- Kaynaklar, itaat ve insanın kendi oluşu üzerine-
İnsanın neden putlara ihtiyaç duyduğunu uzun zamandır düşünüyorum. Beni bu soruya götüren, yalnızca insanların önünde eğildikleri heykeller, kutsal saydıkları nesneler ya da bağlılık duydukları inançlar değil. Asıl üzerinde durduğum, insanın kendi elleriyle kurduğu bir düşüncenin, bir kurumun veya bir otoritenin karşısında zamanla kendi sesini kaybetmesi. İnsan, hayatını anlamlandırmak için yarattığı şeyin önünde neden susar? Kendi sorularına cevap bulmak için geliştirdiği düşünceleri neden bir süre sonra soru sorulamayacak hükümlere dönüştürür? Kendisini güçlendirmesini beklediği bir kaynağın karşısında neden güçsüzleşir?
Bu soruların beni götürdüğü yer, insanın inançlarından önce insanla kurduğu ilişkiyi düşünmek oluyor. Çünkü put dediğimiz şeyin asıl gücü, taşta, kitapta, simgede, liderde ya da kurumda kendiliğinden bulunmuyor. Onu mutlaklaştıran insanın ilişkisinde ortaya çıkıyor. Bir nesneye, düşünceye veya kişiye anlam verebiliriz. Ona değer verebilir, ondan öğrenebilir, hayatımızı onunla zenginleştirebiliriz. Fakat bir noktada kendi yargımızı askıya alıp onun adına düşünmeye, onun adına yaşamaya başladığımızda başka bir ilişkiye geçmiş oluruz. Artık yalnızca bir kaynağa başvurmuyoruzdur; kendi varlığımızın karar verme yetkisini o kaynağa devrediyoruzdur. Bana göre putun doğduğu yer tam da burasıdır: İnsanın kendi yargısından vazgeçmesini bir erdem, kendi sorumluluğunu başkasına bırakmasını bir güvence saydığı yer.
İnsan dünyaya kendi seçimiyle gelmiyor. Bedenini, dilini, ailesini, içinde büyüdüğü kültürü ve kendisinden önce kurulmuş toplumsal düzeni belirlemiyor. Daha kendisini tanımadan kendisine kim olduğu anlatılıyor. Dünyayı tanımaya başladığında hazır anlamlarla karşılaşıyor; bazı şeyleri sevmesi, bazı şeylerden korkması, bazı insanları üstün, bazılarını değersiz görmesi öğretiliyor. Bu mirasın tamamını reddetmek mümkün olmadığı gibi, bunu istemek de anlamlı değil. İnsan kendisini tek başına kurmuyor. Dilini başkalarından öğreniyor, düşünme yetisini başkalarıyla geliştiriyor, kendi hayatına başkalarının varlığı içinde yön veriyor.
Bana kalırsa insanın hikâyesi, kendisine verileni kabul etmesiyle bitmiyor. Asıl hikâye, verilmiş olanla ne yapacağına ilişkin sorular sormaya başladığında açılıyor. Mirasımızı tanıyabiliriz ama onunla aramıza mesafe de koyabiliriz. Bizi biçimlendiren düşünceleri anlayabilir, fakat onları yeniden değerlendirebiliriz. İçinde doğduğumuz dünyanın sınırlarını fark edip o sınırların ötesinde bir hayatın imkânlarını arayabiliriz. İnsan, kendisini meydana getiren koşulların dışında duran mutlak bir varlık değildir; ama o koşulların yalnızca edilgen bir sonucu olarak kalmak zorunda da değildir.
Ben insanın kendi oluşuna katılmasını böyle anlıyorum. Bu, insanın kendisini yoktan yaratması değil; kendisine verilmiş olanı sorgulaması, dönüştürmesi ve hayatının sorumluluğunu üstlenmesidir. Putlar ise tam bu imkânın karşısına çıkar. İnsana, kendisini yeniden düşünmesine gerek olmadığını söylerler. Onun yerine karar verir, sorularını gereksizleştirir, belirsizliğini yasaklarla örterler. İnsana hazır bir kimlik, değişmez bir amaç ve tartışılmaz bir hakikat sunarlar. Karşılığında ondan kendi yargısını bırakmasını isterler.
