Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
Köşe Yazarı
Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
 

TERÖRİSTE TAZİYE ÇADIRI — Niyet ül Evvel-Aksül Amel!… —

Teröriste taziye çadırı kurmak, teröriste şartsız affın sonucudur. Senin bütünlüğüne silahlı bir tehdittim ama şimdi de yine bütünlüğüne silahsız ve siyasallaşma ile bir tehditim demenin yoludur. Adı da bu yüzden Silahsızlanma ve Siyasallaşmadır sürecin.   Devlet bu afta teröriste fikirlerinden, bölücülükten pişmanlık şartı getirmemiştir. Mazlum Abdi'nin Suriye'den Tülay Hatimoğulları'nın Türkiye'den verdiği mesajların kodu Abdullah Öcalan'ın söylemiyle Demokratik Entegrasyon, DEM'in de anlatımıya Özerkliğe dayanan bir konfederasyon dur.   Bu Nedenle TAZİYE ÇADIRINDA TERÖRİSTE ŞEHİT muamelesi yapılmaktadır. DEM:li yöneticilerin fikirlerini açık açık, tedirgin olmadan açıklamaları da devleti yönetenlerden öte arkalarında birilerini görmelerinden kaynaklanmaktadır. Lafı eğip bükmeyeceğim, dolandırmayacağım; Onların güvendiği bu güç ABD ve içimizdeki temsilcisi Tom Barrack'tır.   Ben iki dedesi de gazi olan, birinin Atina'da esirliği olan bir Türk Aydınıyım.   Ve derim ki HÜKÜMETE, o affa pişmanlık ve bölücülükten vazgeçme şartı getirin. DEM'i de bu yolla Türkiye'lileştirin. Demokratik Entegrasyon, Konfederasyon, Otonomi, Özerklik parçalanmanın başlangıcı, dirliğimiz ve bütünlüğümüzün sonu olur. Çünkü bu memlekette her etnik grup eline bayrak alıp sallamaya kalkarsa, memleket memleket değil, düşman mahallelere döner.   Ey Hükümet, yanlıştan dönün. O açılım sürecinde de görüşmediğiniz grup kalmadı. Bir Sosyologlarla görüşmediniz. Onlarla bir görüşun ve bu affın vazgeçilmez şartı olarak da pişmanlık ve bölücükten vazgeçme şartını, ÜNİTER CUMHURİYETİMİZE BAĞLILIĞI mutla getirin.   PEKİ, BUNDAN SONRA NE OLACAK?   İşte asıl mesele burada başlıyor.   Çünkü bugün önümüzde duran soru, yalnızca PKK'nın silah bırakıp bırakmayacağı değildir.   **Asıl soru şudur: Silah bırakıldıktan sonra silahın yerine ne konulacaktır?**   Eğer silahın yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak vatandaşlığı değil de etnik temelde ayrı siyasal kimlikler; üniter devlet yerine çok merkezli bir siyasal yapı; ortak hukuk yerine ayrı hukuk alanları; ortak eğitim yerine etnik temelli eğitim talepleri konulacaksa, buna yalnızca “barış” demek meseleyi çözmez.   Nitekim bugün tartışmanın merkezine yerleşen “demokratik entegrasyon” kavramı artık yalnızca soyut bir barış sözcüğü değildir. Öcalan'ın 2026 mesajlarında bu kavramın yerel demokrasi, kimlik, örgütlenme ve siyasal katılım başlıklarıyla birlikte ele alındığı görülmektedir.   Mazlum Abdi'nin Suriye'deki yeni döneme ilişkin son açıklamalarında da benzer biçimde askeri entegrasyonun tamamlanmasının ardından mücadelenin Kürtlerin haklarının Suriye Anayasası'nda güvence altına alınması ve siyasal alanda sürdürülmesi gerektiği vurgulanıyor.   Burada Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken nokta tam da budur.   **Suriye'deki gelişmeler ile Türkiye'deki sürecin aynı şey olduğunu söylemiyorum.**   Ama bölgedeki siyasal dilin birbirini etkilediğini görmezden de gelemeyiz.   Türkiye'nin önündeki mesele bu nedenle yalnızca bir terör örgütünün tasfiyesi değil, **Cumhuriyet'in gelecekte nasıl bir devlet olarak yaşayacağı meselesidir.**   TAZİYE ÇADIRI NEDEN KURULDU?   