Hukuk insanın dünyasında doğar. İnsanların birlikte yaşama zorunluluğu, birbirleriyle kurdukları ilişkiler, karşılaştıkları çatışmalar, sahip oldukları beklentiler ve ortak bir hayat kurma arayışları hukuku ortaya çıkarır. Bu nedenle hukuk, insanın dışında hazır bulunan ve insanın yalnızca kendisine uymak zorunda olduğu bir gerçeklik olarak düşünülemez. Hukuk, insanların birlikte yaşama sorunlarına verdikleri tarihsel, toplumsal ve kurumsal bir cevaptır. İnsan olmadan hukuk olmaz. Doğada güç, ihtiyaç, mücadele ve yaşam vardır; fakat hak, sorumluluk, adalet ve hukuk insanların oluşturduğu normatif dünyaya aittir.
Hukukun insanî olması onun keyfî olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, hukukun insan tarafından yapılması insanı daha büyük bir sorumlulukla karşı karşıya bırakır. İnsan yaptığı hukukun sonuçlarından sorumludur. Bir yasa adaletsizse eleştirilebilir, yanlışsa değiştirilebilir ve toplumsal koşullar değiştiğinde yeniden düzenlenebilir. Hukukun değiştirilebilir olması onun eksikliği değil, insanî niteliğinin göstergesidir. İnsan değiştiği için hukuk da değişir. Yaşayan toplum ile hukuk arasındaki bağ ancak hukukun değişebilme kapasitesiyle korunabilir.
Hukukun ontolojisi bu nedenle yalnızca “hangi kurallar geçerlidir?” sorusuyla sınırlı değildir. Daha önce gelen soru, hukukun nasıl var olduğudur. Hukuk yalnızca yazılı metinden ibaret değildir. Bir metnin hukuk haline gelmesi için onu yorumlayan insanlara, uygulayan kurumlara, karar veren yargıçlara, yaptırım uygulayan kamu otoritesine ve hak sahibi olan bireylere ihtiyaç vardır. Hukuk norm ile insan, kural ile kurum, hak ile sorumluluk arasındaki ilişkiler içinde somutlaşır. Hukukun varlığı insan dünyasının dışında değil, insan dünyasının içinde gerçekleşir.
Bu noktada hukukun sahibi sorusu önem kazanır. Hukuk kimin adına yapılır? İnsan hukukun yalnızca muhatabı mıdır, yoksa kurucu öznesi midir? Hukukun nihai meşruiyet ölçütü nerede bulunur? Bu sorulara verilen cevaplar, farklı hukuk sistemleri arasındaki teknik ayrımlardan daha derin bir ayrım yaratır. Bir yaklaşım hukukun nihai kaynağını insanın üzerinde bulunan aşkın ve değişmez bir iradede arar. Diğer yaklaşım ise hukuku insanların ortak yaşamından, aklından, deneyiminden, özgürlüğünden ve siyasal iradesinden hareketle kurar. Birincisinde insan kendisine verilmiş olduğu kabul edilen hukukun muhatabıdır. İkincisinde insan hukukun kurucu öznesidir.
Hümanist hukuk ontolojisi ikinci yaklaşımı esas alır. İnsanı hukukun kurucu öznesi olarak kabul etmek, çoğunluğun veya devletin sınırsız iradesini meşru görmek değildir. Tam tersine, liberal düşüncenin temel katkısı burada ortaya çıkar. İnsan hukuk yapabilir, fakat hiçbir insan veya kolektif irade başka insanların temel haklarını ortadan kaldırma yetkisine sahip değildir. Demokratik çoğunluk yönetme hakkına sahiptir; ancak çoğunluğun iktidarı sınırsız değildir. Demokrasi, çoğunluğun her istediğini yapabilmesi değil, özgür ve eşit bireylerin kendilerini ilgilendiren ortak kararları birlikte oluşturabilmesidir.
Bu nedenle hümanist hukuk ontolojisi liberalizm ile demokrasiyi birbirinden koparmaz. Demokrasi siyasal iktidarın kaynağını yurttaşlara verir. Liberalizm ise bu iktidarın bireyin temel haklarıyla sınırlandırılmasını ister. Sadece demokrasi yeterli değildir; çünkü çoğunluklar da özgürlükleri ihlal edebilir. Sadece bireysel özgürlük vurgusu da yeterli değildir; çünkü ortak kararların hangi siyasal mekanizmalarla alınacağı sorusu demokratik katılımı gerektirir. Hümanist hukuk, özgür birey ile demokratik toplum arasındaki ilişkiyi birbirini tamamlayan iki temel unsur olarak görür.
