne kadar güçlü olursa olsun frenleri çalışmıyorsa o araca güvenilmez. Devlet yönetiminde de durum farklı değildir. Güçlü bir yürütme, denetimden bağımsızlaştığında başarı güvencesi olmaktan çıkar; yanlışların büyümesine elverişli bir zemine dönüşebilir.
Üstelik denetim, yönetimin düşmanı değildir. Tam tersine, yönetimi hatalardan koruyan bir güvenlik mekanizmasıdır. Eleştiriye tahammül edemeyen bir yönetimin en büyük kaybı, kendisine yöneltilen itirazlar değil, zamanla doğruyu söyleyen insanlardan mahrum kalmasıdır.
**ÜNİVERSİTE: DİPLOMA FABRİKASI MI, AKLIN MERKEZİ Mİ?**
Gelelim üniversitelere…
Üniversite, yalnızca öğrenci yetiştiren, sınav yapan, diploma veren ve akademik yayın üreten bir kurum değildir. Toplumun kendi sorunlarını anlamasına, tartışmasına ve çözmesine yardımcı olan düşünce merkezidir.
Bilim insanı, mevcut bilgiyi tekrarlamakla yetinmez; bilginin sınırlarını araştırır, yanlışları sorgular, yeni sorular sorar. Bilimin ilerlemesi de zaten bu sorgulama cesaretinden doğar. Herkesin aynı şeyi söylediği bir ortamda huzur bulunabilir; fakat hakikatin bulunacağı garanti değildir.
Üniversitenin asli görevi, iktidarın veya herhangi bir güç odağının beklentilerini bilimsel sonuç gibi sunmak değildir. Bilim insanının sadakati kişilere değil, araştırmanın yöntemine, kanıta ve hakikati arama sorumluluğuna olmalıdır.
Elbette bilim insanı da yanılabilir. Bilimin gücü, yanılmaz insanlardan oluşmasında değil, yanlışları ortaya çıkarabilecek yöntemlere sahip olmasındadır. Bir iddianın sahibinin makamı, unvanı veya siyasi yakınlığı onun doğruluğunun kanıtı değildir. Kanıt, kanıttır; makam ise makam.
Profesörlük unvanı, insanı her konuda haklı çıkaran sihirli bir mühür değildir. Akademik özgürlük de bilim insanına yanılmazlık belgesi vermez. Tam tersine, akademik özgürlük, iddiaların eleştirilebilmesini ve bilim insanının kendi görüşünü de kanıt karşısında yeniden değerlendirebilmesini gerektirir.
Üniversiteler eğitim sisteminden ekonomiye, şehir planlamasından çevre sorunlarına, kamu kaynaklarının kullanımından toplumsal değişime kadar pek çok alanda bilimsel katkı sunabilir. Bunun için araştırmanın bağımsızlığına, liyakate, eleştirel düşünceye ve özgür tartışma ortamına ihtiyaç vardır.
Toplumun kaynaklarıyla varlığını sürdüren bir üniversitenin topluma karşı sorumluluğu da vardır. Bu sorumluluk, her gün açıklama yapmak veya her siyasi tartışmaya katılmak değildir. Gerektiğinde araştırmak, ölçmek, karşılaştırmak, yanlış bilinenleri düzeltmek ve elde edilen sonuçları anlaşılır biçimde kamuoyuyla paylaşmaktır.
Bir ülkede eğitim sorunları yıllarca konuşuluyor, ekonomik tercihler tartışılıyor, şehirler yanlış planlanıyor ve kamu kaynaklarının kullanımı sorgulanıyorsa üniversitelerin görevi yalnızca bütün bunları uzaktan izlemek olamaz. Bilimsel bilgi, toplumsal hayatın dışında tutulacak bir süs eşyası değildir.
**BİLİM İNSANININ SESSİZLİĞİ NE ANLAMA GELİR?**
Burada ince bir ayrım yapmak gerekir: Her bilim insanının her siyasi konuda konuşması beklenemez. Uzmanlık alanı dışında hüküm vermemek, bilimsel sorumluluğun bir parçasıdır. Bilim insanı, bilmediği konuda susmayı da bilmelidir.
Fakat uzmanlığına giren, araştırma sonuçlarıyla değerlendirebileceği ve toplumun yaşamını doğrudan etkileyen bir mesele karşısında sırf tepki görmekten çekindiği için susuyorsa, o zaman başka bir soruyla karşılaşırız: Bilimsel sorumluluk nerede başlar, kişisel konfor nerede biter?
Bilim insanının görevi, her tartışmada taraf olmak değil; tartışmanın gerçeklerini ortaya koymaktır. Bir kararın eğitim üzerindeki etkisini eğitim bilimci, ekonomik sonuçlarını iktisatçı, toplumsal yansımalarını sosyolog, hukuki sonuçlarını hukukçu inceleyebilir. Bu çalışmaların siyasal iktidarların hoşuna gitmesi veya gitmemesi, sonuçların bilimsel değerini belirlemez.
Bilim insanı eleştirdiğinde düşman, övdüğünde dost ilan ediliyorsa bilimsel tartışma daha başlamadan siyasi kamplara teslim edilmiş demektir. Oysa bilim, kişilerin hoşnutluğuna göre sonuç değiştiren bir faaliyet değildir.
Bir araştırmanın sonucunu beğenmediğimiz için araştırmacıya kızabiliriz; ancak kızgınlığımız sonucu değiştirmez. Termometre, ateşimiz yükseldi diye bize hatır gönül dinleyerek daha düşük bir sıcaklık göstermez. Keşke toplumsal meselelerde de ölçüm araçlarımızı böyle rahat kullanabilsek!
