Prof. Dr. Bilal SAMBUR - Akademisyen - Araştırmacı - Yazar
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Bilal SAMBUR - Akademisyen - Araştırmacı - Yazar
 

KADININ ÖZGÜRLÜĞÜ, BEDENİN OTORİTESİ VE İNSANLAŞMANIN İMKÂNI

- Ataerkillik Kadının Kaderi Değildir- Kadının özgürlüğü, bir toplumun insanı nasıl anladığını, iktidarı nasıl meşrulaştırdığını ve bireyin kendi hayatı üzerindeki söz hakkını ne ölçüde tanıdığını gösteren temel bir ölçüttür. Kadının bedeni, arzuları, inancı, düşünceleri ve hayat tercihleri üzerinde kimin karar vereceği sorusu, yalnızca kadınların toplumsal konumuyla ilgili değildir. Bu soru, insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin niteliğine, otoritenin sınırlarına ve özgürlüğün ne anlama geldiğine kadar uzanır. Kadın kendi hayatının öznesi olarak mı kabul edilecektir, yoksa ailesinin, toplumunun, dinî çevresinin ve siyasal düzeninin kendisine biçtiği rolü yerine getirmesi beklenen bir varlık olarak mı yaşayacaktır? Ataerkil düzenin temel sorunu, erkeklerin kadınlardan farklı olması değil, bu farklılığın bir üstünlük ve yönetme yetkisi olarak yorumlanmasıdır. Biyolojik farklılıklar toplumsal hiyerarşileri kendiliğinden doğurmaz. Kadının bedeni üzerinden onun ahlaki değerini, toplumsal konumunu ve hayatının sınırlarını belirleyen şey, farklılıkların belirli bir iktidar düzeni içinde yorumlanmasıdır. Böylece tarihsel olarak kurulmuş ilişkiler doğal, kültürel olarak üretilmiş roller değişmez ve erkek egemenliğine dayanan kurallar kutsal bir zorunluluk gibi sunulabilir. Ataerkillik, yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki açık baskısıyla değil, bu baskının olağan ve meşru kabul edilmesini sağlayan düşünce biçimleriyle de varlığını sürdürür. Kadın özgürlüğünü anlamak için bu nedenle yalnızca yasaklara, ayrımcı yasalara veya açık şiddet biçimlerine bakmak yeterli değildir. İnsanların neyi arzulayabildiği, hangi davranışlar nedeniyle dışlanma korkusu yaşadığı, hangi hayat biçimlerinin saygın kabul edildiği ve hangi tercihlerinin kendilerine pahalıya mal olduğu da incelenmelidir. İktidar, yalnızca insanın yapmasını engellediği şeylerde değil, ona neyi istemesi gerektiğini öğrettiği durumlarda da işler. Bir toplumun kadınları belirli davranışlara yönlendirmesi, bu davranışları ahlaki üstünlük ölçüsüne dönüştürmesi ve farklı tercihlerde bulunan kadınları suçluluk, utanç veya dışlanmayla karşı karşıya bırakması, özgürlüğün önündeki görünmez engelleri oluşturur. Burada insanın kendi oluşuna katılması düşüncesi belirleyici bir anlam kazanır. İnsan, kendisine verilmiş kimliklerin, toplumsal beklentilerin ve tarihsel koşulların basit bir ürünü değildir; fakat bunlardan bütünüyle bağımsız, kendi kendisini yoktan var eden bir varlık da değildir. İnsan, içinde doğduğu dünyayla ilişki kurar, bu dünyanın etkilerini taşır, onları yorumlar ve gerektiğinde değiştirir. Kadınların özgürlüğü de bu ilişkisel oluş içinde anlaşılmalıdır. Özgürlük, kadının kendisine sunulan bütün etkilerden arınarak saf bir benliğe ulaşması değil, kendi hayatını biçimlendiren koşulları sorgulayabilmesi ve bunlarla kurduğu ilişkiyi dönüştürebilmesidir. Simone de Beauvoir’ın kadınlığın toplumsal kuruluşuna ilişkin çözümlemesi, bu sorunun felsefi derinliğini ortaya koyar. Kadın, erkek karşısında bağımsız bir özne olarak tanınmadığında, kendi amaçları ve dünyası bulunan bir insan olmaktan çıkarılıp başkasının hayatında tanımlanan bir varlığa dönüştürülür. Kadının değerinin anneliği, eşliği, cinsel davranışları veya toplumsal beklentilere uygunluğuyla ölçülmesi, onun kendi başına bir amaç olarak kabul edilmesini engeller. Bununla birlikte kadınların özgürlüğünü savunmak, bütün kadınların aynı hayatı istemesi gerektiğini ileri sürmek değildir. Asıl mesele, kadınların farklı hayat biçimleri arasında karar verebilmeleri, bu kararları yeniden değerlendirebilmeleri ve seçimlerinin bedelini erkeklerle eşit olmayan toplumsal koşullar altında ödemek zorunda bırakılmamalarıdır. Kadının