Çünkü devletin yıllarca “terörist” olarak nitelediği insanların ölümünün ardından bir siyasi parti yöneticisinin gidip onların “Kürt halkı için toprağa düştüğünü” söylemesi, sıradan bir cenaze veya taziye meselesi değildir.   26 Ağustos'ta Yüksekova'daki taziye programında Tülay Hatimoğulları'nın 29 PKK mensubundan söz ederken onları Kürt halkının mücadelesi için “toprağa düşenler” olarak nitelemesi basına yansıdı.   İşte burada devletin kavramları ile siyasetin kavramları birbirinden ayrılıyor.   Devlet açısından mesele:   **Terör örgütü mensubunun silahlı mücadeleden vazgeçmesi ve hukuk düzenine dönmesidir.**   Siyaset açısından ise aynı kişi:   **Bir halkın özgürlük mücadelesinin ölen mensubu** olarak tanımlanıyorsa, ortada artık yalnızca silah bırakma değil, geçmişin siyasi anlamlandırılması hatta hesaplaşması sorunu vardır.   Benim itirazım tam da bunadır.   Bir Cumhuriyet, silahı bırakan yurttaşını kazanabilir.   Ama silahlı mücadeleyi meşrulaştıran düşünceyi devlet eliyle ödüllendiremez.    BARIŞ EVET; FAKAT HANGİ BARIŞ?   Ben barışa karşı değilim.   Tam tersine, Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşlarının birbirine düşman olmadığı; Türk'ün, Kürt'ün, Arap'ın, Laz'ın, Çerkez'in, Alevi'nin, Sünni'nin ve bu ülkenin bütün insanlarının aynı hukuk düzeni içerisinde eşit yurttaşlar olarak yaşadığı bir Türkiye'den yanayım.   Fakat bunun adı **etnik federasyon değildir.**   Bunun adı **konfederasyon değildir.**   Bunun adı **özerk bölgeler değildir.**   Bunun adı, Anayasa'nın tarif ettiği anlamda **Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.**   Cumhuriyetin büyüklüğü zaten buradadır.   Cumhuriyet, insanlara “hangi etnik topluluğa aitsin?” diye sorarak vatandaşlık dağıtmaz.   “Sen benim yurttaşımsın” der.   Ve hukuk karşısında eşitsin.   İşte Türkiye'nin çözmesi gereken mesele budur:   **Etnik kimliği inkâr etmeden, etnik kimliği devletin kurucu siyasi egemeni haline getirmemek.**   Bu ayrım son derece önemlidir.   Kürt vatandaşımızın Kürt olması sorun değildir.   Türk vatandaşımızın Türk olması da sorun değildir.   Sorun, herhangi bir etnik kimliğin Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde veya yanında ayrı bir egemenlik alanı talep etmesidir.    HÜKÜMETE ÇAĞRIMDIR   Eğer gerçekten silahsızlanma ve siyasallaşma süreci yürütülecekse, bunun ilk şartı kavramların açıkça ortaya konulmasıdır.   Devlet şunu söylemelidir:   **Silah bırakana hukuk vardır.**   **Şiddeti terk edene siyaset vardır.**   **Suç işleyene adil yargılama vardır.**   **Pişmanlık ve hukuka dönüş iradesini ortaya koyana yeniden topluma katılma vardır.**   Ama:   **Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını ortadan kaldırmaya yönelik siyasal proje için pazarlık yoktur.**   **Ülkenin egemenliği parçalanamaz.**   **Tek devlet, tek hukuk ve ortak vatandaşlık tartışma konusu yapılamaz.**   Bence gerçek demokratikleşmenin sınırı da burasıdır.   Çünkü demokrasi, devletin kendisini ortadan kaldırması değildir.   Demokrasi, devletin kendi vatandaşına daha fazla özgürlük ve hukuk vermesidir.    VE MUHALEFETE DE SÖZÜM VAR   Bu mesele yalnızca hükümetin meselesi değildir.   Muhalefet de “iktidar ne yaparsa karşı çıkarım” kolaycılığına kaçmamalıdır.   Türkiye'nin bütün siyasi partileri bir masanın etrafında oturup şu temel soruya cevap vermelidir:   **Silah bırakan insanları nasıl Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit yurttaşları haline getireceğiz?