Prof. Dr. Bilal SAMBUR - Akademisyen - Araştırmacı - Yazar
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Bilal SAMBUR - Akademisyen - Araştırmacı - Yazar
 

İNSAN KİME AİTTİR?

-Kuçuradi’nin Ardından İnsan, Felsefe ve Oluş Üzerine- İoanna Kuçuradi’nin ardından ortaya çıkan tartışmaların asıl önemi, yalnızca bir filozofun ölümü üzerine söylenen sözlerde değil, insanı nasıl düşündüğümüzün yeniden görünür hale gelmesindedir. Kuçuradi’nin ölümüyle birlikte onun felsefesinden çok, insanın ne olduğu, kime ait olduğu, hangi değerlerden hareketle anlaşılabileceği ve felsefenin hangi düşünsel zeminde mümkün olduğu soruları gündeme gelmiştir. Bu nedenle Kuçuradi üzerine düşünmek, yalnızca onun eserlerini değerlendirmek anlamına gelmez. Aynı zamanda Türkiye’de ve daha geniş anlamda dünyada insan, felsefe, bilgi, değer, etik ve özgürlük arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu yeniden düşünmeyi gerektirir. Buradaki temel soru basit görünmekle birlikte felsefi bakımdan son derece kapsamlıdır: İnsan kime aittir? İnsanı bir dine, millete, kültüre, medeniyete, etnik topluluğa, sınıfa veya ideolojiye ait olarak tanımladığımız anda, insanı o aidiyetin sınırları içinde açıklamaya başlarız. Oysa insan elbette tarihsel, kültürel, toplumsal ve ilişkisel bir varlıktır; hiçbir insan dünyaya dilden, tarihten, bedenden, toplumdan ve başkalarıyla ilişkiden bağımsız gelmez. Fakat insanı belirleyen koşullar ile insanın ne olacağını bütünüyle belirlemek aynı şey değildir. İnsan bu koşulların içinde oluşur, fakat yalnızca onların sonucu değildir. İnsan kendisine verilmiş koşullarla ilişki kurabilen ve bu ilişkiyi belirli ölçülerde dönüştürebilen bir varlıktır. Humanotolojik açıdan insanın oluşsal failiyeti tam da burada ortaya çıkar. Kuçuradi’nin düşüncesinin önemli taraflarından biri, insanı herhangi bir kolektif kimliğin temsilcisine indirgememesinde yatar. İnsan haklarının evrensel anlamı da buradan hareket eder. Bir insanın değeri, hangi topluluğa ait olduğundan türemez. İnsan, önce belirli bir grubun üyesi olduğu için değil, insan olduğu için değer taşır. İnsanlığın üyeliği, özel aidiyetlerin önünde yer alan daha temel bir düzlem oluşturur. Bununla birlikte insanlığın kendisini de tamamlanmış ve değişmez bir öz olarak düşünmemek gerekir. İnsanlık kavramı insanın ne olduğuna ilişkin son sözü söyleyen kapalı bir tanım değildir. İnsan kendisini hazır olarak bulduğu bir öz değildir; insan oluşmaktadır. İnsanın yalnızca insan haklarının taşıyıcısı olarak tanımlanması da yeterli değildir. İnsan aynı zamanda kendi oluşunun failidir. İnsan hakları insanın özgürlüğünü ve değerini korumaya yönelirken, insanın nasıl bir insan olacağını bütünüyle belirlemez. Etik insanın eylemlerini değerlendirirken, insanın oluşunu tamamlanmış bir modele kapatmak zorunda değildir. İnsan kendisine verilmiş değildir. İnsan kendi oluşuna katılır ve kendi oluşunu yaptığı ölçüde yalnızca verilmiş koşulların ürünü olmaktan çıkar. Felsefenin tarihsel referansı Bu noktada felsefenin kendisine ilişkin daha açık bir tespit yapmak gerekir. İnsanlığın