Aşkın-dogmatik hukuk anlayışında ise hukuk, insanın kendi iradesiyle kurduğu bir normatif düzen olmaktan önce, insanın üzerinde bulunan bir hakikatin ifadesi olarak düşünülür. İlahi olduğu kabul edilen bir düzen değiştirilemeyecek ve insan iradesinin üzerinde bulunan bir hukuk kaynağı olarak görülür. İnsan burada hukuku yapan değil, kendisine verilmiş olduğu kabul edilen hukuku anlamaya ve uygulamaya çalışan varlıktır. Hukukun değişmezliği temel bir değer haline gelir. Böyle bir anlayışta insanın hukuk üzerindeki kurucu yetkisi doğal olarak sınırlandırılır.
Burada kaçınılmaz bir ontolojik sorun vardır. İnsanların üstünde ve dışında bulunduğu ileri sürülen bir hukuk, toplumsal hayatta ancak insanlar aracılığıyla var olabilir. İnsanüstü olduğu kabul edilen bir hükmün okunması, anlaşılması ve yorumlanması gerekir. Hangi koşullarda uygulanacağına karar verilmesi, hangi yorumun esas alınacağının belirlenmesi, uygulamayı sağlayacak kurumların oluşturulması ve gerektiğinde yaptırım uygulanması gerekir. Bunların tamamı insan faaliyetidir. Bir metin kendi başına mahkeme kurmaz. Bir hüküm kendi başına ceza vermez. Bir norm kendi başına miras dağıtmaz, evlilik ilişkisini düzenlemez veya bir insanın hukukî statüsünü belirlemez. Hukukî sonuç doğuran her norm, insan yorumuna ve kurumsal karara ihtiyaç duyar.
Buradainsanüstü kaynak iddiası ile hukukî gerçekliği birbirinden ayırmak gerekir. Bir normun insanüstü bir otorite tarafından bildirildiğine inanmak teolojik bir inançtır. O normun toplumda hukuk olarak uygulanması ise insanî ve kurumsal bir süreçtir. İnsanüstü olduğu ileri sürülen kaynak ile bu kaynağın hukukî anlamı aynı şey değildir. Bir metnin anlamı kendiliğinden hukukî sonuç üretmez. Anlamın belirlenmesi, yorumlanması ve uygulanması insan faaliyetidir. Bu nedenle aşkın kaynak iddiası, hukukun toplumsal varlığını insanlardan bağımsız hale getirmez.
Buradan hareketle “bütün pozitif hukuk insanîdir” önermesi daha açık bir anlam kazanır. Buradaki insanîlik, hukukun keyfî veya rastlantısal olduğunu ifade etmez. Hukukun toplumsal varlığının insan yorumu, insan kurumu ve insan kararı aracılığıyla gerçekleştiğini ifade eder. Kendisine insanüstü bir kaynak atfedilen bir normatif sistem bile toplum içinde hukuk olarak var olduğunda insan yorumuna ve insan kurumlarına ihtiyaç duyar. İnsanüstü kaynak iddiası hukukun toplumsal varlığını insanın dışına taşımaz.
Klasik şeriat anlayışı bu ontolojik gerilimin tarihsel örneklerinden biridir. Şeriat farklı dönemlerde aileyi, mirası, ticareti, cezaları ve toplumsal ilişkileri düzenleyen kapsamlı bir normatif sistem olarak işlev görmüştür. Bu tarihsel gerçekliği inkâr etmek doğru değildir. Ancak tarihsel olarak var olmuş ve uygulanmış olmak ile bugün hukukî ve ahlaki açıdan meşru olmak aynı şey değildir. Bir hukuk düzeninin geçmişte toplum tarafından benimsenmiş olması, onun normatif geçerliliğini kendiliğinden kanıtlamaz.
Tarihsel açıklama ile normatif meşruiyet arasındaki ayrım burada temel önem taşır. Geçmiş toplumlarda belirli bir normun kabul edilmiş olması, o normu günümüz açısından dokunulmaz hale getirmez. Kölelik, kadınların eşit hukukî statüden mahrum bırakılması, dinî farklılıkların farklı hukukî statülere dönüştürülmesi veya inanç değiştirmenin cezalandırılması tarihsel koşulları içinde araştırılabilir. Bunların hangi toplumsal şartlarda ortaya çıktığını anlamak önemlidir. Açıklamak ile meşrulaştırmak aynı şey değildir. Tarihi anlamak başka, tarihi hukuk olarak sürdürmek başka şeydir.
