İnsan dünyaya geldiğinde hazır bir dünyanın içine yerleştirilmiş, özü önceden belirlenmiş bir varlık olarak başlamaz. Dünyaya gelmek, insanın varoluşunun başladığı gerçek eşiği ifade eder. İnsan bedenini, dilini, ilişkilerini, hafızasını, arzularını, korkularını ve düşüncelerini dünyanın içinde edinir. Kendisine ait sandığı birçok şey bile dünyayla kurduğu ilişkiler içinde biçimlenir. İnsan dünyadan soyutlandığında geriye daha saf, daha hakiki bir insan kalmaz; zihnin ürettiği bir insan tasarımı kalır.
Dünya burada yalnızca üzerinde yaşadığımız gezegen değildir. Bedenimizin duyduğu sıcaklık ve soğukluk, zamanın üzerimizde bıraktığı iz, başkalarıyla kurduğumuz ilişkiler, sevgi ve kayıp, dil, tarih, doğa, emek, haz, hastalık, yaşlanma ve ölüm, insanın dünyasını meydana getirir. İnsan bunların dışında duran bir öz değildir. Bunların içinden geçerek kendisini kurar. Dünyanın insanı biçimlendirmesi ile insanın dünyayı dönüştürmesi birbirinden ayrılabilecek iki süreç değildir. İnsan dünyada oluşur; dünya da insanın oluşuna katılır.
Beden bu ilişkinin en açık göstergesidir. Beden, insanın dünyaya sonradan eklenmiş biyolojik kabı değildir. Dünyayı hissettiğimiz, ona dokunduğumuz, acı çektiğimiz, haz aldığımız, yorulduğumuz ve başkalarıyla ilişki kurduğumuz yer bedenimizdir. Açlık, cinsellik, yaşlanma, hastalık ve ölüm, insanın soyut bir bilinçten ibaret olmadığını hatırlatır. Beden ortadan kaldırıldığında dünya da başka türlü görünmeye başlar. Dünyadan koparılmış bir ruh tasarımı, insanın yaşanmış gerçekliğini açıklamakta yetersiz kalır.
Bu açıdan insanın dünyaya gelmeden önce verilmiş ve onu bağlayan hazır bir sözün taşıyıcısı olduğu düşüncesi de yeniden ele alınmalıdır. Bir sözün gerçekten söz olabilmesi için onu söyleyen bir beden, bir dil, bir zaman, bir muhatap ve bir ilişki gerekir. Hatırlanmayan, yeniden doğrulanamayan ve özgürce üstlenilmeyen bir sözün doğumdan önce insana yüklenmiş değişmez bir yükümlülük olarak kabul edilmesi, sözün ontolojisini yaşanan ilişkilerden koparmaktır. İnsan dünyaya bir sözün sahibi olarak gelmez; dünyada söz söyleyebilen bir varlık olarak oluşur.
İnsan bütün sözlerini dünyada söyler. Çocuğuna, sevdiğine, dostuna, toplumuna, doğaya ve kendisine verdiği sözlerin anlamı da burada ortaya çıkar. Söz, insanın dünyadaki varlığını başkalarının varlığına bağlayan bir ilişkidir. Sorumluluğun kaynağını insanın hatırlamadığı metafizik bir kurguda değil, yaşayan insanın kurduğu ilişkilerde aramak gerekir. Bir insana verdiğimiz söz bizi bağlar, çünkü o söz gerçek bir karşılaşmanın içinde söylenmiştir. Sözün ahlaki ağırlığı, yaşanmamış bir geçmişten değil, yaşanan ilişkinin kendisinden doğar.
İnsanın dünya dışındaki bir varoluş alanına ilişkin düşünmesi elbette mümkündür. İnsan bilinmeyeni merak eder, görünmeyeni tasarlar, ölümün ötesini düşünür, başka gerçeklikler hakkında sorular sorar. Düşüncenin sınırı burada başlamaz; fakat düşünmek ile bilmek arasındaki ayrımın korunması gerekir. Bilinmeyeni düşünmek başka, bilinmeyeni bilmek başka bir şeydir. Bir insanın yoğun bir manevi deneyim yaşaması, o deneyimin ona varlığın nihai yapısı hakkında kesin bilgi verdiğini kendiliğinden göstermez. Deneyimin yoğunluğu, onun ontolojik yorumunun doğruluğunu garanti etmez.
Maneviyatın sorunlu biçimi tam burada ortaya çıkar. Bilinmeyen yaşanmış gibi, yaşanmayan görülmüş gibi, yorum da hakikatin kendisiymiş gibi sunulduğunda insanın dünyayla ilişkisi değişir. Manevi deneyim kişinin kendi varoluşunu anlamlandırmasına katkıda bulunabilir. Fakat deneyimin başkaları için bağlayıcı bir ontolojik bilgiye dönüştürülmesi başka bir meseledir. Görünmeyen hakkında özel bir bilgiye sahip olduğunu iddia eden kişi, kendi iç dünyasını anlatmaktan çıkarak başkalarının nasıl yaşayacağı, neye inanacağı ve neden korkacağı üzerinde söz sahibi olmaya başlayabilir.