bedeni üzerindeki otorite de bu bağlamda ele alınmalıdır. Beden, yalnızca biyolojik bir gerçeklik veya toplumsal düzenin üzerine anlamlar yazdığı edilgin bir yüzey değildir. İnsan bedeni, deneyimin, arzunun, hazların, kırılganlığın, hastalığın, yaşlanmanın ve dünyayla ilişkinin yaşandığı somut varoluş alanıdır. Kadının bedeni üzerinde söz sahibi olamaması, yalnızca belirli davranışların engellenmesi anlamına gelmez; kendi deneyimini yorumlama ve hayatının yönünü belirleme kapasitesinin sınırlandırılması anlamına da gelir. Bu yüzden bedensel özgürlük, insan onurundan ayrı düşünülemez. Kadın bedeni aile şerefini korumak, toplumsal kimliği temsil etmek, kültürel devamlılığı sağlamak veya siyasal bir projenin simgesine dönüştürülmek üzere başkalarının mülkiyetine bırakılamaz. Kadının bedeni hakkında karar veren otorite, kendisini hangi gerekçeyle savunursa savunsun, kadının kendi iradesini ve deneyimini hesaba katmak zorundadır. Bu ilke, kadınların her kararının eleştiriden muaf tutulması demek değildir. İnsanların tercihleri, başkalarına verdikleri zararlar ve içinde oluştukları toplumsal koşullar bakımından tartışılabilir. Ancak bu tartışma, kadınları kendi hayatları hakkında karar verme yetkisinden yoksun bırakmanın gerekçesine dönüştürülemez. Ataerkil iktidarın en güçlü meşrulaştırma yollarından biri, kendi tarihsel yorumunu değişmez bir ilahî iradeyle özdeşleştirmesidir. Erkeklerin belirli bir dönemde geliştirdiği toplumsal kurallar, böylece eleştiriye kapalı bir hakikat statüsüne yükseltilir. Erkek egemen yorumlar Tanrı'nın değişmez buyruğu olarak sunulduğunda, kadınların bu yorumları sorgulaması yalnızca toplumsal itiraz değil, dinî otoriteye karşı çıkış olarak da damgalanabilir. Oysa bir kuralın dinî bir dille ifade edilmesi, onun yorumdan bağımsız olduğunu veya tarihsel güç ilişkilerinden etkilenmediğini kanıtlamaz. Kutsallık iddiası, yorum yapan insanın yanılabilirliğini ortadan kaldırmaz; insan eliyle kurulan otoriteyi kendiliğinden adil hâle getirmez. Burada dinî inanç ile ataerkil iktidarı birbirine indirgememek gerekir. İnançlı kadınların deneyimleri, anlam arayışları ve dinî pratikleri kendi içlerinde farklılık gösterir. Bir kadının inançlı olması veya geleneksel bir hayatı benimsemesi, tek başına özgür olmadığı sonucuna varmak için yeterli değildir. Aynı şekilde, bir tercihin kişisel inançla açıklanması da onu şekillendiren toplumsal baskıların araştırılmasını gereksiz kılmaz. Kadınların failliğini yalnızca geleneklere karşı çıkmalarıyla ölçmek, özgürlüğü başka bir hayat modeline uymakla özdeşleştirme tehlikesi taşır. Eleştirinin amacı, kadınların yerine karar vermek değil, onların kararlarını etkileyen koşulları görünür kılmak ve bu koşulların sorgulanabilmesini sağlamaktır. Judith Butler'ın toplumsal cinsiyetin normlar ve tekrarlanan pratikler aracılığıyla kurulmasına ilişkin düşüncesi, kadınlık ve erkeklik hakkındaki doğal kabul edilen beklentilerin nasıl üretildiğini anlamaya yardımcı olur. Foucault'nun iktidar çözümlemesi ise insanların yalnızca dışarıdan yönetilmediğini, kendilerini değerlendirme biçimlerinin de toplumsal normlar içinde şekillendiğini gösterir. Bu bakış açısından özgürlük, bütün toplumsal etkilerden kurtulmak değil, bu etkilerin nasıl işlediğini görebilmek, onlarla eleştirel bir ilişki kurabilmek ve değişim imkânlarını geliştirmektir. Kadınların tercihleri de bu nedenle ne mutlak biçimde toplumsal koşullardan bağımsız sayılmalı ne de bu koşulların mekanik sonucu olarak görülmelidir. Siyasal hareketler kadınların özgürlük taleplerini dile getirebilir, fakat aynı zamanda bu talepleri kendi toplumsal düzen tasarımlarının meşruiyet aracı hâline de getirebilir. Kadınların görünürlüğünün artması, onların karar süreçlerine katıldığı veya iktidarı eşit biçimde paylaştığı anlamına gelmez. Kadınların deneyimleri adına konuşanların kim olduğu, kararların hangi mekanizmalarda alındığı ve ortaya çıkan düzenin kadınların gerçek hareket alanını genişletip