düşünce tarihinde farklı uygarlıkların, kültürlerin ve entelektüel geleneklerin önemli düşünsel birikimleri vardır. Bununla birlikte bugün “felsefe” dediğimiz disiplinin kavramsal dili, temel problemleri, yöntemsel ölçütleri, kurumsal biçimleri ve tarihsel sürekliliği bakımından Batı felsefesi belirleyici ve kurucu bir referans alanı oluşturmuştur. Bu gerçeği kabul etmek bir medeniyet üstünlüğü iddiasında bulunmak değildir; felsefenin tarihsel oluşumunu olduğu gibi görmek anlamına gelir. Felsefenin küresel tarihsel referansının büyük ölçüde Batı felsefesinde oluşmuş olması, Batı dışındaki düşüncelerin değersiz olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde Batı felsefesinin tarihsel ağırlığını reddetmek, başka geleneklere değer kazandırmaz. Felsefenin değeri herhangi bir medeniyetin mülkiyetinde değildir. Fakat felsefenin tarihsel olarak hangi düşünsel gelenek içinde kavramsallaştığını, kurumsallaştığını ve süreklilik kazandığını görmezden gelmek de mümkün değildir. Antik Yunan düşüncesinden başlayarak oluşan felsefi miras, daha sonra Roma, Hristiyanlık, İslam dünyası ve Yahudi düşüncesiyle karşılaşmış, aktarılmış, yorumlanmış ve dönüştürülmüştür. Dolayısıyla felsefenin tarihi yalnızca tek çizgili bir Batı tarihi değildir. Bununla birlikte modern anlamda bağımsız, eleştirel ve kurumsallaşmış felsefi kültürün en güçlü sürekliliğinin Batı dünyasında oluştuğu da tarihsel bir gerçekliktir. Modern üniversitenin, bilimsel düşüncenin, seküler siyasal düzenin, çağdaş insan hakları düşüncesinin ve modern etik tartışmalarının önemli bölümleri bu felsefi mirasla doğrudan ilişkilidir. Burada yapılması gereken Batı felsefesini mutlaklaştırmak değil, onun açtığı düşünsel alanın değerini teslim etmektir. Felsefenin değeri Batılı olduğu için değil insanın kendisini, dünyasını, bilgisini, değerlerini ve kendi düşünme biçimini sorgulama imkânını genişlettiği için önemlidir. Fakat bu imkânın tarihsel taşıyıcısının büyük ölçüde Batı felsefesi olduğunu inkâr etmek de felsefenin tarihini gereksiz ve verimsiz bir kimlik tartışmasına indirgemek olur. Batı felsefe geleneğinin modern insan anlayışına yaptığı katkı özellikle önemlidir. Schopenhauer ve Nietzsche burada iki ayrı fakat birbirini tamamlayan düşünsel eşik olarak karşımıza çıkar. Schopenhauer, insanın kendisi hakkındaki bilinçli açıklamalarının altında işleyen daha derin isteme boyutunu görünür kılarak insanın kendisine bütünüyle şeffaf olmadığını gösterir. İnsan yalnızca kendisinin bildiği, bütünüyle yönettiği ve bilinçli olarak açıkladığı bir özne değildir. Nietzsche ise insanı tamamlanmış bir varlık olmaktan çok, aşılması, yeniden değerlendirilmesi ve yeniden oluşturulması gereken bir oluş olarak düşünmeye yöneltir. Onun insan ve değer üzerine açtığı alan, hazır değerlerin kaynağını, ahlaki kabullerin tarihini ve insanın kendi değerleri üzerinde yeniden düşünme imkânını gündeme getirir. Bu iki düşünürün önemi yalnızca ortaya koydukları belirli felsefi tezlerde değildir. Her ikisi de insanın kendisine verilmiş açıklamalardan daha karmaşık olduğunu