Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
Köşe Yazarı
Prof.Dr. KEMAL DURUHAN
 

TÜRKİYE’NİN KIRMIZI ÇİZGİSİ: DEVLETİ...

Türkiye yine kritik bir eşikten geçiyor.   Bir tarafta “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen süreç, diğer tarafta Suriye’den İran’a, İsrail’den NATO’ya uzanan büyük jeopolitik hareketlilik…   İçeride devletin terörle mücadelesinin yeni bir safhaya taşınması tartışılırken, dışarıda Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın haritası yeniden şekilleniyor.   İşte tam da bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur:   **Türkiye nerede duracak ve ne kazanacak?**   Çünkü devletler süreçlere değil, sonuçlara bakar.   TERÖRSÜZ TÜRKİYE Mİ, SINIRSIZ TAVİZ Mİ?   DEM Parti heyetinin İmralı’ya yeniden gitmesi ve görüşmenin gündeminde “Terörsüz Türkiye” kapsamında atılması planlanan yasal adımların bulunması, sürecin yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor.   Burada millî devlet açısından temel ilke çok açıktır:   **Terör bitecekse, terör örgütü bitecektir.**   Silah bırakılacaksa silah bırakılacaktır.   Örgüt kendisini feshedecekse feshedecektir.   Devletin egemenliği, hukukun üstünlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısı ise tartışma konusu yapılmayacaktır.   Bunun adı barışsa barış olsun.   Bunun adı normalleşmeyse normalleşme olsun.   Ama devletin temel niteliklerinden taviz vermenin adına ne koyarsanız koyun, sonuç değişmez.   **Devlet, ÜNİTER BİR DEVLET olarak kalmalıdır.**   Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir aşiretler konfederasyonu değildir.   Bir etnik topluluklar koalisyonu değildir.   Bir imparatorluğun son bakiyesi hiç değildir.   Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlık temelinde kurulmuş **üniter ve millî bir devlettir.**   Cumhuriyet'in büyüklüğü de tam buradadır.   Biz çözüm olsun, barış diyorsanız adına, olsun kabulümüzdür. Ancak federatif ve parçalı bir yapıyı asla kabul etmeyiz. Devletin bütün kalması için nihai olarak her türlü mücadeleyi veririz. Kamuoyu önünde beyan ederim ki Bir Türk Aydını olarak bu uğurda yapılması gereken ne ise, iş başa düştüğünde, bunun gereklerini millet ve anayasadan aldığım güçle, yerine getiririm.   MESELE SADECE İÇERİDEKİ TERÖR DEĞİL   Bugün Türkiye'nin önündeki asıl tehlike, içerideki gelişmeleri dışarıdaki gelişmelerden kopuk okumaktır.   Suriye'de sınırlar ve güvenlik dengeleri hâlâ hareketli.   İran savaşının bölgesel sonuçları sürüyor.   İsrail'in Suriye, Lübnan ve İran eksenindeki politikaları bölgenin güvenlik mimarisini doğrudan etkiliyor. Devlet Bahçeli de geçtiğimiz haftalarda İsrail'in Suriye'deki kalıcı işgal alanlarına ve fiilî sınır değişikliklerine karşı açık uyarılarda bulundu.   Öte yandan Türkiye, NATO'nun güney kanadındaki en önemli ülkelerden biri olmayı sürdürüyor.   2026 NATO Zirvesi'nin ana başlıkları arasında ittifakın güney kanadındaki stratejik gelişmeler, Rusya-Ukrayna savaşı ve savunma yatırımları bulunuyor.   Yani Türkiye'nin önündeki mesele yalnızca “terör” değildir.   **Mesele Türkiye'nin bölgede nasıl bir devlet olarak kalacağıdır.**   NATO ÜYESİ OLMAK BAŞKA, NATO'NUN TAŞERONU OLMAK BAŞKA   Türkiye NATO üyesidir.   Bunda kuşku yok.   Ama NATO üyeliği, Türkiye'nin millî çıkarlarını NATO'nun herhangi bir üyesinin çıkarlarıyla özdeşleştirmesi anlamına gelmez.   Türkiye'nin NATO içindeki ağırlığının artması, Türkiye'nin kendi millî gücünün artmasıyla anlam kazanır.   Nitekim Ankara'daki NATO Zirvesi, Türkiye'nin savunma sanayii ve askerî kapasitesinin de uluslararası ölçekte dikkat çektiği bir dönemde gerçekleşti. İsrail kaynaklı analizlerde dahi Türkiye'nin bölgesel ve askerî ağırlığındaki yükseliş özellikle vurgulandı.   