genişletmediği önemlidir. Bir siyasal hareketin kadınları kamusal alanda temsil etmesi, kadınların kendi hayatları üzerindeki otoritesini tanıdığı sonucunu tek başına doğurmaz. Temsil ile özneleşme, görünürlük ile özgürlük, kadınlardan söz etmek ile kadınların karar gücünü artırmak arasında ayrım yapmak gerekir. Kadın özgürlüğünün toplumsal koşulları ekonomik ve hukuki ilişkilerden de bağımsız değildir. Eğitim hakkı, çalışma imkânı, eşit ücret, mülkiyet ve ekonomik kaynaklara erişim, bakım emeğinin adil paylaşılması, şiddetten korunma ve siyasal karar süreçlerine katılım olmadan özgürlük büyük ölçüde biçimsel kalabilir. Ekonomik bağımlılık içindeki bir kadının kararlarını yalnızca kişisel tercih olarak değerlendirmek, bu kararların hangi zorunluluklar altında alındığını görmezden gelmektir. Benzer biçimde, kadınların özgürlüğünü yalnızca bireysel cesaret meselesine indirgemek de toplumsal sorumluluğu görünmez kılar. Özgürlük hem kişinin kendi hayatına katılabilmesini hem de bu katılımı mümkün kılacak toplumsal ve kurumsal koşulların varlığını gerektirir. Laiklik bu koşulların kurulmasında temel bir kamusal ilke olarak önem taşır. Laik bir düzenin amacı, insanları inançlarından vazgeçirmek veya dinî hayatı toplumsal varoluşun dışına çıkarmak değildir. Amaç, hiçbir dinî otoritenin kendi hakikat anlayışını bütün yurttaşlar için zorunlu bir siyasal ve hukuki düzene dönüştürme ayrıcalığına sahip olmamasıdır. İnsanlar inanma, inanmama, inançlarını değiştirme ve dinî topluluklarla ilişkilerini kendileri belirleme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Devletin görevi, belirli bir dinî yorumun doğruluğunu onaylamak değil, herkesin eşit haklarını ve özgürlüklerini güvence altına almaktır. Laiklik, bu anlamda kadınların özgürlüğü bakımından da önemlidir. Çünkü kadınların hakları, herhangi bir dinî otoritenin izin vermesine veya belirli bir yorumun onları uygun görmesine bağlı olamaz. Dinî gerekçelerle ortaya konulan bir kural, kamusal alanda bütün yurttaşlar için bağlayıcı hâle getirildiğinde, bu kuralın kadınların eşitliği ve özgürlüğü üzerindeki sonuçları açıkça tartışılabilmelidir. Aynı ölçüt, din dışı ideolojiler ve siyasal otoriteler için de geçerlidir. Hiçbir gelenek, ideoloji veya devlet, insanın hayatı üzerinde sınırsız bir karar yetkisine sahip değildir. İnsanlaşma, bu nedenle önceden belirlenmiş kusursuz bir insan tipine dönüşmek değildir. İnsan, kendi sınırlarını fark ederek, başkalarıyla eşit ilişkiler kurarak, deneyiminden öğrenerek ve kendisini yeniden değerlendirebilerek oluşur. Kadınların özgürlüğü de tek bir kadınlık anlayışının egemenliğini kurmakla değil, kadınların farklılıklarıyla birlikte özne olarak var olabilmelerini sağlamakla ilgilidir. Bu, kadınların kararlarını sorgulanamaz ilan etmek anlamına gelmediği gibi, onlar adına karar verme yetkisini başka bir otoriteye teslim etmek anlamına da gelmez. Ataerkillik kadının kaderi değildir. Tarihsel olarak kurulmuş, kültürel olarak öğretilmiş ve siyasal olarak korunmuş bir iktidar düzeni olduğu için eleştirilebilir ve değiştirilebilir. Kadının özgürlüğü, yalnızca erkeklerin koyduğu kuralların ortadan kaldırılmasına değil, insanın kendi oluşuna katılma kapasitesinin tanınmasına dayanır. Kadın, ailesinin, toplumunun, dinî çevresinin veya siyasal hareketinin amaçlarını gerçekleştirmek için var olan bir araç değildir. Kendi deneyimi, düşüncesi, bedeni, arzuları ve geleceği bulunan bir insandır. Bir toplumun özgürlüğü, kadınlara hangi hayatı seçmeleri gerektiğini söyleme gücüyle değil, onların kendi hayatlarını kurabilmelerine ne ölçüde imkân tanıdığıyla ölçülür. Kadının özgürlüğünü savunmak, onun yerine yeni bir kader yazmak değil, kader olarak sunulan toplumsal sınırların sorgulanabilmesini sağlamaktır. İnsan kendi oluşuna katılabiliyorsa özgürlük mümkündür; kadınların bu imkândan mahrum bırakıldığı bir dünyada ise insan onuru, eşitlik ve insanlaşma iddiaları eksik kalır.
Ekleme Tarihi: 15 Ekim 2026 -Perşembe

