Üç kalem, üç düşünce damarı, bir millî hafıza: Diyarbakır’dan Türkiye’ye…
Diyarbakır denilince akla ne gelmeli? Surları mı, Hevsel Bahçeleri mi, Dicle mi? Elbette hepsi… Fakat bir şehrin gerçek büyüklüğü yalnızca taşında, toprağında, tarihî yapılarında değil; insanlığın ve milletinin düşünce dünyasına kazandırdığı isimlerde de aranmalıdır.
Diyarbakır’ın öyle üç evladı var ki biri işgal karşısında kalemini direnişin silahına dönüştürmüş, diğeri Türk milletinin kültürel ve sosyolojik meselelerini sistemli bir düşünceye bağlamış, üçüncüsü ise Türkçeyi aşkın, metafiziğin ve medeniyet arayışının şiir dili hâline getirmiştir.
Süleyman Nazif, Ziya Gökalp ve Sezai Karakoç!
Bu üç ismi, farklılıklarını silerek değil, her birinin kendine özgü düşünce dünyasını koruyarak bir arada anmak gerekir. Buradaki “kutsal trinite” ifadesi de teolojik bir iddia değil, Diyarbakır’ın üç büyük fikir ve edebiyat damarını bir araya getiren edebî bir benzetmedir.
SÜLEYMAN NAZİF: İŞGALCİYE KARŞI KALEMİN İSTİKLÂLİ
Süleyman Nazif, yalnızca Servetifünun edebiyatının güçlü kalemlerinden biri değildir. O, İstanbul’un işgalini bir seyirci gibi izlemeyen, işgal karşısında sözünü esirgemeyen bir vatanseverdir.
İstanbul’un İngiliz işgali altındaki günlerinde, 9 Şubat 1919 tarihli Hadisat gazetesinde yayımladığı “Kara Bir Gün” başlıklı yazısı, millî hafızamızın önemli metinleri arasındadır. Fransız generalinin İstanbul’a girişinde bazı çevrelerin gösterdiği tutumu eleştiren Nazif, işgalin yalnızca askerî bir hadise olmadığını; aynı zamanda haysiyet, tarih ve millî irade meselesi olduğunu ortaya koymuştur.
Bir düşünün: Başkent işgal altında, devletin geleceği belirsiz, milletin bağımsızlığı tehdit altındadır. Böyle bir ortamda kalemini suskunluğun emrine vermek yerine işgalin karşısına çıkarıyorsunuz. Sonra da bu sözleriniz yüzünden İngilizler tarafından tutuklanıp Malta’ya sürgün ediliyorsunuz.
İşte aydın sorumluluğu dediğimiz şey budur!
Süleyman Nazif’in millî duruşu, yalnızca bir şiirin veya gazete yazısının duygusal etkisinden ibaret değildir. Onun yazıları, işgal altındaki toplumda bağımsızlık bilincinin canlı tutulmasına katkı sağlayan bir itirazdır. Bu nedenle Millî Mücadele’yi yalnızca cephedeki askerlerin savaşı olarak görmek, tarihin önemli bir bölümünü eksik okumaktır. Cephede silah, şehirde miting, gazetede yazı, kürsüde konuşma… Bunların hepsi, farklı biçimlerde, bağımsızlık iradesinin parçalarıdır.
Nazif’in Malta sürgününde yaşadıkları ve kaleme aldığı eserler de bu mücadelenin edebî hafızasını oluşturur. Malta Geceleri, Çalınmış Ülke ve Fırak-ı Irak gibi eserleri, vatanından uzak düşmenin acısını kişisel bir kederin ötesine taşıyan bir edebiyatın izlerini taşır.
Burada önemli bir ayrım yapalım: Süleyman Nazif’in Malta’ya sürülmesi, onun Mustafa Kemal Paşa’nın yürüttüğü bütün siyasi ve askerî faaliyetlerde doğrudan görev aldığı anlamına gelmez. Fakat işgal karşısında geliştirdiği millî direniş dili, Millî Mücadele’nin ihtiyaç duyduğu düşünsel ve ahlaki zemine katkı sağlamıştır.
Bir milletin istiklâli bazen bir cephede kazanılır; fakat o istiklâlin ne anlama geldiği, kalemlerin ve fikirlerin mücadelesiyle de nesillere aktarılır.
ZİYA GÖKALP: MİLLÎ DÜŞÜNCENİN SOSYOLOJİSİ
Diyarbakır’ın ikinci büyük düşünce damarı Ziya Gökalp’tir.
