-İnsan Tecrübesinin Üzerinde Bir Hermenötik Otorite Yoktur-
İnsan dünyaya geldiğinde kendisini hazır bir dünyada bulur. Dil ondan önce vardır, aile ondan önce kurulmuştur, kültür ondan önce konuşmaya başlamıştır; dinler, ahlaklar, gelenekler, yasalar, toplumsal roller ve insanın kim olduğuna ilişkin sayısız hüküm daha o kendi adına konuşmayı öğrenmeden önce onun çevresini kuşatır. İnsan kendisini kurmaya başladığında aslında çoktan kurulmuş bir dünyanın içinden hareket etmektedir. Kendisine neyin doğru, neyin yanlış, neyin güzel, neyin ayıp, neyin kutsal, neyin değersiz olduğu anlatılmıştır. Hatta çoğu zaman kendisinin kim olması gerektiği bile ondan önce kararlaştırılmıştır. İnsan hayatının başlangıcında verilmişlik vardır. Fakat insanın varoluşunu yalnızca verilmişlik üzerinden düşünmek, insanı kendi hayatının sonucuna indirgemektir. İnsan kendisine verilmiş olanın içinde yaşar, fakat onunla arasına mesafe koyabilir. İnsan olmanın en önemli imkânlarından biri burada ortaya çıkar.
Direnç hermenötiği bu imkânın adıdır. Direnç, burada herhangi bir otoriteye karşı duyulan basit bir itiraz değildir. İnsan her karşı çıktığında özgürleşmez. Bir otoriteyi reddedip onun yerine başka bir otoriteyi koyabilir; kendisini kurtardığını düşündüğü bir düşüncenin daha katı bir savunucusuna dönüşebilir. Eski dogmayı yıkarken yeni bir dogma kurabilir. Bu yüzden direnç kendi başına özgürlüğün garantisi değildir. Direnci özgürlük açısından önemli kılan şey, insanın kendisine verilmiş olanla arasında bir yorum mesafesi açmasıdır. İnsan kendisine söyleneni tekrar etmekten vazgeçip onun ne anlama geldiğini sormaya başladığında, verilmişliğin içinde başka bir hareket başlar.
İnsan tecrübesinin üzerinde bir hermenötik otorite yoktur. Bu önermenin anlamı, insanın dışında hiçbir gerçekliğin bulunamayacağını söylemek değildir. İnsan tecrübesinin ötesinde bir gerçeklik olup olmadığı ayrı bir metafizik sorudur. Burada söz konusu olan, başka bir düzeyde duran bir gerçekliğin insan adına kendiliğinden bağlayıcı bir yoruma dönüşüp dönüşemeyeceğidir. Bir şeyin aşkın olduğu söylenebilir; fakat onun insan hayatında ne anlama geldiği yine insan tecrübesinde ortaya çıkar. İnsanüstü olduğu söylenen bir hakikat, insan dünyasında anlam kazanmak için insanın dilinden, bilincinden, bedeninden, tarihinden ve yorumlama gücünden geçmek zorundadır. Aşkınlık iddiası, insanın yorumlama ve yapma yetisini kendiliğinden ortadan kaldırmaz. İnsan adına konuşan bir aşkınlık yorumcusunun otoritesi, aşkınlığın kendisi kadar zorunlu değildir.
Direnç hermenötiğinin başlangıç noktası tam olarak burasıdır. İnsan kendisine verilmiş anlamla karşılaşır ve o anlamın mutlak olup olmadığını sorar. Bu soru bazen felsefi bir düşünce biçiminde, bazen bir hayat krizinde, bazen bir inanç çatışmasında, bazen kişinin kendi ailesiyle, toplumuyla veya geçmişiyle kurduğu ilişkide ortaya çıkar. İnsan bir anda kendisine yıllardır doğru diye öğretilmiş bir şeyin kendi hayatında başka bir anlam taşıdığını fark edebilir. Kendisini tanımlayan bir kimlikten uzaklaşabilir. Çocukluğunda öğrendiği bir korkunun aslında kendi korkusu olmadığını anlayabilir. Bir zamanlar zorunlu gördüğü bir hayat biçiminin kendisi için artık taşınamaz hale geldiğini görebilir. Direnç çoğu zaman böyle başlar. Büyük teorik ilanlarla değil, insanın kendi hayatında “bunun böyle olması gerçekten gerekiyor mu?” sorusunu sormasıyla.
