Şehri Emin Tabela Değiştirmekle Uğraşırken Şehri Zemin Su Aldı!
İstanbul’a yağmur yağdı, şehir su aldı; yollar göle, alt geçitler havuza, caddeler dereye döndü. Araçlar suyun üzerinde yüzmeye, vatandaşlar da belediyecilik hizmetlerinin hangi durağa kadar ulaşabildiğini anlamaya çalıştı. Şehrin altı suyla dolarken üstünde kimin neyle meşgul olduğu ise ayrı bir tartışma konusu!
İstanbul’un başına gelmeyen kalmamıştı; eksik olan da geldi, manzara tamamlandı! Dereboyu Caddesi, adına yaraşır biçimde dereyi hatırlattı. Şehri Sefalet tablosuna bir de selin fırça darbeleri eklendi.
İşin acı tarafı, yağmurun yağması değil; yağmurun şehir yönetimine imtihan kâğıdı vermesidir. Bu kâğıtta sorular bellidir: Şehrin yağmur suyu kanalları nerede? Dere yatakları nasıl korunuyor? Alt geçitler hangi kapasiteye göre yapıldı? Binalar, yollar ve otoparklar çoğalırken toprağın suyu emebileceği alanlar ne kadar kaldı?
Cevaplar, tabelalarda değil; şehrin altında aranmalıdır.
İstanbul’da 14 Ekim 2026’da etkili olan şiddetli yağış, evleri, iş yerlerini, yolları ve alt geçitleri vurdu. Haberlerde bazı bölgelerde metrekareye 200 kilogramı aşan, Beykoz’da ise 242 kilograma ulaşan yağış değerleri bildirildi. Felaketin ardından can kayıpları, mahsur kalan insanlar ve binlerce yardım çağrısı gündeme geldi. Bu, sıradan bir yağmur hadisesi değil; şehir yönetiminin, altyapının ve afet hazırlığının birlikte sorgulanmasını gerektiren ağır bir olaydır.
Elbette hiçbir şehir yönetimi, olağanüstü yağışın bütün sonuçlarını tek başına ortadan kaldıramaz. Fakat şehircilik dediğimiz iş de zaten güneşli günlerde kurdele kesmekten ibaret değildir. Asıl maharet, yağmur bastırdığında ortaya çıkar.
Şehri Emin tabela değiştirmekle uğraşırken, Şehri Zemin su aldı!
Belediyecilik, şehrin adını, tabelasını, meydanını ve görünüşünü düzenlemekten ibaret değildir. Şehir, önce insanın canını ve malını koruyacak bir düzene sahip olmalıdır. Suyun nereden geleceğini, nereye akacağını, toprağın nerede suyu emeceğini, kanalın ne kadar yük taşıyacağını bilmeden yapılan şehircilik, makyajı sağlam ama bünyesi hastalıklı bir insana benzer.
Makyajın su geçirmezliği yoktur!
PARİS’İN ALTINDA ŞEHİR VAR, İSTANBUL’UN ALTINDA NE VAR?
Şehircilik deyince Paris’i hatırlamak gerekir. Çünkü Paris’in yalnızca üstündeki bulvarları değil, altındaki mühendislik tarihini de görmek lazımdır.
Paris’te, 19. yüzyılda Haussmann döneminde mühendis Eugène Belgrand’ın çalışmalarıyla büyük bir kanalizasyon ağı oluşturuldu. Bugün Paris Belediyesinin verdiği bilgiye göre kentin kanalizasyon galerileri yaklaşık 2.600 kilometre uzunluğundadır. Bu sistem yalnızca atık suyu uzaklaştıran bir yapı değil, şehrin yer altındaki teknik omurgasının da önemli bir parçasıdır.
Üstelik Paris bugün de geçmişte yaptıklarıyla yetinmiyor. ParisPluie planıyla yağmur suyunu düştüğü yerde tutmak, toprağın suyu emmesini sağlamak, geçirimsiz yüzeyleri azaltmak ve suyu yeniden kullanmak hedefleniyor.
Peki İstanbul?
İstanbul’un da su ve kanalizasyon altyapısı elbette vardır. Nitekim İstanbul Büyükşehir Belediyesinin yayımladığı altyapı raporlarında yağmur suyu drenajı ve kanalizasyon sistemlerinin aşırı yağışlar karşısındaki kırılganlığı açıkça belirtilmiştir. Dolayısıyla mesele, İstanbul’da hiçbir altyapı bulunmadığını söylemek değil; mevcut altyapının kapasitesini, bakımını, yenilenmesini ve iklim koşullarına uyumunu sorgulamaktır.