KADININ ÖZGÜRLÜĞÜ, BEDENİN OTORİTESİ VE İNSANLAŞMANIN İMKÂNI

- Ataerkillik Kadının Kaderi Değildir-

Kadının özgürlüğü, bir toplumun insanı nasıl anladığını, iktidarı nasıl meşrulaştırdığını ve bireyin kendi hayatı üzerindeki söz hakkını ne ölçüde tanıdığını gösteren temel bir ölçüttür. Kadının bedeni, arzuları, inancı, düşünceleri ve hayat tercihleri üzerinde kimin karar vereceği sorusu, yalnızca kadınların toplumsal konumuyla ilgili değildir. Bu soru, insanın kendi varoluşuyla kurduğu ilişkinin niteliğine, otoritenin sınırlarına ve özgürlüğün ne anlama geldiğine kadar uzanır. Kadın kendi hayatının öznesi olarak mı kabul edilecektir, yoksa ailesinin, toplumunun, dinî çevresinin ve siyasal düzeninin kendisine biçtiği rolü yerine getirmesi beklenen bir varlık olarak mı yaşayacaktır?

Ataerkil düzenin temel sorunu, erkeklerin kadınlardan farklı olması değil, bu farklılığın bir üstünlük ve yönetme yetkisi olarak yorumlanmasıdır. Biyolojik farklılıklar toplumsal hiyerarşileri kendiliğinden doğurmaz. Kadının bedeni üzerinden onun ahlaki değerini, toplumsal konumunu ve hayatının sınırlarını belirleyen şey, farklılıkların belirli bir iktidar düzeni içinde yorumlanmasıdır. Böylece tarihsel olarak kurulmuş ilişkiler doğal, kültürel olarak üretilmiş roller değişmez ve erkek egemenliğine dayanan kurallar kutsal bir zorunluluk gibi sunulabilir. Ataerkillik, yalnızca erkeklerin kadınlar üzerindeki açık baskısıyla değil, bu baskının olağan ve meşru kabul edilmesini sağlayan düşünce biçimleriyle de varlığını sürdürür.