Aynı problem yorum meselesinde de ortaya çıkar. Dogmatik hukuk gelenekleri tek bir yorumdan oluşmaz. Aynı kaynaklara bağlı olduklarını söyleyen hukukçular farklı yöntemler kullanmış, birbirinden farklı hükümler üretmiş ve farklı sonuçlara ulaşmıştır. Bu çeşitlilik, insan yorumunun hukuk alanından çıkarılamayacağını gösterir. Değişmez olduğu kabul edilen kaynak ile bu kaynağın insan tarafından anlaşılması aynı şey değildir. Kaynağın mutlaklığına inanılabilir; fakat yorumun insanî niteliği ortadan kaldırılamaz.
Bu nedenle hukuk alanında insan sorumluluğunu aşkın bir kaynağa atıf yaparak ortadan kaldırmak mümkün değildir. İnsan her durumda yorumlayan, karar veren, uygulayan ve sonuçlarından sorumlu olan varlıktır. Bir hukuk düzeninin insanüstü kaynağa dayandığına inanılması, o hukuk düzenini uygulayan insanların sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Aksine, hukuk adına alınan her kararın insan hayatı üzerinde somut sonuçları bulunduğu için eleştiriye açık olması gerekir.
Hümanist hukuk ontolojisi hukuku tam da bu insanî gerçeklik üzerinden düşünür. Hukuk insanın üzerinde duran kutsal ve dokunulmaz bir emirler bütünü değil, insanların ortak yaşamını düzenlemek için üstlendikleri sorumluluktur. İnsan hukuku yapar, fakat yaptığı hukuk tarafından da sınırlandırılır. Hukuk insanın kendi özgürlüğünü yok etmesine izin veren bir araç değildir. İnsan tarafından yapılmış olması hukuku sınırsız kılmaz; tersine, insan hakları, özgürlük, eşitlik ve insan onuru açısından sürekli olarak sorgulanmasını gerekli kılar.
Liberal hukuk düşüncesinin temel kazanımlarından biri, hukukun yalnızca toplumsal düzen sağlamak için değil, bireyi devletin ve çoğunluğun gücünden korumak için de var olduğunu göstermesidir. Devlet hukukun sahibi değildir. Devletin yetkileri hukuk tarafından belirlenir ve sınırlandırılır. Kamu gücünün kaynağı toplum olsa bile bu güç bireyin temel haklarının üzerinde değildir. Devlet ancak hukuk tarafından yetkilendirildiği ölçüde zor kullanabilir.
Hukuk devletinin anlamı yalnızca yasaların bulunması değildir. Devletin kendisinin de hukuka bağlı olmasıdır. Yasaların öngörülebilir olması, kamu gücünün keyfî kullanılmaması, yargının bağımsızlığı, bireyin devlet karşısında korunması ve temel hakların güvence altına alınması hukuk devletinin temel unsurlarıdır. Hukuk devleti bu yönüyle insan özgürlüğünün kurumsal güvencesidir.
Birey hümanist hukuk ontolojisinin merkezinde yer alır. Birey hukukun yalnızca nesnesi değil, hukuk kişisidir. İnsan herhangi bir dinî topluluğun, devletin, milletin, sınıfın veya başka bir kolektif yapının içinde tamamen eriyen bir varlık değildir. Kendi hayatı üzerinde karar verebilen, hak sahibi olan ve hukuk karşısında doğrudan tanınan bir kişidir. İnsan hukukî değerini belirli bir topluluğa ait olmaktan değil, insan olmasından alır.
Özerklik bu nedenle temel bir ilkedir. İnsan kendi yaşamına ilişkin temel kararları başkasının mutlak otoritesi altında olmadan verebilmelidir. Kendi düşüncesini oluşturabilmeli, bir inanca sahip olabilmeli, inancını değiştirebilmeli veya hiçbir metafizik inancı kabul etmemeyi seçebilmelidir. Nasıl yaşayacağı konusunda karar verebilmelidir. Özgürlük elbette başkalarının özgürlüğü ve haklarıyla sınırlıdır; fakat kişinin kendi vicdanı ve yaşamı üzerindeki temel karar yetkisi başka bir otoriteye devredilemez.