Paris’ten alınacak ders, kanalizasyon kilometresini yarıştırmak değildir. Asıl ders; şehir planlamasını, mühendisliği, çevre yönetimini ve uzun vadeli kamu sorumluluğunu aynı masaya oturtmaktır.
Yağmur suyu ile kanalizasyonun her yerde aynı boruya verilmesi, geçirimsiz yüzeylerin çoğalması, dere yataklarının daraltılması ve doğal su yollarının engellenmesi, aşırı yağışlarda riski büyütebilir. İstanbul gibi tepeleri, vadileri, dereleri, kıyıları ve yoğun yapılaşması bulunan bir şehirde bunların her biri ayrı ayrı hesaplanmalıdır.
Şehircilik, suyun aklına karşı inatlaşmak değil, suyun tabiatını anlamaktır.
Suyun yolu kapatılırsa su başka bir yol bulur. İnsan kendi yaptığı duvarı medeniyet zanneder; tabiat ise o duvarın hesabını yağmurla sorabilir.
“İSTANBUL NEÇİ GARDAŞ?”
İşte tam burada, Anadolu’nun diliyle sormak gerekiyor:
“İstanbul neçi gardaş!”
İstanbul neden bu kadar büyütüldü? Neden iş, aş, eğitim, sağlık, kültür, sanayi ve kamu hizmetlerinin bu kadar büyük bir bölümü aynı şehrin çevresinde yığıldı? İnsanlar neden memleketlerinde yaşayabilecekleri bir hayatı kurmak yerine İstanbul’a gitmek zorunda kaldı?
İstanbul’un nüfusunu yalnızca bir sayı olarak görürsek meselenin özünü kaçırırız. Burada konuştuğumuz, insanları şehirden kovmak değildir. İnsanların İstanbul’a mecbur kalmasını önlemektir.
Çünkü bir şehir, taşıyabileceğinden daha fazla yükün altına sokulursa yalnızca yolları tıkanmaz. Konut fiyatları yükselir, kiralar vatandaşın belini büker, ulaşım zaman kaybına dönüşür, su kaynakları zorlanır, yeşil alanlar azalır ve afet karşısındaki kırılganlık büyür.
Bir zamanlar İstanbul’a göç, çoğu insan için bir umut kapısıydı. Bugün ise o kapıdan girenlerin önemli bir bölümü geçim, barınma ve ulaşım sorunlarıyla karşılaşıyor.
Şehir büyüdükçe hayat küçülüyorsa, ortada bir kalkınma meselesi vardır.
“Yaylalar içinde Erzurum yayla; şehirler içinde Konya`dır Konya!” diyen Anadolu irfanı, her yerin kendine özgü bir değeri ve yaşama biçimi bulunduğunu anlatır. Erzurum’un yaylası, Konya’nın ovası, Afyon’un toprağı, Iğdır’ın bereketi, Karadeniz’in suyu ve ormanı; hepsi bu ülkenin ayrı bir imkânıdır.
Peki neden bu imkânları ülke çapında değerlendirmek yerine insanı, işi ve sermayeyi İstanbul’a yığalım?
Anadolu’nun şehirlerini yaşanabilir kılmak, yalnızca İstanbul’un yükünü azaltmak için değil, ülkenin tamamını kalkındırmak için gereklidir. Sanayi yatırımları, üniversiteler, araştırma merkezleri, sağlık hizmetleri ve nitelikli istihdam ülkeye dengeli dağıtılmalıdır. İnsanlar doğdukları yerde yaşamakla büyük şehirde yaşamak arasında mecburi bir tercihe zorlanmamalıdır.
İstanbul’un nüfus yoğunluğu azaltılmalıdır. Bunun yolu insanlara yasak koymak değil, İstanbul dışında güçlü hayat alanları oluşturmaktır. Planlı yerleşim, dengeli kalkınma ve Anadolu şehirlerinin üretim gücünü artırmak, bu işin gerçek çözümüdür.
Aksi hâlde İstanbul’a her yeni nüfusla birlikte yeni konutlar, yeni yollar ve yeni betonlar ekler; sonra da yağmur yağınca neden suyun gidecek yer bulamadığını sorarız.