göstermiştir. İnsan kendi bilincinin söylediği kadar kendisi değildir; arzularının, korkularının, değerlerinin, alışkanlıklarının ve kültürel kabullerinin kaynaklarını sorguladığında kendisiyle arasına felsefi bir mesafe koyabilir. Bu mesafe insanın kendisine yabancılaşması değil, kendi oluşuna açılmasıdır. Felsefenin önemi de burada ortaya çıkar. Felsefe yalnızca filozofların ne söylediğini öğrenmek değildir. Felsefe, insanın kendi düşünsel varoluşunu sorgulama biçimidir. Bu anlamda Kuçuradi yalnızca felsefe eğitimi veren bir isim değil, felsefeyi bir entelektüel yaşam biçimi haline getiren bir “felsefe insanı”dır. Felsefeyi akademik bir uzmanlık alanının sınırları içinde bırakmayıp etik, insan hakları, değer ve insanın somut yaşamıyla ilişkilendirmesi, onun düşünsel mirasının önemli boyutlarından biridir. Bilgi, değer ve etik arasındaki ayrım Bununla birlikte felsefi düşüncenin önünde daha temel bir ayrım vardır: bilgi, değer ve etik aynı şey değildir. Bu üç alanın birbirine karıştırılması, yalnızca dinsel veya ideolojik düşüncede değil, modern düşüncenin farklı biçimlerinde de önemli sorunlara yol açabilir. Bir önermeye inanmak onu bilgi haline getirmez. Bir değeri kutsal kabul etmek onu kendiliğinden evrensel bir değer haline getirmez. Bir davranışın doğru olduğunun ilan edilmesi de onu otomatik olarak etik açıdan doğru kılmaz. İnanç ile bilgi, olgu ile değer, değer ile etik yargı ve metafizik iddia ile ahlaki sorumluluk arasında ayrımlar yapmak felsefi düşüncenin temel koşullarındandır. Bir dünya görüşünün kendi kaynaklarını mutlak doğru olarak kabul etmesi, bu kaynakların epistemolojik anlamda mutlak bilgi olduğunu kanıtlamaz. Bir topluluk bir metni, öğretiyi, otoriteyi veya geleneği mutlak hakikat olarak görebilir. Fakat inanılmış olmak ile biliniyor olmak arasında zorunlu bir eşitlik yoktur. Bir düşünceye duyulan inancın gücü, onun epistemolojik statüsünü kendiliğinden değiştirmez. Aynı ayrım değer alanında da geçerlidir. Bir normun kutsal kabul edilmesi, onun insan açısından evrensel ve değişmez bir değer olduğunu göstermez. Bir toplumun belirli bir davranışı iyi veya kötü sayması da o değerlendirmeyi kendiliğinden etik hakikate dönüştürmez. Bir değerin geçerliliği, yalnızca ona inanılmasıyla değil, insan ilişkileri, sorumluluk, özgürlük, başkalık ve birlikte yaşama açısından nasıl temellendirilebildiğiyle ilgilidir. Etik ise bu alanların hiçbirine indirgenemez. Etik, insanın nasıl yaşaması gerektiği, başkalarıyla ilişkisini nasıl kuracağı, sorumluluğu nasıl üstleneceği, özgürlüğünü nasıl kullanacağı ve değerler arasında nasıl ayrım yapacağı sorularını içerir. Etik yalnızca bir otoritenin davranış kurallarını aktarmak değildir. Ahlaki failin kendi yargısını oluşturabilmesi, yaptığı eylemin sorumluluğunu üstlenebilmesi ve başkasının varlığını hesaba katabilmesi etik hayatın temel koşullarıdır. Bu nedenle mutlakçı bir inanç düzeninin kendi hakikat iddiasını bilgi, değer ve etik alanlarının tamamına taşıması felsefi olarak ayrıca sorgulanmalıdır. Bir dünya görüşünün mutlak olduğuna inanılması onu mutlak