Gökalp’i yalnızca “Türkçülüğün teorisyeni” diye anmak, onun düşünce dünyasını daraltır. O; toplum, kültür, eğitim, dil, ahlak ve medeniyet meselelerini birlikte ele alan bir sosyolog ve düşünce adamıdır. Türk milliyetçiliğinin sistemleşmesinde ve Cumhuriyet’in fikrî ikliminin oluşmasında önemli rol oynamıştır.
Gökalp’in milliyetçiliği, yalnızca bir duygunun ifadesi değildir. Onun asıl meselesi, bir milletin kendisini tanıması, kültürünü anlaması ve çağdaş dünyanın bilimsel birikimiyle ilişkisini kurmasıdır.
Türkçülüğün Esasları adlı eserinde yer alan şu cümle, onun yaklaşımını özlü biçimde ortaya koyar:
“Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir.”
Bu cümledeki anahtar kelime “yükseltmek”tir. Bir milleti yükseltmek, başkalarını küçültmek değil; kendi dilini, kültürünü, eğitimini, bilimini, sanatını ve toplumsal kurumlarını geliştirmektir.
Gökalp’in millî kültür ile ortak medeniyet arasında kurduğu ayrım da burada önem kazanır. Ona göre milletlerin kendilerine özgü kültürel birikimleri korunurken bilim ve teknik gibi medeniyet unsurlarından yararlanılabilir. Bu düşünce, kendi kültürel kimliğini koruyarak çağdaşlaşma arayışının önemli bir ifadesidir.
Gökalp’in fikir hayatındaki asıl sınavlardan biri ise Malta sürgünüdür.
1919’da İngilizler tarafından tutuklanarak Malta’ya gönderilen Gökalp, yaklaşık iki yıl süren sürgünün ardından 1921’de yurda döndü. Ancak sürgün, onun düşünce hayatını bitirmedi. Diyarbakır’a döndükten sonra çıkardığı Küçük Mecmua aracılığıyla toplumsal ve kültürel meseleler üzerine yazmayı sürdürdü. Millî Mücadele’yi fikren destekledi; Cumhuriyet’in kuruluş döneminde de düşünce ve kültür alanındaki çalışmalarına devam etti.
Bu nokta özellikle önemlidir: Gökalp, Millî Mücadele yıllarında yalnızca geçmişi anlatan bir düşünür değildi. Yeni bir toplumun hangi kültürel ve düşünsel temeller üzerinde yükselebileceği sorusuna cevap arıyordu.
Mustafa Kemal Atatürk’e atfedilen meşhur ifade de Gökalp’in kurucu düşünce dünyasındaki yerini gösterir:
“Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir.”
Bu sözün farklı kaynaklarda aktarılış biçimleri bulunsa da ifade ettiği düşünsel yakınlık açıktır: Cumhuriyet’in kuruluşunu anlamak için yalnızca askerî zaferlere değil, o zaferlerin arkasındaki fikir dünyasına da bakmak gerekir.
Gökalp’in Diyarbakır’dan yükselen sesi, Türk milletinin modernleşme meselesini sosyolojik bir soruya dönüştürmüştür: Bir toplum, kendi tarihî ve kültürel birikimini korurken çağın gerektirdiği değişimi nasıl gerçekleştirebilir?
Bu soru bugün de geçerliliğini koruyor.
SEZAİ KARAKOÇ: MONA ROSA’DAN DİRİLİŞ DÜŞÜNCESİNE
Ve üçüncü isim: Sezai Karakoç.
1933’te Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğan Karakoç, Türk şiirinde kendine özgü bir estetik ve düşünce dünyası kurmuştur. Onu yalnızca Mona Rosa şiirinin şairi olarak tanımak, bir okyanusu tek bir damlayla tarif etmeye benzer.
Karakoç’un edebî serüveni, modern Türk şiirinin imkânlarını gelenek, inanç, tarih ve medeniyet düşüncesiyle buluşturur. Onun şiirinde bireysel duygular, toplumsal hafızadan ve metafizik arayıştan bütünüyle kopmaz.
Mona Rosa, Türk şiirinde aşkın, özlemin ve ulaşılmazlığın simgelerinden biri hâline gelmiştir. Şiirin açılışındaki şu dizeler, bu estetik dünyanın tanınmış örneklerindendir:
“Mona Rosa. Siyah güller, ak güller;”
Daha ilk dizede iki renk, iki duygu alanı ve bir karşıtlık kurulur. Gül, yalnızca bir çiçek değildir; güzelliğin, aşkın, kırılganlığın ve idealize edilmiş bir dünyanın taşıyıcısına dönüşür. Şiirin etkisi, duyguyu doğrudan açıklamak yerine imgeler aracılığıyla okuyucunun zihninde yeniden kurmasından gelir.