ŞEHİR YÖNETMEK, ŞEHRİN BÜTÜNÜNÜ GÖRMEKTİR!
Belediye başkanlığı bir tabela, bir makam aracı, bir açılış töreni veya siyasi gösteri işi değildir. Şehir yönetimi, birbirine bağlı sistemleri birlikte düşünme sanatıdır.
Ulaşım planlamasıyla konut politikasını, imar kararlarıyla dere yataklarını, yağmur suyu drenajıyla yeşil alanları, nüfus yoğunluğuyla afet yönetimini birlikte ele alamazsanız, bir yerde çözdüğünüz mesele başka bir yerde yeni bir felakete dönüşebilir.
Şehir, parçalarının toplamından daha büyük bir bütündür.
Bir belediye başkanı yalnızca bugünün fotoğrafına bakamaz. On, yirmi, elli yıl sonrasının şehrini de düşünmek zorundadır. Çünkü bugün verilen imar kararı, yarının su baskınına; bugün korunan dere yatağı, yarının can güvenliğine dönüşebilir.
İstanbul’un tarihî kimliği, kültürel mirası ve dünya çapındaki önemi, onu sıradan bir belediyecilik tartışmasının çok ötesine taşır. İstanbul, Türkiye’nin vitrinidir; ama vitrini korumak için önce binanın temelini sağlam tutmak gerekir.
Temel çürükse vitrin neye yarar?
Bir de bütün bunların üzerine siyasi çekişmeleri, makam tartışmalarını, isim ve tabela kavgalarını ekleyin. Şehir hizmetleri ikinci plana düşüyorsa vatandaşın soracağı soru bellidir: Siz bu şehrin sahibi misiniz, yöneticisi misiniz, yoksa yalnızca tabelasını mı taşıyorsunuz?
Şehrin gerçek sahibi vatandaştır. Belediye başkanı ise emanetçidir.
Bu emanetin hesabı da yalnızca seçim sandığında değil; her su baskınında, her çöken yolda, her işleyen ve işlemeyen altyapı sisteminde sorulur.
CUMHURİYET, ŞEHİRLERİ DE KURTARMAK İÇİNDİR!
Cumhuriyet, yalnızca yönetim biçiminin adı değildir. Akla, bilime, planlamaya, kamu yararına ve yurttaşın eşitliğine dayalı bir ülke kurma iradesidir.
Milliyetçilik de yalnızca bayrak sevgisini sözle ifade etmek değildir. Vatanın toprağını, suyunu, ormanını, tarihini, insanını ve geleceğini korumaktır. Bir şehrin altyapısını ihmal etmek, insanını afete karşı savunmasız bırakmak, Anadolu’nun imkânlarını değerlendirmeyip bütün yükü İstanbul’a bindirmek, millî kaynakları doğru kullanma sorumluluğuyla bağdaşmaz.
Atatürk’ün çağdaşlaşma hedefi, şehirlerimizin de bilimsel akılla yönetilmesini gerektirir. Mühendislik, şehir planlaması, coğrafya, tarih ve sosyoloji birbirinden koparılamaz. Çünkü şehir yalnızca beton değildir; insan, tabiat, kültür, ekonomi ve gelecek demektir.
İstanbul’a gereken önemi vermek, yalnızca İstanbul’a daha fazla para harcamak değildir. Onu taşıyabileceği ölçüde planlamak, altyapısını güçlendirmek, su yollarını korumak, nüfus baskısını azaltmak ve Anadolu’nun diğer şehirlerini de kalkındırmaktır.
Şehrin üstünü düzenlerken altını unutmayalım. Tabelayı değiştirirken altyapıyı ihmal etmeyelim. Makamı tartışırken emaneti gözden kaçırmayalım.
Çünkü yağmur, siyasi nutuk dinlemez. Su, tabeladan anlamaz. Dere, seçim takvimine göre akmaz.
Cumhuriyet aklın, bilimindir; milliyetçilik ise bu vatanın her karışına ve her insanına karşı sorumluluk duymaktır.
İstanbul’un ihtiyacı yeni bir tabela değil, sağlam bir şehircilik anlayışıdır.
Ve son sözümüz şudur:
Şehri kurtarmak için önce zemini kurtaracaksınız. Zemin su alıyorsa, tabela değiştirmenin kimseye faydası yoktur!