Demek ki Türkiye'nin önünde yeni bir fırsat vardır:   **Batı'nın kuyruğuna takılmadan Batı ile ilişki kurmak.**   Rusya'ya teslim olmadan Rusya ile konuşmak.   ABD'ye bağımlı olmadan ABD ile müzakere etmek.   İran'la rekabet ederken İran'la savaşmamak.   Arap dünyasıyla ortaklık kurarken Türkiye'nin bağımsız karar alma hakkını korumak.   İşte gerçek dış politika budur.   TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK GÜCÜ: KENDİ DEVLET AKLI   Bugün Ankara'nın yapması gereken şey, herhangi bir dış gücün bölgesel planına eklemlenmek değildir.   Türkiye kendi planını yapmalıdır.   Çünkü Ortadoğu'da herkesin bir hesabı var.   ABD'nin hesabı var.   Rusya'nın hesabı var.   İran'ın hesabı var.   İsrail'in hesabı var.   Avrupa'nın hesabı var.   Arap devletlerinin hesabı var.   Peki Türkiye'nin hesabı nedir?   İşte asıl soru budur.   Türkiye'nin hesabı;   **Misak-ı Millî coğrafyasının güvenliği,**   **üniter devlet yapısının korunması,**   **sınır güvenliği,**   **ekonomik bağımsızlık,**   **güçlü ordu,**   **güçlü diplomasi**   ve   **egemen Türkiye Cumhuriyeti olmalıdır.**   CUMHURİYET'İN İKİ KELİMESİ: EGEMENLİK MİLLÎDİR   Mustafa Kemal Atatürk'ün “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” sözü yalnızca tarih kitaplarında bulunacak bir cümle değildir.   Bu söz, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesidir.   Dolayısıyla bugün hangi siyasi parti iktidarda olursa olsun, hangi örgüt hangi talebi ileri sürerse sürsün, hangi yabancı devlet hangi telkinde bulunursa bulunsun değişmeyecek bir temel vardır:   **Egemenlik Türk milletinindir.**   Devletin sınırlarını millet belirler.   Devletin hukukunu millet belirler.   Devletin geleceğini millet belirler.   Silahın, örgütün, yabancı başkentlerin veya uluslararası güç merkezlerinin Türkiye'nin geleceği üzerinde veto hakkı yoktur.   BARIŞ İSTİYORUZ; AMA DEVLETSİZ BİR BARIŞ DEĞİL   Terörün sona ermesini elbette herkes istemelidir.   Çocuklarımızın dağlarda ölmesini kim ister?   Askerimizin şehit olmasını kim ister?   Polisimizin, öğretmenimizin, yurttaşımızın terör korkusuyla yaşamasını kim ister?   Hiç kimse.   Fakat terörün sona ermesi ile devletin zayıflatılması aynı şey değildir.   Tam tersine:   **Gerçek barış, güçlü devletin kurduğu barıştır.**   Devlet zayıflarsa barış değil, yeni çatışmalar doğar.   Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey de budur:   Terör örgütünün değil, **Türkiye Cumhuriyeti'nin kazandığı bir süreç.**   ANKARA'NIN ÖNÜNDE TARİHÎ BİR FIRSAT VAR   Türkiye bugün belki de Cumhuriyet tarihinin en karmaşık jeopolitik dönemlerinden birinden geçiyor.   Ama karmaşıklık, çaresizlik değildir.   Tam tersine, güçlü devletler karmaşık dönemlerde güçlerini belli eder.   Türkiye;   ne Washington'ın,   ne Moskova'nın,   ne Brüksel'in,   ne Tahran'ın,   ne Tel Aviv'in   alt başlığıdır.   Türkiye'nin kendi başlığı vardır:   **ANKARA.**   Ve Ankara'nın kırmızı çizgisi de bellidir:   **Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği, üniter yapısı ve millî bütünlüğü.**   Bunun üzerinde pazarlık yapılmaz.   Bunun altında siyaset yapılır.   Bunun etrafında diplomasi yapılır.   Bunun için mücadele edilir.   Çünkü mesele herhangi bir hükümetin, herhangi bir partinin veya herhangi bir liderin meselesi değildir.   **Mesele Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.**   Ve devlet söz konusu olduğunda;   **partiler geçer, hükümetler değişir, liderler gelir gider.**   Ama Türkiye Cumhuriyeti kalır.   **Kalmalıdır.**
Ekleme Tarihi: 14 Eylül 2026 -Pazartesi