Mona Rosa’nın önemi, yalnızca gençlik aşkının şiire dönüştürülmesinde değildir. Şairin dili, bireysel duyguyu ortak bir estetik deneyime taşır. Okuyucu, şiirin özel hikâyesini bilmeden de onda kendi özlemini, ayrılığını ve erişemediği güzelliği bulabilir.
Ancak Karakoç’un edebiyat tarihindeki yeri bu şiirle sınırlanamaz. Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı ve Gül Muştusu gibi eserleriyle şiiri tarih, inanç ve medeniyet meseleleriyle buluşturmuş; Diriliş düşüncesiyle edebiyatın ötesine geçen bir fikir dünyası oluşturmuştur.
Burada Süleyman Nazif ile Karakoç arasında ilginç bir karşılaştırma yapılabilir. Nazif’in işgal karşısındaki kalemi, vatanın açıkça tehdit edildiği bir tarihî anda yükselen sestir. Karakoç’un şiiri ise daha geniş bir zaman ve medeniyet ufkunda, insanın ve toplumun kendisini yeniden kurma arayışını işler. Biri doğrudan tarihî bir krizin karşısında sesini yükseltirken diğeri şiirin imkânlarıyla bir medeniyet tasavvurunu derinleştirir.
Gökalp’in sosyolojik düşüncesi de bu iki isim arasında başka bir bağ kurar: Milletin yalnızca siyasi bir sınırdan ibaret olmadığını; kültür, dil, hafıza, eğitim ve ortak değerlerle yaşadığını hatırlatır.
Üçü aynı düşünceyi, aynı üslupla savunmuş değildir. Fakat her biri, kendi alanında, insanın ve toplumun kendisini tanıması meselesine katkıda bulunmuştur.
Diyarbakır’ın edebiyat ve düşünce mirası tam da bu farklılıkların birlikteliğinde zenginleşir.
MALTA’DAN MİLLÎ MÜCADELE’YE: SÜRGÜNÜN SİLEMEDİĞİ FİKİR
Süleyman Nazif ile Ziya Gökalp’in Malta sürgünleri, Osmanlı Devleti’nin son dönemindeki işgal ve baskı ortamının iki önemli örneğidir. İkisi de İngilizler tarafından Malta’ya gönderilmiş, ikisi de sürgün tecrübesini edebî veya düşünsel üretimlerinden bütünüyle ayrı tutmamıştır.
Fakat bu iki sürgünün anlamını doğru değerlendirmek gerekir. Malta’da bulunmaları, ikisinin de aynı siyasi çizgiye sahip olduğunu veya Millî Mücadele’nin bütün safhalarında aynı biçimde rol oynadığını göstermez. Nazif’in işgal karşısındaki gazetecilik ve edebiyat faaliyetiyle Gökalp’in sosyoloji ve kültür düşüncesi farklı nitelikler taşır.
Ortak noktaları, düşüncenin baskıyla ortadan kaldırılamayacağını göstermeleridir.
Birini kaleminin bedelini ödetmek için Malta’ya gönderiyorsunuz. Diğerini de… Peki, sonra ne oluyor?
Biri Kara Bir Gün ile millî hafızada yer ediyor; diğeri Türkçülüğün Esasları ve Küçük Mecmua ile düşünce hayatını etkiliyor. Sürgün, onları tarihin dışına çıkarmıyor; aksine, yaşadıkları dönemin anlaşılmasında önemli figürler hâline getiriyor.
Millî Mücadele’nin başarısını yalnızca cephelerdeki askerî hareketlerle açıklamak bu nedenle yetersizdir. Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki siyasi ve askerî mücadele, halkın direnişi, yerel örgütlenmeler, basın, aydınların fikirleri ve millî bağımsızlık iradesiyle birlikte değerlendirilmelidir.
Diyarbakır’ın bu üç büyük ismi, farklı zamanlarda ve farklı yollarla, Türkiye’nin düşünce ve edebiyat tarihine katkı sunmuştur.
DİYARBAKIR’IN ADI NEDEN TÜRKİYE’YLE BİRLİKTE ANILMALI?
Şimdi gelelim meselenin güncel ve ironik tarafına.