Kadın özgürlüğünü anlamak için bu nedenle yalnızca yasaklara, ayrımcı yasalara veya açık şiddet biçimlerine bakmak yeterli değildir. İnsanların neyi arzulayabildiği, hangi davranışlar nedeniyle dışlanma korkusu yaşadığı, hangi hayat biçimlerinin saygın kabul edildiği ve hangi tercihlerinin kendilerine pahalıya mal olduğu da incelenmelidir. İktidar, yalnızca insanın yapmasını engellediği şeylerde değil, ona neyi istemesi gerektiğini öğrettiği durumlarda da işler. Bir toplumun kadınları belirli davranışlara yönlendirmesi, bu davranışları ahlaki üstünlük ölçüsüne dönüştürmesi ve farklı tercihlerde bulunan kadınları suçluluk, utanç veya dışlanmayla karşı karşıya bırakması, özgürlüğün önündeki görünmez engelleri oluşturur.

Burada insanın kendi oluşuna katılması düşüncesi belirleyici bir anlam kazanır. İnsan, kendisine verilmiş kimliklerin, toplumsal beklentilerin ve tarihsel koşulların basit bir ürünü değildir; fakat bunlardan bütünüyle bağımsız, kendi kendisini yoktan var eden bir varlık da değildir. İnsan, içinde doğduğu dünyayla ilişki kurar, bu dünyanın etkilerini taşır, onları yorumlar ve gerektiğinde değiştirir. Kadınların özgürlüğü de bu ilişkisel oluş içinde anlaşılmalıdır. Özgürlük, kadının kendisine sunulan bütün etkilerden arınarak saf bir benliğe ulaşması değil, kendi hayatını biçimlendiren koşulları sorgulayabilmesi ve bunlarla kurduğu ilişkiyi dönüştürebilmesidir.

Simone de Beauvoir’ın kadınlığın toplumsal kuruluşuna ilişkin çözümlemesi, bu sorunun felsefi derinliğini ortaya koyar. Kadın, erkek karşısında bağımsız bir özne olarak tanınmadığında, kendi amaçları ve dünyası bulunan bir insan olmaktan çıkarılıp başkasının hayatında tanımlanan bir varlığa dönüştürülür. Kadının değerinin anneliği, eşliği, cinsel davranışları veya toplumsal beklentilere uygunluğuyla ölçülmesi, onun kendi başına bir amaç olarak kabul edilmesini engeller. Bununla birlikte kadınların özgürlüğünü savunmak, bütün kadınların aynı hayatı istemesi gerektiğini ileri sürmek değildir. Asıl mesele, kadınların farklı hayat biçimleri arasında karar verebilmeleri, bu kararları yeniden değerlendirebilmeleri ve seçimlerinin bedelini erkeklerle eşit olmayan toplumsal koşullar altında ödemek zorunda bırakılmamalarıdır.

Kadının bedeni üzerindeki otorite de bu bağlamda ele alınmalıdır. Beden, yalnızca biyolojik bir gerçeklik veya toplumsal düzenin üzerine anlamlar yazdığı edilgin bir yüzey değildir. İnsan bedeni, deneyimin, arzunun, hazların, kırılganlığın, hastalığın, yaşlanmanın ve dünyayla ilişkinin yaşandığı somut varoluş alanıdır. Kadının bedeni üzerinde söz sahibi olamaması, yalnızca belirli davranışların engellenmesi anlamına gelmez; kendi deneyimini yorumlama ve hayatının yönünü belirleme kapasitesinin sınırlandırılması anlamına da gelir. Bu yüzden bedensel özgürlük, insan onurundan ayrı düşünülemez.

Kadın bedeni aile şerefini korumak, toplumsal kimliği temsil etmek, kültürel devamlılığı sağlamak veya siyasal bir projenin simgesine dönüştürülmek üzere başkalarının mülkiyetine bırakılamaz. Kadının bedeni hakkında karar veren otorite, kendisini hangi gerekçeyle savunursa savunsun, kadının kendi iradesini ve deneyimini hesaba katmak zorundadır. Bu ilke, kadınların her kararının eleştiriden muaf tutulması demek değildir. İnsanların tercihleri, başkalarına verdikleri zararlar ve içinde oluştukları toplumsal koşullar bakımından tartışılabilir. Ancak bu tartışma, kadınları kendi hayatları hakkında karar verme yetkisinden yoksun bırakmanın gerekçesine dönüştürülemez.