Vicdan özgürlüğü bu nedenle yalnızca inanma özgürlüğü değildir. İnanmama, inanç değiştirme, dini eleştirme, bir dinî topluluğu terk etme ve herhangi bir metafizik inancı reddetme hakkını da içerir. Devlet belirli bir inancı doğru kabul ederek onu bütün yurttaşlar için hukukî zorunluluğa dönüştürdüğünde, vicdan alanı siyasal iktidarın denetimine girmiş olur. İnanç özgürlüğünün gerçek anlamı, insanın yalnızca inanabilmesi değil, kendi vicdanının yönünü özgürce belirleyebilmesidir.
Bu nedenle günah ile suç arasındaki ayrım hukuk açısından önemlidir. Bir davranış belirli bir dinî gelenek açısından günah kabul edilebilir. Fakat günah ile suç aynı hukukî kategori değildir. Günah belirli bir inanç sistemi içinde anlam kazanan ahlaki bir kavramdır. Suç ise devletin zor kullanma yetkisini harekete geçiren kamusal bir hukuk kategorisidir. Devletin görevi insanların ahiretini düzenlemek veya ruhlarını kurtarmak değildir. Devletin görevi insanların haklarını, özgürlüklerini ve güvenliğini korumaktır.
Kadının hukukî statüsü de bir hukuk düzeninin insan anlayışını ortaya çıkaran temel ölçütlerden biridir. Bir toplumun medeniliği yalnızca bilimsel üretimi, ekonomik gücü veya kültürel mirasıyla ölçülemez. Kadının bağımsız bir hukuk kişisi olup olmadığı daha temel bir sorudur. Kadın kendi adına karar verebiliyor mu? Kendi malvarlığı üzerinde söz sahibi mi? Evlilikte eşit taraf mı? Boşanma konusunda bağımsız haklara sahip mi? Miras bakımından eşit hukuk kişisi olarak kabul ediliyor mu? Kendi bedeni ve yaşamı üzerinde söz sahibi mi?
Tarihsel dogmatik hukuk sistemlerinde kadın ve erkek arasında farklı hukukî statüler oluşturulmuştur. Bu düzenlemelerin tarihsel nedenleri araştırılabilir ve anlaşılabilir. Fakat tarihsel açıklama eşitsizliği meşrulaştırmaz. Hümanist hukuk açısından kadın, başka bir kişinin veya toplumsal otoritenin hukukî himayesine muhtaç bir varlık olarak değil, kendi başına hak sahibi olan bağımsız bir kişidir. Hukukî eşitlik, insan onurunun kurumsal ifadesidir.
Aynı sorun din değiştirme ve dinden ayrılma konusunda daha açık biçimde görülür. İnanç insanın iç dünyasında meydana gelen bir yönelimdir. İnsan bir inancı kabul edebilir, reddedebilir veya değiştirebilir. Devletin bu tercihi cezalandırması, insanın vicdanını siyasal iktidarın alanına sokar. Bir insanın inanma hakkı kadar inanmama ve inancını değiştirme hakkı da bulunmalıdır. Aksi halde inanç özgürlüğü, özgür bir vicdan hakkından çıkıp doğru kabul edilen inanca bağlı kalma yükümlülüğüne dönüşür.
Demokrasi aynı insan anlayışının siyasal sonucudur. Demokrasi yalnızca seçimlerden ibaret değildir. İnsanların kendilerini yöneten kurallar üzerinde söz sahibi olmalarıdır. Yurttaşların değiştiremeyeceği, eleştiremeyeceği veya siyasal iradeleriyle dönüştüremeyeceği bir hukuk alanı oluşturulduğunda demokratik egemenliğin sınırları ortaya çıkar. Hukukun bazı bölümleri insan iradesinin üzerinde ve değişmez kabul ediliyorsa, halkın hukuk yapma yetkisi zorunlu olarak sınırlandırılmış olur.
Demokratik egemenliğin sınırsız olduğu sanılmamalıdır. Çoğunluğun oyuyla temel haklar ortadan kaldırılamaz. Bir toplumun çoğunluğu belirli bir dinî inancı benimseyebilir; ancak bu durum o inancın bütün yurttaşlara hukukî zorunluluk olarak dayatılmasını meşru hale getirmez. Çoğunluk kendi inancını yaşayabilir, fakat azınlığın vicdanını yönetemez. Demokrasi ancak çoğunluğun iktidarını azınlığın haklarıyla ve bireyin özgürlüğüyle birlikte düşündüğümüzde liberal-demokratik niteliğe kavuşur.