Bir şehri birkaç siyasi sloganla tarif etmeye kalkışanlar, o şehrin tarihine biraz daha dikkatli bakmalıdır. Diyarbakır’ın tarihini yalnızca güncel çatışmalar, siyasi gerilimler veya bölücülük tartışmaları üzerinden anlatmak, bu toprakların yetiştirdiği düşünürlere, şairlere, bilim insanlarına ve kültür insanlarına haksızlık olur.
Diyarbakır, Türkiye’nin ortak tarihinin ve kültürünün önemli merkezlerinden biridir. Bu gerçeği kabul etmek, şehrin yerel kimliğini yok saymak değildir. Tam tersine, yerel zenginliğin ülkenin ortak kültürünü nasıl beslediğini görmektir.
Süleyman Nazif’in işgal karşısındaki duruşu, Ziya Gökalp’in Türk milletinin kültürü üzerine düşünceleri ve Sezai Karakoç’un Türkçe şiirle kurduğu medeniyet ufku, Diyarbakır’ın Türkiye’nin düşünce hayatındaki yerini açıkça ortaya koyar.
Elbette bir şehrin bütün sakinlerini aynı düşüncede sayamayız. Hiçbir şehir tek bir siyasi görüşün, ideolojinin veya kimliğin mülkü değildir. Diyarbakır da değildir.
Fakat bir şehrin tarihî mirası üzerinden konuşacaksak, onun yetiştirdiği büyük isimleri görmezden gelemeyiz. Diyarbakır’ın adı anıldığında yalnızca bugünün siyasi tartışmalarının değil, Türk edebiyatının, sosyolojisinin, şiirinin ve millî hafızasının da akla gelmesi gerekir.
Üstelik bunun için kimsenin yeni bir tarih yazmasına da ihtiyaç yoktur. Tarih zaten oradadır: Süleyman Nazif’in işgal karşısındaki kaleminde, Gökalp’in sosyolojik düşüncesinde, Karakoç’un şiirinde…
Cumhuriyet’in millî birlik anlayışı da yerel kültürleri yok saymakla değil, farklı şehirlerin birikimini ortak bir vatandaşlık ve tarih bilinci içinde buluşturmakla güçlenir. Millî birlik, herkesin aynı düşünmesi değil; ortak vatanın geleceğini birlikte kurabilmesidir.
Diyarbakır’ın tarihî ve kültürel mirası, bu birlik fikrinin önemli bir parçasıdır.
SON SÖZ: DİYARBAKIR DENİLİNCE TÜRKİYE AKLA GELMELİDİR
Diyarbakır’ın surları taşla, hafızası insanla, düşünce dünyası ise yetiştirdiği büyük isimlerle ayaktadır.
Süleyman Nazif, bize işgal karşısında susmamanın; Ziya Gökalp, milleti kültürü ve toplumsal yapısıyla anlamanın; Sezai Karakoç ise dili, şiiri ve medeniyet düşüncesini derinleştirmenin önemini hatırlatıyor.
Üç ayrı kalem, üç ayrı düşünce yolu… Fakat hepsi Türkiye’nin edebiyat ve fikir tarihinde iz bırakmış isimler.
Şimdi birileri Diyarbakır’ın adını yalnızca bölücülük tartışmalarıyla anmak istiyorsa, kendilerine küçük bir tarih okuması tavsiye edelim. Belki Kara Bir Gün’ü okurlar; belki Türkçülüğün Esasları’nı açarlar; belki de Mona Rosa’nın dizelerinde bir süre durup düşünürler.
Çünkü tarih, bugünün siyasi etiketlerine sığmayacak kadar geniştir.
Diyarbakır’ı Türkiye’den kopararak anlamaya çalışanlar da Türkiye’yi Diyarbakır’dan ayrı düşünmeye kalkışanlar da aynı yanılgıya düşer: Ortak hafızanın parçalarını birbirinden koparırlar.
Diyarbakır denilince Türkiye akla gelmelidir. Türkiye denilince de Diyarbakır’ın surları kadar sağlam tarihî hafızası, Süleyman Nazif’in cesur kalemi, Ziya Gökalp’in düşüncesi ve Sezai Karakoç’un şiiri hatırlanmalıdır.
Cumhuriyet’in millî birliği, işte böyle bir ortak tarih ve gelecek bilinciyle güçlenir.
Ve ironinin en güzel tarafı şudur: Diyarbakır’ın Türkiye’ye ait olduğunu kanıtlamak için slogan üretmeye gerek yoktur. Bazen üç büyük ismin adını yan yana yazmak yeterlidir.