bilgi yapmaz; kutsal sayılması onu kendiliğinden mutlak değer haline getirmez; emredilmesi de onu otomatik olarak etik açıdan doğru kılmaz. İnanç bilgi değildir, kutsallık değerle özdeş değildir ve emir etik gerekçenin yerini tutmaz. Bu ayrım belirli bir inanç sistemine karşı polemik üretmek amacıyla değil, felsefi düşüncenin temel ayrıştırma işlevini yerine getirmek amacıyla önemlidir. Felsefe, bir düşüncenin ne kadar yaygın olduğuna ne kadar eski olduğuna veya ne kadar güçlü bir inançla savunulduğuna değil, hangi gerekçelerle savunulduğuna bakar. Bir düşüncenin mutlak olduğu inancı, onun mutlak doğru olduğu bilgisinin kendisi değildir. Sorun, bir düşünce sistemi kendisini sorgulama dışına çıkardığında daha da belirginleşir. Böyle bir durumda yalnızca bir inanç savunulmuş olmaz; bilgi, değer ve etik üzerindeki yorum yetkisi de aynı otorite içinde toplanır. İnsan artık neyin doğru olduğunu, neyin değerli olduğunu ve nasıl yaşaması gerektiğini kendi düşünsel failiyetiyle araştıran bir varlık olmaktan çıkar; kendisine verilmiş hakikatin taşıyıcısına dönüşür. Felsefenin karşı çıktığı temel sorun budur. Felsefenin karşıtı belirli bir din, kültür veya gelenek değildir. Felsefenin karşıtı, kendisini sorgulanamaz hale getiren otoritedir. Felsefi failiyet ve itaat Bu nedenle itaat kavramını da daha dikkatli düşünmek gerekir. Her itaat felsefe karşıtı değildir. İnsan hukuk kurallarına, meşru toplumsal uzlaşılara veya başkalarının haklarına çeşitli nedenlerle uyabilir. Sorun itaatin kendisinden çok, sorgulanamaz ve kutsallaştırılmış itaat biçimidir. İnsanın kendi düşünme yetisini devre dışı bırakması, kendi ahlaki yargısını oluşturma hakkından vazgeçmesi ve kendi hayatının anlamını bütünüyle dışsal bir otoritenin belirlemesine izin vermesi, insanın failiyetini daraltır. İnsan adına düşünülür, insan adına karar verilir, insan adına değer belirlenir ve insandan bunları kabul etmesi beklenir. Burada iradenin daraltılmasından, hatta irade gasbından söz etmek mümkündür. Felsefi failiyet bunun karşısında insanın düşünme hakkını ve sorumluluğunu yeniden kurar. Felsefe insanı, kendisine verilmiş düşünceyi yalnızca tekrar eden insan değildir. Kendi düşüncesinin kaynaklarını sorgulayabilen, kendi değerlerini yeniden değerlendirebilen ve gerektiğinde içinde yetiştiği geleneğe eleştirel mesafe koyabilen insandır. Bu açıdan felsefe, insanın kendi hayatı üzerindeki düşünsel sahipliğini yeniden kurmasının yollarından biridir. İnsan yalnızca neye inanacağını değil, neden inandığını; yalnızca neyi değerli bulduğunu değil, neden değerli bulduğunu; yalnızca nasıl davranacağını değil, davranışının sorumluluğunu da düşünmeye başladığında felsefi failiyet ortaya çıkar. Kuçuradi’nin düşünsel mirasının önemi de burada yeniden görünür hale gelir. Onu yalnızca belirli bir etik öğretinin temsilcisi olarak okumak yetersiz kalır. Onun önemi, felsefeyi insanın somut varoluşuyla, insan haklarıyla ve değer sorunuyla ilişkilendiren bir felsefi kültürün kurumsallaşmasına katkıda bulunmasındadır. Bu anlamda Kuçuradi bir “felsefe insanı”dır. O, felsefeyi