Seküler hukuk ile aşkın kaynaklı hukuk anlayışı arasındaki fark bu nedenle birkaç hükmün içeriğinden daha derindir. Asıl mesele hukukun nihai otoritesidir. Hukukun üzerinde insanın dışında bulunan değişmez bir irade mi vardır, yoksa hukukun meşruiyeti insanın özgürlüğü, eşitliği, onuru ve ortak yaşamı üzerinden mi kurulmalıdır? Birinci yaklaşım insanı önceden belirlenmiş bir normatif düzenin muhatabı olarak konumlandırır. İkinci yaklaşım insanı hukukun kurucu ve eleştirel öznesi olarak kabul eder.
Seküler hukuk dinsizlik değildir. Seküler hukuk, devletin belirli bir metafizik inancı bütün yurttaşlar için zorunlu hale getirmemesidir. Hukukun belirli bir dinin doğruluğuna bağlanmamasıdır. İnanan ile inanmayanın, kadın ve erkeğin, farklı inançlara sahip insanların aynı hukuk karşısında eşit yurttaşlar olarak kabul edilmesidir. Sekülerliğin temel işlevi dini ortadan kaldırmak değil, devletin zor kullanma yetkisini herhangi bir dinî hakikat iddiasından bağımsızlaştırmaktır.
Seküler devlet aynı zamanda tarafsız devlet olmak zorundadır. Bu tarafsızlık, devletin bütün inançlara karşı düşmanca davranması anlamına gelmez. Seküler devlet, dinin devlet ve siyaset olmadığı devlettir. Devletin hiçbir metafizik görüşü yurttaşlığın ön koşulu haline getirmemesi anlamına gelir. Dindar yurttaş da seküler yurttaş da aynı hukukî değere sahiptir. Devletin görevi insanları inançlarına göre sınıflandırmak değil, farklı inançlara sahip insanların eşit haklarla yaşayabilecekleri ortak bir hukuk alanı oluşturmaktır.
Dinin hukuk alanından ayrılması, dinin toplumdan çıkarılması anlamına gelmez. İnsan kendi inancını yaşayabilir, ibadet edebilir, dini geleneklerini sürdürebilir ve inançlarını kamusal tartışmada savunabilir. Dini düşünce siyasal tartışmaya katılabilir. Fakat hiç kimse kendi metafizik inancını devletin zorlayıcı gücü aracılığıyla başka insanlara dayatma hakkına sahip değildir. Din, devlet ve siyaset olamaz. Kişinin kendi inancını yaşama özgürlüğü ile başkasının hayatını kendi inancına göre düzenleme yetkisi birbirinden ayrılmalıdır.
Hukuki çoğulculuk açısından da bu ayrım korunmalıdır. İnsanların özel yaşamlarında farklı ahlaki ve dinî normları benimsemeleri özgürlüklerinin bir parçası olabilir. Devletin yurttaşlara dinî kimliklerine göre farklı hukukî statüler uygulaması eşit yurttaşlık ilkesini zedeler. Liberal hukuk düzeninin görevi insanların aynı olmasını sağlamak değil, farklılıklarına rağmen eşit hukuk kişiler olarak yaşayabilmelerini sağlamaktır.
Bununla birlikte seküler hukuk da eleştiri dışı bırakılamaz. Seküler devletler de adaletsiz yasalar çıkarabilir, insan haklarını ihlal edebilir ve baskıcı yönetim biçimleri oluşturabilir. Bu nedenle sekülerlik tek başına adaletin garantisi değildir. Seküler hukuk ancak insan hakları, özgürlük, eşitlik, hukukun üstünlüğü, anayasal sınırlama ve demokratik katılım ile birleştiğinde hümanist bir hukuk düzenine dönüşür.
Hümanist hukuk ontolojisi bu nedenle hem teolojik mutlakçılığa hem de seküler devletin sınırsız iktidarına karşıdır. Hukuk kutsallaştırılmamalıdır; fakat insan adına konuştuğunu ileri süren devlet de kutsallaştırılmamalıdır. Hukukun görevi iktidarı büyütmek değil, iktidarı sınırlamaktır. Devlet hukukun sahibi değil, hukuk tarafından sınırlandırılan bir kurumdur. Din de hukukun sahibi ve kaynağı değildir. Bireyin özgürlüğü dinin ve devletin iyi niyetine bırakılmayacak kadar değerlidir. Özgürlük ancak hukukî ve anayasal güvencelerle kalıcı hale gelir.