**   Cevap bellidir:   Daha güçlü hukuk.   Daha güçlü demokrasi.   Daha adil temsil.   Daha özgür ifade.   Ama bütün bunların üzerinde:   **Daha güçlü Cumhuriyet.**   Çünkü Cumhuriyet zayıflarsa demokrasi de zayıflar.   Üniter devlet zayıflarsa ortak vatandaşlık da zayıflar.   Ortak vatandaşlık zayıflarsa toplum etnik kimliklerin siyasal rekabetine dönüşür.   İşte o zaman “barış” diye başladığımız yolun sonunda yeni çatışmaların kapısını açmış oluruz.    NİYET ÜL EVVEL, AKSÜL AMEL!   Bu eski söz bugün belki hiç olmadığı kadar anlamlıdır:   **Niyet önemlidir ama sonucu doğuran ameldir.**   “Silahsızlanma” diyorsunuz.   Peki silahın yerine ne koyuyorsunuz?   “Siyasallaşma” diyorsunuz.   Peki hangi siyaset?   “Demokratik entegrasyon” diyorsunuz.   Peki hangi devlet yapısı içerisinde?   “Demokratik toplum” diyorsunuz.   Peki Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter hukuk düzeni içerisinde mi?   Sorular bunlardır.   Ben Türkiye'nin Kürt vatandaşlarıyla kavga etmek istemiyorum.   Tam tersine, onları etnik siyasetin dar koridorundan çıkarıp **Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit ve onurlu yurttaşları olarak görmek istiyorum.**   Benim Cumhuriyetçiliğim budur.   Benim milliyetçiliğim de budur.   Çünkü Türk milleti, yalnızca Türk etnisitesinden oluşan bir topluluk değildir.   **Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak vatandaşlık hukukunda birleşmiş büyük bir millettir.**   Atatürk'ün Cumhuriyeti'nin en büyük başarısı da budur.   Dün cephede omuz omuza savaşan insanların çocuklarına bugün yeniden “sen nesin?” diye sormak değil;   **“Sen bu Cumhuriyetin eşit yurttaşısın” diyebilmektir.**   İşte Türkiye'nin ihtiyacı olan barış budur.   İşte Türkiye'nin ihtiyacı olan demokratikleşme budur.   İşte gerçek entegrasyon da budur:   **Etnik kimliklerin birbirinden ayrılması değil, yurttaşların Cumhuriyet çatısı altında birleşmesidir.**   Hükümete son sözüm:   **Yanlıştan dönmek zayıflık değildir.**   Devlet aklı, gerektiğinde kendi attığı adımı yeniden değerlendirebilmektir.   Silah bırakılacaksa bırakılsın.   Terör bitecekse bitsin.   Dağdaki genç Türkiye'ye dönsün.   Ama dönüşün adresi;   **ayrı bir siyasal yapı değil,**   **ayrı bir egemenlik değil,**   **ayrı bir devlet değil,**   **Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit yurttaşlığı olsun.**   Ve taziye çadırında teröristi “şehit”leştiren anlayışa da açıkça denilsin:   **Bu ülkede herkes yas tutabilir; fakat Cumhuriyet, terörü meşrulaştıran bir siyasi hafızayı kabul etmek zorunda değildir.**   Çünkü şehitlik devletin ve milletin kutsal kavramıdır.   Terör örgütü mensuplarına bu sıfatı siyaseten vermek, yalnızca geçmişi yorumlamak değildir;   **geleceğe de bir mesaj göndermektir.**   O mesajın ne olduğunu devlet görmek zorundadır.   Ve artık Türkiye'nin karar vermesi gereken yer tam da burasıdır:   **Silah mı bitecek, yoksa sadece silahın biçimi mi değişecek?**   Ben cevabın açık olmasını istiyorum:   **Silah da bitsin, bölücülük de.**   **Terör de bitsin, terörün siyaseten yüceltilmesi de.**   **Ama demokrasi büyüsün, Cumhuriyet güçlensin, Türkiye bütün yurttaşlarıyla birlikte yoluna devam etsin.**   Çünkü bizim başka bir vatanımız yok.   Ve bu Cumhuriyet,  
Ekleme Tarihi: 07 Eylül 2026 -Pazartesi