yalnızca bilinen bir düşünce tarihi olarak değil, düşünsel bir varoluş biçimi olarak yaşamıştır. Kuçuradi’den sonra ne söyleyebiliriz? Fakat burada durmak, felsefenin imkânını yeniden daraltmak olur. Kuçuradi’nin ardından yapılması gereken şey, onu savunanlar ile ona saldıranlar arasında bir taraf seçmek değildir. Onun düşüncesini savunmak mümkün olduğu gibi, düşüncesinin sınırlarını ve eksiklerini tartışmak da mümkündür. Ancak felsefi düşünce bu iki pozisyon arasında sıkıştığında kendisini geçmişteki polemiğin içine kapatır. Asıl mesele Kuçuradi hakkında son sözü söylemek değil, Kuçuradi’nin açtığı düşünsel alandan hareketle bundan sonra hangi sözlerin söylenebileceğini araştırmaktır. Bu nedenle Kuçuradi’yi ne dokunulmaz bir düşünce otoritesine dönüştürmek ne de onu bütünüyle reddederek yeni bir düşünsel konum kurduğumuzu sanmak yeterlidir. Bir felsefe insanını yüceltmek ile onu yalnızca kimliği veya düşüncesi üzerinden reddetmek, görünüşte birbirinin karşıtı olsa da düşünceyi aynı biçimde geçmişe bağlayabilir. Felsefenin görevi düşünürleri yeni otoriteler haline getirmek değil, onların açtığı soruları yeni düşünme imkânlarına dönüştürmektir. Bu noktada Kuçuradi bir son durak değil, bir düşünsel uğrak olarak okunabilir. İnsan hakları, insan değeri, etik ve özgürlük üzerine kurduğu miras önemli bir kazanımdır; fakat insanın oluşuna, failiyetine, bedenselliğine, ilişkisel varoluşuna, bilinç ve bilinçdışı boyutlarına, doğayla ilişkisine ve kendi dünyasını oluşturma kapasitesine ilişkin sorular hâlâ açıktır. İnsan haklarının korunması insanın ne olduğunu bütünüyle açıklamaz. İnsan değerinin kabul edilmesi insanın nasıl oluştuğunu açıklamaz. Etik ilkelerin savunulması da insanın değer üretme ve kendi değerlerini dönüştürme kapasitesini tek başına açıklamaz. Tam da bu açıklık yeni bir felsefi düşünme alanı yaratır. Humanotolojik yaklaşım burada insanı ne yalnızca hakların taşıyıcısı ne belirli bir kültürün üyesi ne de hazır bir ahlaki öz olarak görür. İnsan, kendi oluşuna katılan bir varlıktır. Bu katılım yalnızca bilinçli tercihlerden ibaret değildir; beden, biyoloji, tarih, dil, toplum, ilişkiler, arzular, bilinçdışı süreçler ve dünyayla kurulan maddi ilişkiler insanın oluşunun parçasıdır. Fakat insan bunların toplamına da indirgenemez. İnsan içinde bulunduğu koşulları yorumlayabilir, onlarla arasındaki ilişkiyi değiştirebilir ve yeni oluş imkânları yaratabilir. Buradan çıkan yeni söz şudur: İnsan yalnızca korunması gereken bir değer değil, oluşan bir varlıktır; yalnızca hak sahibi değil, kendi oluşunun da failidir. İnsan hakları insanın özgürlüğünü güvence altına alırken, humanotoloji insanın bu özgürlüğü hangi oluş süreçleri içinde gerçekleştirdiğini ve kendi oluşuna nasıl katıldığını soru konusu yapar. Böylece insan hakları düşüncesi ontolojik bir soru ile tamamlanmaya çalışılır: Hak sahibi olan insan nasıl oluşmaktadır ve kendi oluşuna ne ölçüde katılabilmektedir? Bu soru, Kuçuradi’nin düşüncesini reddetmeden onun ötesine geçmenin yollarından biridir. İnsan kendisine verilmiş değildir İnsan ne