İnsan hakları hukukun kendi kendisini eleştirebilmesini sağlayan temel ölçütlerden biridir. Bir yasa çoğunluk tarafından kabul edilmiş olsa bile insan onurunu ihlal edebilir. Bu nedenle hukuk ile adalet arasında sürekli bir eleştirel ilişki bulunmalıdır. Hümanist hukuk yürürlükte olan her yasayı yalnızca yürürlükte olduğu için adil kabul etmez. Hukukun kendisini de özgürlük ve insan hakları açısından değerlendirmeye tabi tutar.
Aynı yaklaşım gelenek için de geçerlidir. Bir normun eski olması onu doğru yapmaz. Bir toplumun uzun süre uyguladığı bir kural yalnızca geçmişten geldiği için dokunulmaz hale gelemez. Gelenek kültürel hafıza açısından değerli olabilir. Fakat gelenek devletin ve dinin zorlayıcı gücüyle hukuk haline geldiğinde insanların temel haklarını doğrudan etkiler. Bu nedenle gelenek hukukî tartışmanın konusu olabilir, fakat hukukun eleştiriden muaf ölçütü olamaz.
Dinî hukuk geleneklerinin çağdaş yorumcuları, bu geleneklerin özgürlük, demokrasi ve insan haklarıyla uyumlu biçimde yeniden yorumlanabileceğini ileri sürebilirler. Bu çabalar ciddiye alınmalıdır. Dinî düşüncenin tarihsel ve yorumlayıcı niteliğini ortaya koyan yaklaşımlar, geleneklerin değişebileceğini ve farklı etik sonuçlara ulaşabileceğini göstermektedir.
Ancak burada daha temel bir soru ortaya çıkar. Bir dinî hukuk anlayışının çağdaş dünyada kabul edilebilir olması için kadın ve erkek eşitliğine, vicdan özgürlüğüne, bireysel özerkliğe, demokratik egemenliğe ve insan haklarına uygun biçimde yeniden yorumlanması gerekiyorsa, bu yeniden yorumlamanın nihai ölçütü nedir? Eğer ölçüt insanın özgürlüğü, eşitliği ve onuruysa, hukukî meşruiyet ölçütü yeniden insan dünyasına dönmüş demektir. Bu sonuç dinî geleneğin değersiz olduğu anlamına gelmez. Bu hukukî meşruiyetin son ölçütünün aşkın otorite değil, insanın hakları ve özgürlükleri olduğunu gösterir.
Burada dinin ahlaki ve kültürel değeri ile hukukî otoritesi arasında ayrım yapmak gerekir. Din insanlara adalet, merhamet, dayanışma, sorumluluk ve anlam hakkında güçlü bir esin kaynağı verebilir. Dinî gelenekler ahlaki hayatın önemli kaynakları olabilir. Fakat dinin ahlaki bir kaynak olması ile devlet hukukunun nihai kaynağı olması aynı şey değildir. Din kamusal tartışmaya katılabilir; ancak kendi metafizik doğruluğunu devletin zorlayıcı gücü aracılığıyla bütün yurttaşlara kabul ettiremez.
Hümanist hukuk ontolojisinin özgünlüğü burada ortaya çıkar. Bu anlayış hukuku insanın üzerine yerleştirilmiş kutsal bir düzen olmaktan çıkarıp insanın ortak sorumluluğu haline getirir. İnsan hukukun nesnesi olmaktan çıkıp öznesi olur. Fakat bu öznelik keyfîlik değildir. İnsan yaptığı hukuku gerekçelendirmek, eleştiriye açmak ve sonuçlarından sorumlu olmak zorundadır. Hukukun insanileşmesi, hukukun sorumsuzlaştırılması değil, insan sorumluluğunun derinleştirilmesidir.
Hukukun değişebilir olması da bu nedenle yalnızca teknik bir mesele değildir. Değişebilirlik, insanın kendi dünyasını yeniden kurabilme kapasitesinin hukuk alanındaki karşılığıdır. İnsan hayatı değişir. Bilimsel bilgi değişir. Toplumsal ilişkiler değişir. Aile yapıları, çalışma biçimleri, iletişim biçimleri ve özgürlük anlayışları dönüşür. Hukuk bu dönüşümlere kapalı hale geldiğinde yaşayan toplum ile hukuk arasında mesafe oluşur. Değişmezlik iddiası bazı durumlarda istikrar sağlayabilir; fakat değişen insan dünyasıyla bağ kuramayan hukuk zamanla kendi meşruiyetini kaybedebilir.