Bilim insanının görevi, termometreyi kırmak değil, gösterdiği değerin ne anlama geldiğini açıklamaktır.
**DEMOKRASİ VE BİLİM BİRBİRİNDEN AYRILABİLİR Mİ?**
Demokrasi ile bilim aynı şey değildir. Demokrasi, toplumun ortak yaşamını ve siyasal iktidarın kullanımını düzenler; bilim ise bilgiye ulaşmanın, iddiaları sınamanın ve yanlışları düzeltmenin yöntemlerini geliştirir. Bununla birlikte ikisi de özgür tartışmaya, eleştiriye ve gerekçelerin açıklanmasına ihtiyaç duyar.
Demokraside yurttaşın soru sorma hakkı, bilimde araştırmacının sorgulama özgürlüğü vardır. Demokraside yönetimin hesap verebilir olması, bilimde ise iddiaların kanıtlarla savunulması beklenir. Her iki alanda da eleştiriyi ortadan kaldırmak, hataların görünürlüğünü azaltır.
Bilimsel bir gerçeğin doğruluğu oy çokluğuyla belirlenmez. Buna karşılık bilimsel bilgi, demokratik toplumlarda kamusal kararların daha sağlıklı alınmasına yardımcı olabilir. Halkın iradesi ile bilimsel uzmanlık arasında kurulması gereken ilişki, birinin diğerini susturması değil, birbirini tamamlamasıdır.
Uzmanlar halkın yerine siyasal karar veremez; siyasal yöneticiler de bilimsel kanıtları yalnızca işlerine geldiğinde geçerli sayamaz. Demokratik meşruiyet ile bilimsel doğruluk farklı ölçütlerdir. Sağlıklı bir yönetim, bu iki ölçüt arasındaki ayrımı koruyarak ikisinden de yararlanır.
Bunun için üniversitelerin özgür olması, medyanın farklı görüşlere yer verebilmesi, kamu kurumlarının denetlenebilmesi ve bilimsel sonuçların kamuoyuna açıkça anlatılabilmesi gerekir. Eleştiri, sistemi zayıflatan bir gürültü değil; yanlışları erken fark etmeyi sağlayan bir uyarı mekanizmasıdır.
Bir toplumun en büyük talihsizliklerinden biri, yanlışların konuşulmasından korkmasıdır. Çünkü konuşulamayan yanlışlar ortadan kalkmaz; çoğu zaman büyür, maliyetini artırır ve sonunda herkesi etkiler.
**BİLİMİN YERİ GÜCÜN YANI DEĞİL, HAKİKATİN YANIDIR**
Meseleyi yeniden soralım: Bilim insanı nerede durmalıdır?
Bilim insanı, siyasi iktidarın yanında veya karşısında bulunmak zorunda değildir; fakat kanıtın, bilimsel yöntemin ve düşünce özgürlüğünün yanında durmak zorundadır. Gerektiğinde iktidarı eleştirmeli, gerektiğinde muhalefetin iddialarını da sorgulamalıdır. Çünkü bilimsel bağımsızlık, yalnızca bir tarafa karşı özgür olmak değil, bütün taraflara karşı aynı ölçütleri uygulayabilmektir.
Aynı şekilde demokrasi de yalnızca iktidarın seçimle belirlenmesi değildir. Hukukun üstünlüğü, temel haklar, bağımsız kurumlar, çoğulculuk ve hesap verebilirlik olmadan demokratik düzenin niteliği tartışmalı hâle gelir.
Burada üniversitelere, basına, meslek kuruluşlarına ve aydınlara önemli görevler düşmektedir. Bu kurumların varlığı kadar, işlevlerini ne ölçüde yerine getirebildikleri de önemlidir. Bir kurumun tabelası bulunabilir; fakat tabelanın arkasındaki sorumluluk boş bırakılmışsa kurumsal varlık tek başına yeterli değildir.
Üniversite yalnızca yayın sayısıyla, bilim insanı yalnızca unvanıyla, demokrasi de yalnızca sandıkla ölçülemez. Yayının niteliği, bilim insanının bağımsızlığı, yönetimin denetlenebilirliği ve toplumun eleştirel düşünme kapasitesi birlikte değerlendirilmelidir.
Sonuçta ne demokrasi eleştirisiz yaşayabilir ne de bilim sorgulama özgürlüğü olmadan gelişebilir. Milletin iradesi hukukun güvencesine, bilimin üretimi özgür düşüncenin imkânlarına ihtiyaç duyar.
Bir ülkede yönetenler eleştiriden korkmuyor, bilim insanları kanıtlarını özgürce ortaya koyabiliyor, üniversiteler toplumun sorunlarına çözüm üretebiliyor ve yurttaşlar farklı görüşleri baskı görmeden tartışabiliyorsa orada demokrasi ile bilim birbirini besler.
Aksi hâlde bir tarafta sandık, diğer tarafta üniversite binası bulunur; fakat ikisinin de toplum için taşıması gereken anlam eksik kalır.
**Çünkü bilim insanının yeri, gücün çevresi değil; hakikatin merkezidir.**
Bilim insanının görevi, gücün beklentilerini doğrulamak mı, yoksa hakikati kanıtlarla ortaya koymak mı? Demokrasi yalnızca sandıktan, bilim yalnızca akademik yayından ibaret değildir. Biri millet iradesinin hukukla güvence altına alınmasını, diğeri aklın ve araştırmanın özgür olmasını gerektirir.
Üniversitelerin, bilim insanlarının ve demokratik kurumların toplumsal sorumluluğunu sorgulayan bu yazıyı tartışmaya açıyorum.
**Bilim insanının yeri, gücün çevresi değil; hakikatin merkezidir.**