Ataerkil iktidarın en güçlü meşrulaştırma yollarından biri, kendi tarihsel yorumunu değişmez bir ilahî iradeyle özdeşleştirmesidir. Erkeklerin belirli bir dönemde geliştirdiği toplumsal kurallar, böylece eleştiriye kapalı bir hakikat statüsüne yükseltilir. Erkek egemen yorumlar Tanrı'nın değişmez buyruğu olarak sunulduğunda, kadınların bu yorumları sorgulaması yalnızca toplumsal itiraz değil, dinî otoriteye karşı çıkış olarak da damgalanabilir. Oysa bir kuralın dinî bir dille ifade edilmesi, onun yorumdan bağımsız olduğunu veya tarihsel güç ilişkilerinden etkilenmediğini kanıtlamaz. Kutsallık iddiası, yorum yapan insanın yanılabilirliğini ortadan kaldırmaz; insan eliyle kurulan otoriteyi kendiliğinden adil hâle getirmez.

Burada dinî inanç ile ataerkil iktidarı birbirine indirgememek gerekir. İnançlı kadınların deneyimleri, anlam arayışları ve dinî pratikleri kendi içlerinde farklılık gösterir. Bir kadının inançlı olması veya geleneksel bir hayatı benimsemesi, tek başına özgür olmadığı sonucuna varmak için yeterli değildir. Aynı şekilde, bir tercihin kişisel inançla açıklanması da onu şekillendiren toplumsal baskıların araştırılmasını gereksiz kılmaz. Kadınların failliğini yalnızca geleneklere karşı çıkmalarıyla ölçmek, özgürlüğü başka bir hayat modeline uymakla özdeşleştirme tehlikesi taşır. Eleştirinin amacı, kadınların yerine karar vermek değil, onların kararlarını etkileyen koşulları görünür kılmak ve bu koşulların sorgulanabilmesini sağlamaktır.

Judith Butler'ın toplumsal cinsiyetin normlar ve tekrarlanan pratikler aracılığıyla kurulmasına ilişkin düşüncesi, kadınlık ve erkeklik hakkındaki doğal kabul edilen beklentilerin nasıl üretildiğini anlamaya yardımcı olur. Foucault'nun iktidar çözümlemesi ise insanların yalnızca dışarıdan yönetilmediğini, kendilerini değerlendirme biçimlerinin de toplumsal normlar içinde şekillendiğini gösterir. Bu bakış açısından özgürlük, bütün toplumsal etkilerden kurtulmak değil, bu etkilerin nasıl işlediğini görebilmek, onlarla eleştirel bir ilişki kurabilmek ve değişim imkânlarını geliştirmektir. Kadınların tercihleri de bu nedenle ne mutlak biçimde toplumsal koşullardan bağımsız sayılmalı ne de bu koşulların mekanik sonucu olarak görülmelidir.

Siyasal hareketler kadınların özgürlük taleplerini dile getirebilir, fakat aynı zamanda bu talepleri kendi toplumsal düzen tasarımlarının meşruiyet aracı hâline de getirebilir. Kadınların görünürlüğünün artması, onların karar süreçlerine katıldığı veya iktidarı eşit biçimde paylaştığı anlamına gelmez. Kadınların deneyimleri adına konuşanların kim olduğu, kararların hangi mekanizmalarda alındığı ve ortaya çıkan düzenin kadınların gerçek hareket alanını genişletip genişletmediği önemlidir. Bir siyasal hareketin kadınları kamusal alanda temsil etmesi, kadınların kendi hayatları üzerindeki otoritesini tanıdığı sonucunu tek başına doğurmaz. Temsil ile özneleşme, görünürlük ile özgürlük, kadınlardan söz etmek ile kadınların karar gücünü artırmak arasında ayrım yapmak gerekir.