TERÖRİSTE TAZİYE ÇADIRI — Niyet ül Evvel-Aksül Amel!… —

Teröriste taziye çadırı kurmak, teröriste şartsız affın sonucudur. Senin bütünlüğüne silahlı bir tehdittim ama şimdi de yine bütünlüğüne silahsız ve siyasallaşma ile bir tehditim demenin yoludur. Adı da bu yüzden Silahsızlanma ve Siyasallaşmadır sürecin.
 
Devlet bu afta teröriste fikirlerinden, bölücülükten pişmanlık şartı getirmemiştir. Mazlum Abdi'nin Suriye'den Tülay Hatimoğulları'nın Türkiye'den verdiği mesajların kodu Abdullah Öcalan'ın söylemiyle Demokratik Entegrasyon, DEM'in de anlatımıya Özerkliğe dayanan bir konfederasyon dur.
 
Bu Nedenle TAZİYE ÇADIRINDA TERÖRİSTE ŞEHİT muamelesi yapılmaktadır. DEM:li yöneticilerin fikirlerini açık açık, tedirgin olmadan açıklamaları da devleti yönetenlerden öte arkalarında birilerini görmelerinden kaynaklanmaktadır. Lafı eğip bükmeyeceğim, dolandırmayacağım; Onların güvendiği bu güç ABD ve içimizdeki temsilcisi Tom Barrack'tır.
 
Ben iki dedesi de gazi olan, birinin Atina'da esirliği olan bir Türk Aydınıyım.
 
Ve derim ki HÜKÜMETE, o affa pişmanlık ve bölücülükten vazgeçme şartı getirin. DEM'i de bu yolla Türkiye'lileştirin. Demokratik Entegrasyon, Konfederasyon, Otonomi, Özerklik parçalanmanın başlangıcı, dirliğimiz ve bütünlüğümüzün sonu olur. Çünkü bu memlekette her etnik grup eline bayrak alıp sallamaya kalkarsa, memleket memleket değil, düşman mahallelere döner.
 
Ey Hükümet, yanlıştan dönün. O açılım sürecinde de görüşmediğiniz grup kalmadı. Bir Sosyologlarla görüşmediniz. Onlarla bir görüşun ve bu affın vazgeçilmez şartı olarak da pişmanlık ve bölücükten vazgeçme şartını, ÜNİTER CUMHURİYETİMİZE BAĞLILIĞI mutla getirin.
 
PEKİ, BUNDAN SONRA NE OLACAK?
 
İşte asıl mesele burada başlıyor.
 
Çünkü bugün önümüzde duran soru, yalnızca PKK'nın silah bırakıp bırakmayacağı değildir.
 
**Asıl soru şudur: Silah bırakıldıktan sonra silahın yerine ne konulacaktır?**
 
Eğer silahın yerine Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak vatandaşlığı değil de etnik temelde ayrı siyasal kimlikler; üniter devlet yerine çok merkezli bir siyasal yapı; ortak hukuk yerine ayrı hukuk alanları; ortak eğitim yerine etnik temelli eğitim talepleri konulacaksa, buna yalnızca “barış” demek meseleyi çözmez.
 
Nitekim bugün tartışmanın merkezine yerleşen “demokratik entegrasyon” kavramı artık yalnızca soyut bir barış sözcüğü değildir. Öcalan'ın 2026 mesajlarında bu kavramın yerel demokrasi, kimlik, örgütlenme ve siyasal katılım başlıklarıyla birlikte ele alındığı görülmektedir.
 
Mazlum Abdi'nin Suriye'deki yeni döneme ilişkin son açıklamalarında da benzer biçimde askeri entegrasyonun tamamlanmasının ardından mücadelenin Kürtlerin haklarının Suriye Anayasası'nda güvence altına alınması ve siyasal alanda sürdürülmesi gerektiği vurgulanıyor.
 
Burada Türkiye açısından dikkat edilmesi gereken nokta tam da budur.
 
**Suriye'deki gelişmeler ile Türkiye'deki sürecin aynı şey olduğunu söylemiyorum.**
 
Ama bölgedeki siyasal dilin birbirini etkilediğini görmezden de gelemeyiz.
 
Türkiye'nin önündeki mesele bu nedenle yalnızca bir terör örgütünün tasfiyesi değil, **Cumhuriyet'in gelecekte nasıl bir devlet olarak yaşayacağı meselesidir.**
 
TAZİYE ÇADIRI NEDEN KURULDU?
 
Çünkü devletin yıllarca “terörist” olarak nitelediği insanların ölümünün ardından bir siyasi parti yöneticisinin gidip onların “Kürt halkı için toprağa düştüğünü” söylemesi, sıradan bir cenaze veya taziye meselesi değildir.
 