Bu nedenle hukukta istikrar ile değişebilirlik arasında bir denge gerekir. Hümanist hukuk her gün değişen keyfî bir hukuk değildir. Anayasal ilkeler, temel haklar ve hukuk devleti kurumları hukuka süreklilik kazandırır. Fakat hiçbir hukuk sistemi kendisini tarihin dışında konumlandıramaz. İnsanların daha önce göremediği adaletsizlikleri görebilmesi ve daha önce sahip olmadığı hakları talep edebilmesi, hukukun değişebilir olmasını zorunlu kılar.
Bir hukuk düzeninin medeniliği de bu açıdan yeniden düşünülmelidir. Medeniyet yalnızca geçmişte üretilmiş eserlerin büyüklüğü, ekonomik güç veya kültürel miras değildir. Bir toplumun insanı nasıl gördüğü, hukukun insanı ne kadar özgür bıraktığı ve insanların birbirleriyle eşit hukuka sahip kişiler olarak yaşayıp yaşayamadığı da medeniyetin temel ölçütlerindendir. Kültürel zenginlik ile hukukî eşitlik aynı şey değildir. Bir toplumun geçmişte büyük bir kültür yaratmış olması, o toplumun bütün hukuk normlarını günümüzde meşru kılmaz.
Hümanist hukuk ontolojisi aynı zamanda çoğulculuğu hukukun temel değerlerinden biri olarak kabul eder. İnsanlar aynı düşünmek zorunda değildir. Aynı inanca sahip olmak, aynı hayat tarzını benimsemek veya aynı ahlaki görüşü paylaşmak zorunda değildir. Özgür toplumun başarısı farklılıkları ortadan kaldırmasında değil, farklılıklarla birlikte özgürce yaşayabilmesindedir. Hukukun görevi insanları tek bir hayat biçimine sokmak değil, farklı hayat biçimlerinin birbirlerinin haklarına zarar vermeden var olabileceği ortak bir alan yaratmaktır.
Bu nedenle özgür toplumda devletin tarafsızlığı ile bireyin özgürlüğü birbirini tamamlar. Devlet belirli bir hayat tarzını yurttaşlarına dayatmadığında birey kendi hayatının anlamını kendisi kurabilir. Bu yalnızca dinî inançlar bakımından değil, bütün yaşam tercihleri bakımından geçerlidir. İnsan iyi hayatın ne olduğuna ilişkin kendi kanaatini oluşturabilmelidir. Devletin görevi insanların yerine iyi hayatı seçmek değil, onların kendi hayatlarını seçebilecekleri özgürlük alanını korumaktır.
Hümanist hukuk ontolojisi hukuku bu nedenle insanın ortak dünyasına geri çağırır. Hukukun görevi insanı belirli bir metafizik hakikate zorlamak değil, farklı hakikat anlayışlarına sahip insanların birlikte yaşayabilecekleri özgür bir kamusal alan yaratmaktır. Hukuk insanların vicdanını yönetmemeli, yaşamlarını tek bir modele göre biçimlendirmemeli ve herhangi bir grubun metafizik inancını bütün toplumun zorunlu hukukuna dönüştürmemelidir.
Bu çerçevede seküler hukuk ile teokratik hukuk düzeni arasındaki karşıtlık basit bir siyasal slogan olarak değil, iki farklı hukuk ontolojisinin karşılaşması olarak anlaşılmalıdır. Bir tarafta hukukun meşruiyetini insanın ortak dünyasında, insan haklarında, özgürlükte, eşitlikte ve demokratik iradede arayan bir hukuk anlayışı vardır. Diğer tarafta hukukun nihai kaynağını insanın üzerinde bulunan aşkın ve değişmez bir iradeye bağlayan bir anlayış bulunur. İlkinde insan hukukun kurucu ve eleştirel öznesidir. İkincisinde insanın hukuk üzerindeki kurucu yetkisi aşkın bir otorite tarafından sınırlandırılmıştır.