Kadın özgürlüğünün toplumsal koşulları ekonomik ve hukuki ilişkilerden de bağımsız değildir. Eğitim hakkı, çalışma imkânı, eşit ücret, mülkiyet ve ekonomik kaynaklara erişim, bakım emeğinin adil paylaşılması, şiddetten korunma ve siyasal karar süreçlerine katılım olmadan özgürlük büyük ölçüde biçimsel kalabilir. Ekonomik bağımlılık içindeki bir kadının kararlarını yalnızca kişisel tercih olarak değerlendirmek, bu kararların hangi zorunluluklar altında alındığını görmezden gelmektir. Benzer biçimde, kadınların özgürlüğünü yalnızca bireysel cesaret meselesine indirgemek de toplumsal sorumluluğu görünmez kılar. Özgürlük hem kişinin kendi hayatına katılabilmesini hem de bu katılımı mümkün kılacak toplumsal ve kurumsal koşulların varlığını gerektirir.

Laiklik bu koşulların kurulmasında temel bir kamusal ilke olarak önem taşır. Laik bir düzenin amacı, insanları inançlarından vazgeçirmek veya dinî hayatı toplumsal varoluşun dışına çıkarmak değildir. Amaç, hiçbir dinî otoritenin kendi hakikat anlayışını bütün yurttaşlar için zorunlu bir siyasal ve hukuki düzene dönüştürme ayrıcalığına sahip olmamasıdır. İnsanlar inanma, inanmama, inançlarını değiştirme ve dinî topluluklarla ilişkilerini kendileri belirleme özgürlüğüne sahip olmalıdır. Devletin görevi, belirli bir dinî yorumun doğruluğunu onaylamak değil, herkesin eşit haklarını ve özgürlüklerini güvence altına almaktır.

Laiklik, bu anlamda kadınların özgürlüğü bakımından da önemlidir. Çünkü kadınların hakları, herhangi bir dinî otoritenin izin vermesine veya belirli bir yorumun onları uygun görmesine bağlı olamaz. Dinî gerekçelerle ortaya konulan bir kural, kamusal alanda bütün yurttaşlar için bağlayıcı hâle getirildiğinde, bu kuralın kadınların eşitliği ve özgürlüğü üzerindeki sonuçları açıkça tartışılabilmelidir. Aynı ölçüt, din dışı ideolojiler ve siyasal otoriteler için de geçerlidir. Hiçbir gelenek, ideoloji veya devlet, insanın hayatı üzerinde sınırsız bir karar yetkisine sahip değildir.

İnsanlaşma, bu nedenle önceden belirlenmiş kusursuz bir insan tipine dönüşmek değildir. İnsan, kendi sınırlarını fark ederek, başkalarıyla eşit ilişkiler kurarak, deneyiminden öğrenerek ve kendisini yeniden değerlendirebilerek oluşur. Kadınların özgürlüğü de tek bir kadınlık anlayışının egemenliğini kurmakla değil, kadınların farklılıklarıyla birlikte özne olarak var olabilmelerini sağlamakla ilgilidir. Bu, kadınların kararlarını sorgulanamaz ilan etmek anlamına gelmediği gibi, onlar adına karar verme yetkisini başka bir otoriteye teslim etmek anlamına da gelmez.

Ataerkillik kadının kaderi değildir. Tarihsel olarak kurulmuş, kültürel olarak öğretilmiş ve siyasal olarak korunmuş bir iktidar düzeni olduğu için eleştirilebilir ve değiştirilebilir. Kadının özgürlüğü, yalnızca erkeklerin koyduğu kuralların ortadan kaldırılmasına değil, insanın kendi oluşuna katılma kapasitesinin tanınmasına dayanır. Kadın, ailesinin, toplumunun, dinî çevresinin veya siyasal hareketinin amaçlarını gerçekleştirmek için var olan bir araç değildir. Kendi deneyimi, düşüncesi, bedeni, arzuları ve geleceği bulunan bir insandır.

Bir toplumun özgürlüğü, kadınlara hangi hayatı seçmeleri gerektiğini söyleme gücüyle değil, onların kendi hayatlarını kurabilmelerine ne ölçüde imkân tanıdığıyla ölçülür. Kadının özgürlüğünü savunmak, onun yerine yeni bir kader yazmak değil, kader olarak sunulan toplumsal sınırların sorgulanabilmesini sağlamaktır. İnsan kendi oluşuna katılabiliyorsa özgürlük mümkündür; kadınların bu imkândan mahrum bırakıldığı bir dünyada ise insan onuru, eşitlik ve insanlaşma iddiaları eksik kalır.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.