yalnızca doğanın mekanik ürünü ne kültürün pasif taşıyıcısı ne tarihin edilgen sonucu ne de hazır bir metafizik özdür. İnsan bütün bu koşulların içinde oluşan, fakat kendi oluşuna belirli ölçülerde katılabilen bir varlıktır. Bu nedenle insanı yalnızca “insan haklarının taşıyıcısı” olarak tanımlamak yeterli değildir. İnsan aynı zamanda kendi oluşunun failidir. Haklar insanın özgürlüğünü korur; fakat insanın nasıl bir insan olacağını bütünüyle belirlemez. Etik insanın eylemlerini değerlendirir; fakat insanın oluşunu tamamlanmış bir modele kapatmaz. Bilgi dünyayı anlamamızı sağlar; fakat insanın değerini yalnızca bilgiye indirgemez. Bilgi, değer ve etik birbirinden ayrılmalıdır; fakat birbirlerinden bütünüyle koparılmamalıdır. İnsan bildiği dünyada değer üretir, değer verdiği dünyada etik ilişkiler kurar ve etik ilişkiler içinde kendisini yeniden oluşturur. Bu nedenle insanın oluşu, epistemolojik, aksiyolojik ve etik boyutların birbirine temas ettiği açık bir süreçtir. İnsan hakkında yeni bir felsefe kurmak, bu boyutlardan herhangi birini diğerlerinin yerine geçirmek değil, aralarındaki oluşsal ilişkiyi düşünmektir. Kuçuradi’nin mirası bu açıdan yeniden okunabilir. Onun insan hakları ve değer düşüncesi, insanın herhangi bir dış otorite tarafından yalnızca tanımlanan bir varlık olmadığı fikrini güçlendirir. Fakat humanotolojik perspektif bu düşünceyi daha ileri taşıyarak insanın yalnızca korunması gereken bir varlık değil, kendi oluşuna katılan bir varlık olduğunu ileri sürer. Burada Nietzsche’nin insanı tamamlanmış bir varlık olmaktan çıkararak oluş ve aşma ufkuna taşıyan düşüncesi ile Schopenhauer’ın insanın kendi kendisine tam anlamıyla şeffaf olmadığını göstermesi yeniden önem kazanır. İnsan ne kendisini bütünüyle bilir ne de kendisini bütünüyle hazır bulur. İnsan kendisini oluştururken aynı zamanda kendisini yeniden anlamlandırır. Dolayısıyla insanın özgürlüğü, bütün koşullardan bağımsız olmak değil, kendi koşullarıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürebilme kapasitesidir. Felsefe bu kapasitenin düşünsel alanını açar. İnsan, kendisine verilmiş hakikatleri sorgulayabildiği, değerlerini yeniden değerlendirebildiği ve kendi hayatının anlamını başkalarının onun adına belirlemesine izin vermediği ölçüde felsefi bir fail haline gelir. Humanotoloji ise bu felsefi failiyeti insanın bütünüyle oluş sürecine yerleştirir. Bu nedenle Kuçuradi’nin ardından asıl mesele onun haklı veya haksız olduğuna karar vermek değildir. Asıl mesele, onunla birlikte hangi düşünsel eşiğe geldiğimizi ve bu eşikten sonra hangi yeni soruların sorulabileceğini görmektir. İnsan yalnızca bir kimliğin taşıyıcısı mı, bir inanç sisteminin mensubu mu, bir kültürün ürünü mü, tarihin sonucu mu, yoksa kendi oluşuna katılabilen açık bir varlık mı? Bu sorunun cevabı, aynı zamanda felsefeye verdiğimiz değerin de cevabıdır. İnsanlığın felsefi referansının tarihsel olarak büyük ölçüde Batı felsefesinde oluşmuş olması, insanlığın düşünsel geleceğinin yalnızca Batı’ya ait olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, felsefenin