Bu soru basit görünür, fakat insanın oluşu bakımından çok derin bir kırılmaya işaret eder. İnsan kendisine verilmiş olanın zorunluluğuna inanmayı bıraktığında, verilmişlik ile kendi varoluşu arasında bir açıklık meydana gelir. O açıklıkta yorum başlar. Hermenötik burada kitaplara veya metinlere uygulanacak teknik bir yöntem olmaktan çıkar. İnsan kendi hayatını yorumlamaya başlar. Kendisinin başkaları tarafından nasıl tanımlandığını, neden belirli şeylerden korktuğunu, hangi arzularının neden bastırıldığını, hangi inançları gerçekten benimsediğini ve hangilerini sadece miras aldığı için taşıdığını düşünür. Kendi hayatını başkasının açıklamasından geri almaya çalışır.
Bu durum insanın psikolojik dünyasında özellikle belirgindir. İnsan çoğu zaman kendi içinde konuşan seslerin tamamını kendi sesi sanır. Oysa kişinin zihnindeki her hüküm kendi tarafından kurulmuş değildir. Ailenin sesi, toplumun sesi, dinî otoritenin sesi, ahlaki yasakların sesi, geçmişte yaşanmış bir travmanın veya aşağılanmanın sesi kişinin iç dünyasında yaşamaya devam edebilir. “Ben böyleyim” cümlesinin içinde bazen insanın kendi deneyiminden çok başkalarının ona ilişkin hükmü vardır. Direnç hermenötiği burada kişinin kendisine karşı çıkması anlamına gelmez; kendisini oluşturan seslerin arasındaki farkı duymaya başlaması anlamına gelir. İnsan kendisini açıklayan her hükmü kendisinin özü olarak kabul etmediğinde, kendi varoluşu üzerinde yeniden düşünmeye başlar.
Beden de bu yorum alanının dışına çıkarılamaz. İnsan bedeniyle vardır ve kendi bedenini dünyanın dışında bir nesne gibi deneyimleyemez. Acı, haz, arzu, korku, yaşlanma, hastalık, cinsellik, güç ve kırılganlık insanın varoluşuna beden üzerinden girer. Fakat bedenin anlamı hiçbir zaman yalnızca biyolojik değildir. Toplum hangi bedenin güzel olduğunu, hangisinin utanılacak bir beden sayılacağını, hangi arzunun kabul edilebilir, hangisinin sapkın veya günah olduğunu belirleyen anlamlar üretir. İnsan zamanla bu hükümleri kendi bedeninin gerçeğiymiş gibi içselleştirebilir. Kendi bedenine başkasının gözüyle bakmaya başlayabilir. Direnç burada da yorumlayıcı bir mesafenin açılmasıdır. İnsan bedenini kendisi adına yeniden deneyimlemeye başladığında, beden üzerindeki dışsal anlamların mutlaklığı çözülmeye başlar.
Kültür de benzer biçimde hem insanın dünyasını kurar hem de onun üzerinde bir sınır haline gelebilir. İnsan kültürsüz yaşayamaz; fakat hiçbir kültür insanın geleceğini bütünüyle tüketemez. “Biz buyuz” sözü bir topluluğun hafızasını ifade edebilir, fakat aynı söz geleceğin mümkün olmadığını söyleyen bir hükme de dönüşebilir. İnsan geçmişini taşır, fakat geçmişinin temsilcisi olmak zorunda değildir. Gelenek insanın dünyasının bir parçasıdır; insanın kaderi olmak zorunda değildir. Kültürel süreklilik ile kültürel kapanma arasındaki fark burada ortaya çıkar. İnsan kültürü yaşattığı kadar onu değiştirme imkânına da sahip olduğunda kültürel bir varlık olarak kalır.
İnsan kendisine verilmiş değildir. Bu ifade insanın hiçbir koşula bağlı olmadığı anlamına gelmez. İnsan belirli bir zamanda, belirli bir bedende, belirli bir ailede ve belirli tarihsel koşullar içinde doğar. Bunların çoğunu seçmez. Özgürlüğü, başlangıç koşullarını seçmiş olmakta aramak zaten mümkün olmayan bir özgürlük tanımıdır. Özgürlük daha çok insanın kendisine verilmiş koşullarla kurduğu ilişkinin dönüşebilirliğinde bulunur. İnsan her şeyi değiştiremez; fakat her şeyi olduğu gibi kabul etmek zorunda da değildir. Kendi hayatının koşullarını bütünüyle seçememesi, o koşulların anlamını yeniden kuramayacağı anlamına gelmez.