TÜRKİYE’NİN KIRMIZI ÇİZGİSİ: DEVLETİ...

Türkiye yine kritik bir eşikten geçiyor.
 
Bir tarafta “Terörsüz Türkiye” adı altında yürütülen süreç, diğer tarafta Suriye’den İran’a, İsrail’den NATO’ya uzanan büyük jeopolitik hareketlilik…
 
İçeride devletin terörle mücadelesinin yeni bir safhaya taşınması tartışılırken, dışarıda Türkiye’nin bulunduğu coğrafyanın haritası yeniden şekilleniyor.
 
İşte tam da bu nedenle bugün sorulması gereken soru şudur:
 
**Türkiye nerede duracak ve ne kazanacak?**
 
Çünkü devletler süreçlere değil, sonuçlara bakar.
 
TERÖRSÜZ TÜRKİYE Mİ, SINIRSIZ TAVİZ Mİ?
 
DEM Parti heyetinin İmralı’ya yeniden gitmesi ve görüşmenin gündeminde “Terörsüz Türkiye” kapsamında atılması planlanan yasal adımların bulunması, sürecin yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor.
 
Burada millî devlet açısından temel ilke çok açıktır:
 
**Terör bitecekse, terör örgütü bitecektir.**
 
Silah bırakılacaksa silah bırakılacaktır.
 
Örgüt kendisini feshedecekse feshedecektir.
 
Devletin egemenliği, hukukun üstünlüğü ve Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısı ise tartışma konusu yapılmayacaktır.
 
Bunun adı barışsa barış olsun.
 
Bunun adı normalleşmeyse normalleşme olsun.
 
Ama devletin temel niteliklerinden taviz vermenin adına ne koyarsanız koyun, sonuç değişmez.
 
**Devlet, ÜNİTER BİR DEVLET olarak kalmalıdır.**
 
Çünkü Türkiye Cumhuriyeti bir aşiretler konfederasyonu değildir.
 
Bir etnik topluluklar koalisyonu değildir.
 
Bir imparatorluğun son bakiyesi hiç değildir.
 
Türkiye Cumhuriyeti, vatandaşlık temelinde kurulmuş **üniter ve millî bir devlettir.**
 
Cumhuriyet'in büyüklüğü de tam buradadır.
 
Biz çözüm olsun, barış diyorsanız adına, olsun kabulümüzdür. Ancak federatif ve parçalı bir yapıyı asla kabul etmeyiz. Devletin bütün kalması için nihai olarak her türlü mücadeleyi veririz. Kamuoyu önünde beyan ederim ki Bir Türk Aydını olarak bu uğurda yapılması gereken ne ise, iş başa düştüğünde, bunun gereklerini millet ve anayasadan aldığım güçle, yerine getiririm.
 
MESELE SADECE İÇERİDEKİ TERÖR DEĞİL
 
Bugün Türkiye'nin önündeki asıl tehlike, içerideki gelişmeleri dışarıdaki gelişmelerden kopuk okumaktır.
 
Suriye'de sınırlar ve güvenlik dengeleri hâlâ hareketli.
 
İran savaşının bölgesel sonuçları sürüyor.
 
İsrail'in Suriye, Lübnan ve İran eksenindeki politikaları bölgenin güvenlik mimarisini doğrudan etkiliyor. Devlet Bahçeli de geçtiğimiz haftalarda İsrail'in Suriye'deki kalıcı işgal alanlarına ve fiilî sınır değişikliklerine karşı açık uyarılarda bulundu.
 
Öte yandan Türkiye, NATO'nun güney kanadındaki en önemli ülkelerden biri olmayı sürdürüyor.
 
2026 NATO Zirvesi'nin ana başlıkları arasında ittifakın güney kanadındaki stratejik gelişmeler, Rusya-Ukrayna savaşı ve savunma yatırımları bulunuyor.
 
Yani Türkiye'nin önündeki mesele yalnızca “terör” değildir.
 
**Mesele Türkiye'nin bölgede nasıl bir devlet olarak kalacağıdır.**
 
NATO ÜYESİ OLMAK BAŞKA, NATO'NUN TAŞERONU OLMAK BAŞKA
 
Türkiye NATO üyesidir.
 
Bunda kuşku yok.
 
Ama NATO üyeliği, Türkiye'nin millî çıkarlarını NATO'nun herhangi bir üyesinin çıkarlarıyla özdeşleştirmesi anlamına gelmez.
 
Türkiye'nin NATO içindeki ağırlığının artması, Türkiye'nin kendi millî gücünün artmasıyla anlam kazanır.
 
Nitekim Ankara'daki NATO Zirvesi, Türkiye'nin savunma sanayii ve askerî kapasitesinin de uluslararası ölçekte dikkat çektiği bir dönemde gerçekleşti. İsrail kaynaklı analizlerde dahi Türkiye'nin bölgesel ve askerî ağırlığındaki yükseliş özellikle vurgulandı.
 
Demek ki Türkiye'nin önünde yeni bir fırsat vardır:
 
**Batı'nın kuyruğuna takılmadan Batı ile ilişki kurmak.**
 
Rusya'ya teslim olmadan Rusya ile konuşmak.
 