Bu iki anlayış arasındaki fark, belirli bir hükmün bugün uygulanıp uygulanmamasından daha derindir. Asıl fark, insanın hukuk karşısındaki varlık biçimidir. İnsan kendisine dışarıdan verilmiş olduğu ileri sürülen değişmez bir hukukun pasif muhatabı mı olacaktır, yoksa kendi ortak dünyasının hukukunu yapan, eleştiren ve değiştiren özgür bir özne mi olacaktır? Hukuk felsefesinin temel sorularından biri budur.
Hümanist hukuk ontolojisi ikinci yolu benimser. İnsan onurunu korumanın yolu, insanı kendi hukukunun sorumluluğunu üstlenebilen özgür bir varlık olarak kabul etmekten geçer. Hukuk insanın üzerinde ve ötesinde değil, insanın ortak dünyasında bulunmalıdır. Hukukun meşruiyeti aşkın bir otoriteye itaati esas almasından değil, insanın özgürlüğünü, eşitliğini, onurunu ve birlikte yaşama imkânını korumasından kaynaklanmalıdır.
Bu anlayış seküler hukuku da nihai bir dogma haline getirmez. Seküler hukuk insan özgürlüğünü, eşit yurttaşlığı ve çoğulculuğu koruyabilmek için gerekli kurumsal çerçevedir; fakat kendi başına ahlaki bir son değildir. Seküler hukuk da sürekli olarak eleştiriye, demokratik denetime ve insan hakları ölçütlerine açık olmalıdır. Hukukun insanî olması, onun hiçbir zaman tamamlanmış ve kusursuz olmayacağı anlamına gelir. İnsan yaptığı hukukla birlikte kendi hatalarını da taşır. Bu nedenle hukuk sürekli olarak yeniden düşünülmelidir.
Sonuçta hukuk, insanın kendi ortak dünyasına ilişkin sorumluluğudur. İnsan hukukun yalnızca muhatabı değil, kurucusu ve eleştiricisidir. Bu kuruculuk sınırsız değildir; insanın onuru, özgürlüğü ve eşitliği tarafından sınırlandırılır. Devlet de bu sınırların dışına çıkamaz. Hukukun üstünlüğü, devletin hukuk üzerindeki egemenliği değil, devletin de hukuk tarafından sınırlandırılmasıdır. Demokrasi bireyin haklarıyla, bireysel özgürlük başkalarının eşit özgürlüğüyle, devletin yetkisi ise hukukla sınırlandırılır.
Hümanist hukuk ontolojisinin nihai iddiası burada ortaya çıkar. Hukuk insan için vardır ve insan hukuka feda edilemez. Hiçbir devlet, hiçbir çoğunluk, hiçbir gelenek, hiçbir kutsallık ve hiçbir aşkın otorite insanın temel onurunun üzerinde konumlandırılamaz. Hukukun görevi insanı belirli bir hakikate teslim etmek değil, insanların özgür kişiler olarak birlikte yaşayabilecekleri bir dünya kurmaktır.
Seküler hukuk bu insanileşmenin kurumsal biçimlerinden biridir. Özgürlükçül demokrasi bu insanileşmenin siyasal düzenini, hukuk devleti onun kurumsal güvencesini, insan hakları ise onun normatif sınırlarını oluşturur. Hümanist hukuk ontolojisi bunları birbirinden kopuk ilkeler olarak değil, aynı insan anlayışının farklı görünümleri olarak değerlendirir.
Bu anlayışta insan ne devletin nesnesidir ne de herhangi bir kolektif kimliğin içine hapsedilmiş bir varlıktır. İnsan kendi hayatının anlamını araştırabilen, kendi vicdanını oluşturabilen, başkalarıyla eşit haklar temelinde ilişki kurabilen ve ortak dünyanın hukukunu değiştirebilen özgür bir kişidir. Hukuk da bu kişiliğin önünde duran bir duvar değil, onun özgürce gelişebilmesini sağlayan ortak kurumsal zemindir.
Hukukun insanileşmesi tam burada başlar. Hukuk aşkın bir buyruğun yeryüzündeki uygulaması olmaktan çıktığında değil yalnızca; insanın kendi dünyasında adaleti yaratma sorumluluğunu üstlendiğinde gerçek anlamda hümanist bir nitelik kazanır. Hukukun nihai görevi insanı hukuka uydurmak değil, hukuku insanın özgürlüğüne, eşitliğine, onuruna ve birlikte yaşama imkânına uygun hale getirmektir.