Bu yüzden görünmeyen âlemin fethi düşüncesi yalnızca mistik bir iddia olarak kalmaz. Bazen gaybın fethi, insanın kendi sınırlarını aşması anlamına gelmekten çok, insanların zihinleri üzerinde hâkimiyet kurulması anlamına gelir. Görünmeyen hakkında kesin konuşabilen kişi, yaşayan insanın dünyası üzerinde de ayrıcalıklı bir konum elde eder. Korkular, umutlar, ölüm kaygıları ve kurtuluş arzuları böyle bir otoritenin beslendiği alanlara dönüşebilir. İnsan kendi hayatı üzerindeki sözünü kaybederken, görünmeyen hakkında konuştuğunu söyleyenlerin sözü güçlenir.
Bu mekanizma yalnızca teolojik yapılarda görülmez. Teknolojik ölümsüzlük vaatleri, sanal dünyalarda kusursuz hayat tasarımları, gelecekte kurulacağı söylenen ideal toplumlar ya da insanın bütün sınırlarını aşacağına ilişkin gelecek fantezileri de benzer bir işleyişe sahip olabilir. İnsan başka dünyalar hayal edebilir; sorun hayal kurmak değildir. Sorun, hayal edilen dünyayı yaşanan dünyanın yerine geçirmek ve yaşayan insanı henüz gerçekleşmemiş bir dünyanın aracına dönüştürmektir. Cennet düşüyle teknolojik ölümsüzlük düşüncesinin içerikleri birbirinden farklıdır; fakat ikisi de bugünkü insanın hayatını değersizleştirmeye başladığında aynı ontolojik tehlikeye yaklaşır.
Dünyanın biricikliği, dünyanın kusursuz veya kutsal olduğu anlamına gelmez. Dünya savaşın, eşitsizliğin, hastalığın, acının ve ölümün de dünyasıdır. Biriciklik mükemmellik değildir; ikame edilemezliktir. İnsan başka bir dünya tasarlayabilir, başka bir gerçeklik hakkında düşünebilir, başka bir hayatın mümkün olduğunu hayal edebilir. Fakat bütün bu tasarımları yine bu dünyanın içinden üretir. Başka bir dünyaya ilişkin düşüncesi bile dünyadaki dilinden, bedeninden, hafızasından ve deneyimlerinden doğar. İnsan dünyadan kaçmaya çalışırken bile dünyadan konuşur.
Ölüm bu biricikliği en çıplak biçimde gösterir. Bir insan öldüğünde yalnızca bir beden ortadan kalkmaz; belirli bir deneyim ufku, belirli ilişkiler, bakışlar, anılar ve imkânlar da geri dönülmez biçimde kaybolur. Fotoğraf bir insanın görüntüsünü saklayabilir, hatıra onun izini sürdürebilir, anlatı onun hakkında konuşabilir; fakat hiçbiri o insanın yaşadığı dünyayı yeniden üretmez. Sonluluk, hayatın yalnızca bir kusuru değil, ona ağırlığını veren koşullardan biridir. Yaşanan zamanın geri gelmemesi, insanın hayatını ikame edilemez kılar.
Buradan özgürlüğe ilişkin başka bir anlayış çıkar. Özgürlük dünyadan kurtulmak değildir. İnsan dünyadan kaçtığı ölçüde değil, dünya içinde yeni imkânlar yaratabildiği ölçüde özgürleşir. Kendi bedenini, ilişkilerini, dilini, tarihini ve koşullarını dönüştürme kapasitesi onun oluşsal aktörlüğünün temelidir. Özgürlük, insana önceden verilmiş bir özün gerçekleştirilmesi değil, insanın kendi dünyası içinde kendisini ve dünyasını yeniden kurabilmesidir.
Dünyanın biricikliği bu yüzden insanı sınırlayan değil, onu ciddiye alan bir düşüncedir. İnsan için yaşanmış tek bir dünya vardır ve bütün sözleri, ilişkileri, sorumlulukları ve özgürlükleri bu dünyanın içinde ortaya çıkar. Bilinmeyen hakkında düşünebiliriz; fakat bilinmeyeni yaşadığımız dünyanın yerine koyamayız. Başka bir hayatı düşleyebiliriz; fakat kendi hayatımızı bir düş uğruna yaşamaktan vazgeçemeyiz. İnsan dünyada doğar, dünyada konuşmaya başlar, dünyada başkalarıyla ilişki kurar ve dünyada kendi imkânlarını oluşturur. Dünyanın biricikliği de burada yatar: insanın dünyaya mahkûm olmasında değil, sahip olduğu bütün gerçekliklerin bu yaşanmış dünyanın içinden geçmek zorunda olmasında.