ABD'ye bağımlı olmadan ABD ile müzakere etmek.
 
İran'la rekabet ederken İran'la savaşmamak.
 
Arap dünyasıyla ortaklık kurarken Türkiye'nin bağımsız karar alma hakkını korumak.
 
İşte gerçek dış politika budur.
 
TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK GÜCÜ: KENDİ DEVLET AKLI
 
Bugün Ankara'nın yapması gereken şey, herhangi bir dış gücün bölgesel planına eklemlenmek değildir.
 
Türkiye kendi planını yapmalıdır.
 
Çünkü Ortadoğu'da herkesin bir hesabı var.
 
ABD'nin hesabı var.
 
Rusya'nın hesabı var.
 
İran'ın hesabı var.
 
İsrail'in hesabı var.
 
Avrupa'nın hesabı var.
 
Arap devletlerinin hesabı var.
 
Peki Türkiye'nin hesabı nedir?
 
İşte asıl soru budur.
 
Türkiye'nin hesabı;
 
**Misak-ı Millî coğrafyasının güvenliği,**
 
**üniter devlet yapısının korunması,**
 
**sınır güvenliği,**
 
**ekonomik bağımsızlık,**
 
**güçlü ordu,**
 
**güçlü diplomasi**
 
ve
 
**egemen Türkiye Cumhuriyeti olmalıdır.**
 
CUMHURİYET'İN İKİ KELİMESİ: EGEMENLİK MİLLÎDİR
 
Mustafa Kemal Atatürk'ün “Egemenlik, kayıtsız şartsız milletindir” sözü yalnızca tarih kitaplarında bulunacak bir cümle değildir.
 
Bu söz, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesidir.
 
Dolayısıyla bugün hangi siyasi parti iktidarda olursa olsun, hangi örgüt hangi talebi ileri sürerse sürsün, hangi yabancı devlet hangi telkinde bulunursa bulunsun değişmeyecek bir temel vardır:
 
**Egemenlik Türk milletinindir.**
 
Devletin sınırlarını millet belirler.
 
Devletin hukukunu millet belirler.
 
Devletin geleceğini millet belirler.
 
Silahın, örgütün, yabancı başkentlerin veya uluslararası güç merkezlerinin Türkiye'nin geleceği üzerinde veto hakkı yoktur.
 
BARIŞ İSTİYORUZ; AMA DEVLETSİZ BİR BARIŞ DEĞİL
 
Terörün sona ermesini elbette herkes istemelidir.
 
Çocuklarımızın dağlarda ölmesini kim ister?
 
Askerimizin şehit olmasını kim ister?
 
Polisimizin, öğretmenimizin, yurttaşımızın terör korkusuyla yaşamasını kim ister?
 
Hiç kimse.
 
Fakat terörün sona ermesi ile devletin zayıflatılması aynı şey değildir.
 
Tam tersine:
 
**Gerçek barış, güçlü devletin kurduğu barıştır.**
 
Devlet zayıflarsa barış değil, yeni çatışmalar doğar.
 
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey de budur:
 
Terör örgütünün değil, **Türkiye Cumhuriyeti'nin kazandığı bir süreç.**
 
ANKARA'NIN ÖNÜNDE TARİHÎ BİR FIRSAT VAR
 
Türkiye bugün belki de Cumhuriyet tarihinin en karmaşık jeopolitik dönemlerinden birinden geçiyor.
 
Ama karmaşıklık, çaresizlik değildir.
 
Tam tersine, güçlü devletler karmaşık dönemlerde güçlerini belli eder.
 
Türkiye;
 
ne Washington'ın,
 
ne Moskova'nın,
 
ne Brüksel'in,
 
ne Tahran'ın,
 
ne Tel Aviv'in
 
alt başlığıdır.
 
Türkiye'nin kendi başlığı vardır:
 
**ANKARA.**
 
Ve Ankara'nın kırmızı çizgisi de bellidir:
 
**Türkiye Cumhuriyeti'nin egemenliği, üniter yapısı ve millî bütünlüğü.**
 
Bunun üzerinde pazarlık yapılmaz.
 
Bunun altında siyaset yapılır.
 
Bunun etrafında diplomasi yapılır.
 
Bunun için mücadele edilir.
 
Çünkü mesele herhangi bir hükümetin, herhangi bir partinin veya herhangi bir liderin meselesi değildir.
 
**Mesele Türkiye Cumhuriyeti Devleti'dir.**
 
Ve devlet söz konusu olduğunda;
 
**partiler geçer, hükümetler değişir, liderler gelir gider.**
 
Ama Türkiye Cumhuriyeti kalır.
 
**Kalmalıdır.**
Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.