Oluş kavramının gerçek ağırlığı burada ortaya çıkar. Oluş, yalnızca değişmek değildir. İnsan her gün değişir; düşünceleri, duyguları, ilişkileri, bedeni ve toplumsal konumu değişebilir. Fakat bütün bu değişimlerin içinde insan aynı verilmişliğin tekrarından ibaret kalabilir. Oluş, insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin değişmesidir. İnsan kendisini belirleyen anlamların farkına varır, onlarla arasına mesafe koyar ve onları yeniden yorumlamaya başladığında oluşsal failiyet ortaya çıkar. Failiyet burada dünyaya hükmetmek değildir. İnsan hayatının bütün koşullarını kontrol edemez. Kendi hayatının içinde nasıl bir anlam kuracağı konusunda tamamen edilgen olmadığını fark etmesi yeterlidir.
Özgürlük de bu oluş hareketinin içinde düşünülmelidir. Özgürlük, seçenekler arasından seçim yapabilmekten ibaret değildir. İnsan bazen çok sayıda seçeneğe sahip olduğu halde bütün seçeneklerin aynı otorite tarafından belirlenmiş olduğunu fark etmeyebilir. Daha derin özgürlük, seçeneklerin neden o seçenekler olduğunu sorabilme yetisidir. Bana sunulan hayatın neden tek mümkün hayat olduğunu, bana öğretilen kimliğin neden benim gerçek kimliğim sayıldığını, bana aktarılan ahlakın neden değişmez olduğunu sorabilmek, özgürlüğün düşünsel başlangıçlarından biridir. Direnç hermenötiği bu sorgulama alanını açar.
Bu yüzden direnç hermenötiği siyasal bir anlam da taşır. Devletler, ideolojiler, dinî kurumlar, cemaatler ve toplumsal gelenekler insanın yalnızca davranışlarını düzenlemekle kalmaz; çoğu zaman insanın kim olduğunu da tarif etmek ister. Makbul yurttaşın, doğru inananın, gerçek kadının veya erkeğin, makbul ailenin, ideal toplum üyesinin nasıl olması gerektiğine ilişkin tanımlar üretildiğinde, insanın kendisi üzerindeki yorum hakkı da sınırlandırılır. İnsan belirli bir kimliğin içine yerleştirilir ve o kimlikten çıkması sapma olarak görülür. Direnç hermenötiği böyle bir kapanmaya karşı insanın kendisini yeniden yorumlama hakkını savunur.
Bu hak din alanında daha da önemli hale gelir. İnsan inanabilir ve yine de yorumlayabilir. Tanrı’ya inanmak, Tanrı adına konuştuğunu iddia eden her insanın otoritesini kabul etmek anlamına gelmez. Kutsal bir metne inanmak, o metin adına yapılmış bütün yorumları kutsallaştırmayı gerektirmez. Vahye inanmak ile belirli bir tarihsel yorum biçimini mutlaklaştırmak arasında zorunlu bir özdeşlik yoktur. Dinî tecrübenin insan tecrübesi olduğunu kabul etmek, dini küçümsemek değildir. Aksine, dini insan hayatının gerçekliği içinde düşünmektir. Sorun inancın varlığı değil, inancın insanın yorumlama yetisini askıya almak için kullanılmasıdır.
Aşkınlık burada önemli bir ayrım gerektirir. İnsan, kendisini aşan bir gerçekliğe inanabilir. Fakat insanı aşan bir gerçeklik ile insan üzerinde konuşma hakkını elinde bulundurduğunu iddia eden bir kurum veya yorumcu aynı şey değildir. Aşkınlık, yorumcunun otoritesine otomatik bir mühür vermez. İnsan dünyasında anlam kazanan her aşkınlık iddiası yine insan tarafından anlaşılır, aktarılır ve yorumlanır. Bu yüzden hiçbir insan, kendi yorumunu aşkınlığın kendisiyle özdeşleştirerek başkasının yorumlama hakkını ortadan kaldıramaz.