26 Ağustos'ta Yüksekova'daki taziye programında Tülay Hatimoğulları'nın 29 PKK mensubundan söz ederken onları Kürt halkının mücadelesi için “toprağa düşenler” olarak nitelemesi basına yansıdı.
 
İşte burada devletin kavramları ile siyasetin kavramları birbirinden ayrılıyor.
 
Devlet açısından mesele:
 
**Terör örgütü mensubunun silahlı mücadeleden vazgeçmesi ve hukuk düzenine dönmesidir.**
 
Siyaset açısından ise aynı kişi:
 
**Bir halkın özgürlük mücadelesinin ölen mensubu** olarak tanımlanıyorsa, ortada artık yalnızca silah bırakma değil, geçmişin siyasi anlamlandırılması hatta hesaplaşması sorunu vardır.
 
Benim itirazım tam da bunadır.
 
Bir Cumhuriyet, silahı bırakan yurttaşını kazanabilir.
 
Ama silahlı mücadeleyi meşrulaştıran düşünceyi devlet eliyle ödüllendiremez.
 
 BARIŞ EVET; FAKAT HANGİ BARIŞ?
 
Ben barışa karşı değilim.
 
Tam tersine, Türkiye Cumhuriyeti'nin yurttaşlarının birbirine düşman olmadığı; Türk'ün, Kürt'ün, Arap'ın, Laz'ın, Çerkez'in, Alevi'nin, Sünni'nin ve bu ülkenin bütün insanlarının aynı hukuk düzeni içerisinde eşit yurttaşlar olarak yaşadığı bir Türkiye'den yanayım.
 
Fakat bunun adı **etnik federasyon değildir.**
 
Bunun adı **konfederasyon değildir.**
 
Bunun adı **özerk bölgeler değildir.**
 
Bunun adı, Anayasa'nın tarif ettiği anlamda **Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığıdır.**
 
Cumhuriyetin büyüklüğü zaten buradadır.
 
Cumhuriyet, insanlara “hangi etnik topluluğa aitsin?” diye sorarak vatandaşlık dağıtmaz.
 
“Sen benim yurttaşımsın” der.
 
Ve hukuk karşısında eşitsin.
 
İşte Türkiye'nin çözmesi gereken mesele budur:
 
**Etnik kimliği inkâr etmeden, etnik kimliği devletin kurucu siyasi egemeni haline getirmemek.**
 
Bu ayrım son derece önemlidir.
 
Kürt vatandaşımızın Kürt olması sorun değildir.
 
Türk vatandaşımızın Türk olması da sorun değildir.
 
Sorun, herhangi bir etnik kimliğin Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde veya yanında ayrı bir egemenlik alanı talep etmesidir.
 
 HÜKÜMETE ÇAĞRIMDIR
 
Eğer gerçekten silahsızlanma ve siyasallaşma süreci yürütülecekse, bunun ilk şartı kavramların açıkça ortaya konulmasıdır.
 
Devlet şunu söylemelidir:
 
**Silah bırakana hukuk vardır.**
 
**Şiddeti terk edene siyaset vardır.**
 
**Suç işleyene adil yargılama vardır.**
 
**Pişmanlık ve hukuka dönüş iradesini ortaya koyana yeniden topluma katılma vardır.**
 
Ama:
 
**Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısını ortadan kaldırmaya yönelik siyasal proje için pazarlık yoktur.**
 
**Ülkenin egemenliği parçalanamaz.**
 
**Tek devlet, tek hukuk ve ortak vatandaşlık tartışma konusu yapılamaz.**
 
Bence gerçek demokratikleşmenin sınırı da burasıdır.
 
Çünkü demokrasi, devletin kendisini ortadan kaldırması değildir.
 
Demokrasi, devletin kendi vatandaşına daha fazla özgürlük ve hukuk vermesidir.
 
 VE MUHALEFETE DE SÖZÜM VAR
 
Bu mesele yalnızca hükümetin meselesi değildir.
 
Muhalefet de “iktidar ne yaparsa karşı çıkarım” kolaycılığına kaçmamalıdır.
 
Türkiye'nin bütün siyasi partileri bir masanın etrafında oturup şu temel soruya cevap vermelidir:
 
**Silah bırakan insanları nasıl Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit yurttaşları haline getireceğiz?**
 
Cevap bellidir:
 
Daha güçlü hukuk.
 
Daha güçlü demokrasi.
 
Daha adil temsil.
 