Bu alışverişin neden cazip olduğunu anlamak zor değil. Özgürlük yalnızca istediğini yapabilmek değildir; ne yapacağını kendin düşünmenin, kararlarının sonuçlarını üstlenmenin ve yanılabileceğini kabul etmenin ağırlığını da taşır. İnsan kendi kararını verdiğinde hata yapma ihtimaliyle yüzleşir. Bir otoriteye teslim olduğunda ise hatasının sorumluluğunu onun arkasına saklayabilir. Bir başkasının emrini yerine getirmek, bazen kendi vicdanınla hesaplaşmaktan daha kolaydır. Bu yüzden itaat yalnızca zorla dayatılan bir davranış değildir. İnsan bazen kendisini itaat etmeye ikna eder. Korkusunu sadakat, düşünmekten vazgeçişini teslimiyet, kendi kararından kaçışını da huzur olarak adlandırır.
Putların gücünü yalnızca onların insanlara hükmetme arzusuyla açıklayamıyorum. Bu güç, insanın hükmedilme karşılığında güvenlik ve kesinlik aramasından da besleniyor. Bizi düşündüren şey yalnızca otoritenin ne istediği değil, bizim ondan ne beklediğimizdir. Belirsizliği ortadan kaldıracak, doğruyla yanlışı bizim yerimize ayıracak, hayatımıza hazır bir amaç verecek bir otorite arıyoruz. Otorite de çoğu zaman bu ihtiyacı kullanarak kendisini vazgeçilmez hâle getiriyor. Önce yol gösteriyor, sonra yolun kendisi olduğunu söylüyor. Önce güven veriyor, sonra güvenin tek kaynağı olduğunu ileri sürüyor.
Dinî otoriteyi düşünürken bu ilişkinin tarihsel ve siyasal sonuçlarını göz ardı edemem. İnsanların inançları, ritüelleri, kutsal metinleri ve dinî gelenekleri anlam arayışlarının önemli parçaları olmuştur. Fakat din adına konuşan otoriteler, kimi zaman kendi yorumlarını tartışılmaz kılarak insanın düşünme yetkisini sınırlandırmışlardır. Tarih içinde oluşmuş açıklamalar değişmez hakikatler olarak sunulmuş; itaat ahlaki bir üstünlüğe dönüştürülmüş; eleştiri, inanca yöneltilmiş bir tehdit gibi değerlendirilmiştir. Böyle durumlarda sorun yalnızca bir yorumun yanlışlığı değildir. Daha temel bir sorunla, insanın kendi hayatı hakkında düşünme hakkının elinden alınmasıyla karşılaşırız.
Bir inancın insanlara ne ifade ettiğini anlamaya çalışmakla o inancın otoritesini kabul etmek aynı şey değildir. İnsanların inançlarıyla kurdukları kişisel ilişkiyi, onların hayatındaki anlamı küçümsemeden de dinî iktidarı eleştirebiliriz. Benim için asıl soru, bir inancın ne kadar eski veya yaygın olduğu değil, insanlarla kurduğu ilişkinin nasıl bir ilişki olduğudur. İnsanların merhametini ve dayanışmasını besleyen bir düşünceyle onların sorgulama hakkını elinden alan bir otoriteyi aynı ölçüyle değerlendiremem. Kutsallık iddiası, insan üzerindeki iktidarın sonuçlarını görünmez kılamaz. Hiçbir otorite, kendi hükmünü kutsal ilan ederek eleştiriden kurtulamaz.
Üstelik putlar yalnızca dinî hayatın içinde yaşamıyor. Bir lideri, ulusu, devleti, ideolojiyi, piyasayı, teknolojiyi veya başarıyı da putlaştırabiliriz. İnsanların özgürleşmesi için kurulan bir hareket, kendi doktrinini eleştirenleri düşman ilan edebilir. Ortak hayatı düzenlemek için oluşturulan bir kurum, kendi varlığını insanların hayatından daha değerli görmeye başlayabilir. Bir ülkeye duyulan bağlılık, başka insanların haklarını küçümsemenin gerekçesi olabilir. Başarı arzusu, insanın kendi değerini sürekli üretmek ve kanıtlamak zorunda olduğu bir baskıya dönüşebilir. Modern insanın putları bazen bir mabette değil, her gün kontrol ettiği ekranda, ulaşmak için kendisini tükettiği hedefte veya sorgulamadan benimsediği toplumsal ölçülerde bulunur.