Direncin özgürleştirici niteliği de burada sınanır. Kişi kendisine verilmiş bir otoriteye direnebilir ve ardından kendi yorumunu mutlaklaştırabilir. Bu durumda direnç başlangıçtaki özgürlük imkânını kendi eliyle kapatmış olur. Direnç hermenötiğinin asıl ölçütü, yeni bir otorite üretmemesidir. İnsan başkasının yorumundan kurtulurken kendi yorumunu son söz haline getirmemelidir. Çünkü özgürlük tamamlanmış bir yorumun sahibi olmak değil, yorumlama imkânını açık tutabilmektir.
Burada hermenötiğin ontolojik anlamı ortaya çıkar. İnsan yorumlayan bir varlık olduğu için oluşur; oluştuğu için de yorumunu yeniden değiştirebilir. Kendi hayatına ilişkin son sözü sürekli erteleyebilmesi, insanın eksikliği değil açıklığıdır. İnsan tamamlanmış bir öz olmadığı için yeniden kurulabilir. Kendi hakkında verilmiş hükümleri yeniden değerlendirebilir. Geçmişini yeniden okuyabilir. Bir zamanlar zorunlu sandığı şeyin zorunlu olmadığını görebilir. Kendisine verilmiş kimliği taşıyabilir, değiştirebilir veya terk edebilir. İnsan dünyasının açıklığı, insanın kendi varoluşunun da açıklığıdır.
Bu noktada direnç hermenötiği yalnızca bir yorum kuramı olmaktan çıkar ve bir insan ontolojisine dönüşür. İnsan verilmişlik içinde başlar fakat verilmişlikte tamamlanmaz. Kendi varoluşu üzerinde düşünmeye başladığı anda kendisiyle kendisine verilmiş olan arasında bir mesafe oluşur. Bu mesafe insanın özgürlük alanıdır. Direnç bu alanın açılmasıdır. Hermenötik bu alanın içinde gerçekleşen yeniden anlamlandırmadır. Oluş, insanın bu yeniden anlamlandırmayla kendi varoluşunu yeniden kurmasıdır.
İnsan dünyası kadar insandır. Bu dünya insanın dışında duran tamamlanmış bir sahne değildir. İnsan onu yaşar, yorumlar, değiştirir ve yeniden kurar. İnsan kendi dünyasını değiştirme imkânını kaybettiğinde yalnızca siyasal bir özgürlüğü değil, oluş kapasitesini de kaybetmeye başlar. Otoritenin en derin biçimi insanın davranışlarını yönetmekten önce onun kendisini nasıl anlaması gerektiğini belirlemektir. Direnç hermenötiğinin en temel siyasal ve felsefi önemi, insanın bu yorum hakkını geri almasıdır.
İnsan tecrübesinin üzerinde bir hermenötik otorite yoktur. Bu, insanın her konuda haklı olduğu anlamına gelmez. İnsan yanılabilir, yanlış yorumlayabilir, başkasını incitebilir, kendi yorumunu dogmalaştırabilir. Tam da bu yüzden yorumun açık kalması gerekir. İnsan yanılabilir olduğu için yeniden düşünebilmelidir. Kendi yorumunun son söz olmadığını kabul edebilmelidir. Özgürlük, insanın yanılmaz hale gelmesi değil, yanılabilirliğine rağmen yeniden başlayabilmesidir.
Direnç olmadan bu yeniden başlama imkânı zayıflar. Direnç, insanın kendisine verilmiş anlamın zorunluluğunu sorgulamasına izin verir. Hermenötik, bu sorgulamanın içinden doğan yeni anlam arayışıdır. Oluş, bu arayışın insanın varoluşunda açtığı harekettir. Özgürlük ise bu hareketin hiçbir nihai otorite tarafından kapatılmamasıdır.
İnsan kendisine verilmiş değildir. Kendisine verilmiş olanın içinde doğar, fakat onun içinde tamamlanmaz. Kendisine verilen anlamları taşıyabilir, onları reddedebilir, yeniden yorumlayabilir veya dönüştürebilir. İnsan olmanın en derin anlamlarından biri, kendi hayatının anlamlandırılmasına katılabilmesidir. Direnç hermenötiği bu katılımın adıdır. İnsan kendi tecrübesi üzerinde yeniden söz sahibi olduğu yerde oluşur; kendi yorumunu bile yeniden sorgulayabildiği yerde özgürlüğünü korur. İnsan adına konuştuğunu ileri süren hiçbir aşkınlık, gelenek, kurum veya otorite bu yorum hakkını kendiliğinden elinden alamaz.