Daha özgür ifade.
 
Ama bütün bunların üzerinde:
 
**Daha güçlü Cumhuriyet.**
 
Çünkü Cumhuriyet zayıflarsa demokrasi de zayıflar.
 
Üniter devlet zayıflarsa ortak vatandaşlık da zayıflar.
 
Ortak vatandaşlık zayıflarsa toplum etnik kimliklerin siyasal rekabetine dönüşür.
 
İşte o zaman “barış” diye başladığımız yolun sonunda yeni çatışmaların kapısını açmış oluruz.
 
 NİYET ÜL EVVEL, AKSÜL AMEL!
 
Bu eski söz bugün belki hiç olmadığı kadar anlamlıdır:
 
**Niyet önemlidir ama sonucu doğuran ameldir.**
 
“Silahsızlanma” diyorsunuz.
 
Peki silahın yerine ne koyuyorsunuz?
 
“Siyasallaşma” diyorsunuz.
 
Peki hangi siyaset?
 
“Demokratik entegrasyon” diyorsunuz.
 
Peki hangi devlet yapısı içerisinde?
 
“Demokratik toplum” diyorsunuz.
 
Peki Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter hukuk düzeni içerisinde mi?
 
Sorular bunlardır.
 
Ben Türkiye'nin Kürt vatandaşlarıyla kavga etmek istemiyorum.
 
Tam tersine, onları etnik siyasetin dar koridorundan çıkarıp **Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit ve onurlu yurttaşları olarak görmek istiyorum.**
 
Benim Cumhuriyetçiliğim budur.
 
Benim milliyetçiliğim de budur.
 
Çünkü Türk milleti, yalnızca Türk etnisitesinden oluşan bir topluluk değildir.
 
**Türkiye Cumhuriyeti'nin ortak vatandaşlık hukukunda birleşmiş büyük bir millettir.**
 
Atatürk'ün Cumhuriyeti'nin en büyük başarısı da budur.
 
Dün cephede omuz omuza savaşan insanların çocuklarına bugün yeniden “sen nesin?” diye sormak değil;
 
**“Sen bu Cumhuriyetin eşit yurttaşısın” diyebilmektir.**
 
İşte Türkiye'nin ihtiyacı olan barış budur.
 
İşte Türkiye'nin ihtiyacı olan demokratikleşme budur.
 
İşte gerçek entegrasyon da budur:
 
**Etnik kimliklerin birbirinden ayrılması değil, yurttaşların Cumhuriyet çatısı altında birleşmesidir.**
 
Hükümete son sözüm:
 
**Yanlıştan dönmek zayıflık değildir.**
 
Devlet aklı, gerektiğinde kendi attığı adımı yeniden değerlendirebilmektir.
 
Silah bırakılacaksa bırakılsın.
 
Terör bitecekse bitsin.
 
Dağdaki genç Türkiye'ye dönsün.
 
Ama dönüşün adresi;
 
**ayrı bir siyasal yapı değil,**
 
**ayrı bir egemenlik değil,**
 
**ayrı bir devlet değil,**
 
**Türkiye Cumhuriyeti'nin eşit yurttaşlığı olsun.**
 
Ve taziye çadırında teröristi “şehit”leştiren anlayışa da açıkça denilsin:
 
**Bu ülkede herkes yas tutabilir; fakat Cumhuriyet, terörü meşrulaştıran bir siyasi hafızayı kabul etmek zorunda değildir.**
 
Çünkü şehitlik devletin ve milletin kutsal kavramıdır.
 
Terör örgütü mensuplarına bu sıfatı siyaseten vermek, yalnızca geçmişi yorumlamak değildir;
 
**geleceğe de bir mesaj göndermektir.**
 
O mesajın ne olduğunu devlet görmek zorundadır.
 
Ve artık Türkiye'nin karar vermesi gereken yer tam da burasıdır:
 
**Silah mı bitecek, yoksa sadece silahın biçimi mi değişecek?**
 
Ben cevabın açık olmasını istiyorum:
 
**Silah da bitsin, bölücülük de.**
 
**Terör de bitsin, terörün siyaseten yüceltilmesi de.**
 
**Ama demokrasi büyüsün, Cumhuriyet güçlensin, Türkiye bütün yurttaşlarıyla birlikte yoluna devam etsin.**
 
Çünkü bizim başka bir vatanımız yok.
 
Ve bu Cumhuriyet,
 
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.