Beni bu örneklerde ilgilendiren ortak nokta, insanların yarattıkları düzenlerle kurdukları ilişkinin tersine dönmesidir. İnsanlar bir düzen kuruyor, sonra düzenin devamını insan hayatından daha önemli hâle getirebiliyorlar. Bir araç amaç oluyor; amaç, insanı kendi aracına dönüştürüyor. Başlangıçta insanın ihtiyaçlarına cevap vermesi beklenen sistem, sonunda insanın ihtiyaçlarını ve değerini belirlemeye başlıyor. İnsan, kendi yarattığı şeyin karşısında yalnızca güçsüz kalmıyor; onun değiştirilebilir bir insan eseri olduğunu da unutuyor.
Bu nedenle hiçbir kaynağın kendiliğinden masum ya da mutlak olduğunu düşünmüyorum. Kaynak dediğimiz şey, bizi besleyebildiği gibi sınırlandırabilir de. Bir gelenekten öğrenebiliriz, fakat gelenek adına düşünmekten vazgeçmemeliyiz. Bir düşünceye bağlanabiliriz, fakat düşüncenin bizi başka düşüncelere kapatmasına izin vermemeliyiz. Bir insanı örnek alabiliriz, fakat onun yerine kendi hayatımızı yaşamamalıyız. Kaynak ile put arasındaki ayrım, benim gözümde, kaynağın kimliğinden çok onunla kurduğumuz ilişkinin niteliğinde beliriyor. Bir kaynak bize ne kadar çok şey verirse versin, kendi yargımızı kullanma imkânımızı ortadan kaldırıyorsa artık o ilişkinin kendisini sorgulamamız gerekir.
Bununla birlikte insanı her şeyden bağımsız, kendi kendisinin mutlak sahibi olarak görmüyorum. Böyle bir özgürlük tasavvuru da insanı yanlış anlamamıza yol açabilir. Bedenimizle, doğayla, geçmişimizle ve başkalarıyla iç içeyiz. Kendi hayatımızı kurarken başkalarının varlığına ihtiyaç duyuyoruz. Dünyayı istediğimiz gibi biçimlendirebileceğimizi düşünmek, insanın doğayla ve diğer canlılarla kurduğu bağı gözden kaçırır. İnsan bütün kaynakların efendisi değildir. Fakat hiçbir kaynak da insanın mutlak efendisi olamaz. Benim savunduğum şey, insanın her şeyin üstünde bir iktidara sahip olması değil, hiçbir iktidarın insanın düşünme ve kendi oluşuna katılma hakkını bütünüyle elinden alamamasıdır.
Bu hak yalnızca kendimiz için istediğimizde de tamamlanmış olmaz. Kendi özgürlüğümü savunurken başkasının özgürlüğünü küçümsüyorsam, itiraz ettiğim otorite ilişkisini başka bir biçimde yeniden kuruyorum demektir. Bir başkasını kendi inancımın, düşüncemin veya hayat tasarımımın içine yerleştirmeye çalıştığımda, onun kendi oluşuna katılma hakkını tanımamış olurum. Özgürlük, yalnızca üzerimizdeki iktidara karşı çıkmak değil, başkaları üzerinde iktidar kurma arzumuzu da sorgulamaktır. İnsan olmanın sorumluluğu, kendi hayatını kurmak kadar başkasının hayatına yer açmayı da gerektirir.
Sevgi konusunda da aynı şeyi düşünüyorum. Bir insanın varlığı hayatımızı değiştirebilir; bize daha önce bilmediğimiz bir dünyanın kapısını açabilir. Bazen hayatın anlamı, soyut düşüncelerde değil, yanımızda yürüyen bir insanın sesinde, birlikte susabilmekte, bir fincan çayın çevresinde uzayan sohbette veya aynı gökyüzüne bakarken duyduğumuz yakınlıkta belirir. Bu deneyimlerin değerini azaltmak istemem. Tam tersine, insanın başka bir insanla kurduğu ilişkinin hayatı nasıl zenginleştirebildiğini önemsiyorum. Fakat sevgi, bir başkasını kendi korkularımızın güvencesi hâline getirdiğimizde eksilmeye başlar. Sevdiğimiz insanı bize ait bir varlık olarak değil, kendi oluşunu sürdüren bir insan olarak görebilmek gerekir. Sevgi, bir başkasını kendimize bağlamakla değil, onunla birlikte daha geniş bir özgürlük alanı açmakla derinleşir.
İnsanın putlara ihtiyacı olmadığını söylememin nedeni, insanın hiçbir şeye ihtiyaç duymadığına inanmam değil. İnsan kaynaklara ihtiyaç duyar; başkalarına, hatıralara, düşüncelere, umuda ve sevgiye ihtiyaç duyar. İnsan tek başına oluşmaz. Ama ihtiyaç duymakla teslim olmak arasında önemli bir fark vardır. Bir kaynaktan beslenmek, onun karşısında düşünme yetisini bırakmayı gerektirmez. Birine bağlanmak, kendi varlığından vazgeçmek anlamına gelmez. Bir topluluğun parçası olmak, kendi vicdanını o topluluğun kararlarına devretmeyi zorunlu kılmaz.
Belki de insanın en önemli sorumluluğu, kendisini meydana getiren kaynaklarla ilişkisinin nasıl bir ilişkiye dönüştüğünü sürekli sorgulamaktır. Bizi besleyen şeyin bizi yönetmeye başladığı anı fark etmek kolay değildir. Çünkü putlar çoğu zaman karşımıza düşmanlarımız biçiminde çıkmaz; en çok güvendiğimiz şeylerin, en derinden bağlandığımız değerlerin ve vazgeçemediğimiz alışkanlıkların içinden konuşurlar. Bu yüzden eleştiri yalnızca başkalarına yönelttiğimiz bir faaliyet olamaz. Kendi inançlarımızı, korkularımızı, bağlılıklarımızı ve kendimiz için kurduğumuz haklılık hikâyelerini de sorgulamak zorundayız. İnsan, kendi putlarını görebildiği ölçüde özgürleşmeye başlar.
Benim için insanın değeri, hangi kaynağa bağlandığıyla değil, bağları içinde kendi düşüncesini ve sorumluluğunu koruyabilmesiyle ilgilidir. İnsan kendisine verilmiş olanı tanıyabilir, ondan öğrenebilir, onu eleştirebilir ve dönüştürebilir. Kendi geçmişinin ürünü olduğunu kabul ederken geçmişinin mahkûmu olmak zorunda değildir. Başkalarıyla oluşurken onların mülküne dönüşmez. Dünyanın içinde yaşarken dünyaya hükmetmek zorunda olmadığı gibi, dünyanın bütün koşullarına boyun eğmek zorunda da değildir.
İnsanın putlara ihtiyacı yoktur. İhtiyacımız olan, kendi sorularımızdan korkmadığımız, yanılma ihtimalimizi saklamadığımız ve hayatımızın sorumluluğunu başkalarının ellerine bırakmadığımız bir dünyadır. Kaynaklarımız olsun; bizi beslesinler, düşündürsünler, değiştirsinler. Ama hiçbirini kendi özgürlüğümüzün üzerine çıkarmayalım. Çünkü insanın kendisini bulması, önünde eğileceği son otoriteyi keşfetmesiyle değil, kendi hayatına katılma cesaretini yeniden kazanmasıyla mümkündür.
İnsan kaynaklardan beslenir, fakat hiçbir kaynağın mülkü değildir. Anlamlar yaratır, fakat yarattığı anlamların tutsağı olmak zorunda değildir. Başkalarıyla oluşur, fakat kendi oluşuna katılma hakkından vazgeçmez. Putlara değil, birbirimize ve dünyaya açık bir hayata ihtiyacımız var.