evrenselliği hiçbir düşünce geleneğinin kendisini son ve mutlak düşünce olarak kapatamamasından doğar. Batı felsefesinin en büyük değerlerinden biri de burada bulunur: Kendi kavramlarını, kendi metafiziklerini, kendi ahlakını, kendi insan anlayışını ve hatta kendi felsefe yapma biçimini eleştiriye açabilmiş olması. Felsefenin gerçek mirası belirli bir medeniyetin üstünlüğü değil, düşüncenin kendisini sorgulama imkânıdır. Bu mirası sahiplenmek başka gelenekleri aşağılamak anlamına gelmez; bütün geleneklerin, bütün kimliklerin ve bütün otoritelerin düşünsel olarak sorgulanabilir olduğunu kabul etmek anlamına gelir. Bu nedenle Kuçuradi’nin ardından yapılabilecek en anlamlı şey onu savunmak veya ona saldırmak arasında bir tercih yapmak değildir. Her iki tutum da gerekli görüldüğü ölçüde kendi sınırları içinde kalabilir; fakat felsefenin asıl görevi bu sınırların ötesine geçmektir. Bir düşünürün büyüklüğü, kendisinden sonra herkesin onu tekrar etmesiyle değil, kendisinden sonra yeni düşüncelerin doğabilmesiyle ölçülür. Kuçuradi’nin ardından yaratılması gereken imkân da budur: Onu bir son nokta haline getirmeden, onun açtığı düşünsel alanı yeni sorularla genişletmek; insan, değer, etik, özgürlük ve oluş hakkında henüz söylenmemiş sözlerin önünü açmak. Felsefe geçmişin düşünürlerine ait olmak değil, geçmişten hareketle henüz düşünülmemiş olanı düşünmeye devam etmektir. İnsan da tam bu nedenle kendisine verilmiş değildir. İnsan, kendisini oluşturan koşulların içinde yaşar; fakat kendi oluşuna katıldığı ölçüde o koşulların yalnızca ürünü olmaktan çıkar. Kendi dünyasını anlamaya, değerlendirmeye ve dönüştürmeye başladığında oluşsal bir fail haline gelir. İnsan kendi oluşuna katılır ve kendi oluşunu yapar. Humanotolojik düşüncenin yeni sözü, tam da bu açık oluş alanında başlar.
Ekleme Tarihi: 08 Ekim 2026 -Perşembe

İNSAN KİME AİTTİR?

-Kuçuradi’nin Ardından İnsan, Felsefe ve Oluş Üzerine-

İoanna Kuçuradi’nin ardından ortaya çıkan tartışmaların asıl önemi, yalnızca bir filozofun ölümü üzerine söylenen sözlerde değil, insanı nasıl düşündüğümüzün yeniden görünür hale gelmesindedir. Kuçuradi’nin ölümüyle birlikte onun felsefesinden çok, insanın ne olduğu, kime ait olduğu, hangi değerlerden hareketle anlaşılabileceği ve felsefenin hangi düşünsel zeminde mümkün olduğu soruları gündeme gelmiştir. Bu nedenle Kuçuradi üzerine düşünmek, yalnızca onun eserlerini değerlendirmek anlamına gelmez. Aynı zamanda Türkiye’de ve daha geniş anlamda dünyada insan, felsefe, bilgi, değer, etik ve özgürlük arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğunu yeniden düşünmeyi gerektirir.

Buradaki temel soru basit görünmekle birlikte felsefi bakımdan son derece kapsamlıdır: İnsan kime aittir? İnsanı bir dine, millete, kültüre, medeniyete, etnik topluluğa, sınıfa veya ideolojiye ait olarak tanımladığımız anda, insanı o aidiyetin sınırları içinde açıklamaya başlarız. Oysa insan elbette tarihsel, kültürel, toplumsal ve ilişkisel bir varlıktır; hiçbir insan dünyaya dilden, tarihten, bedenden, toplumdan ve başkalarıyla ilişkiden bağımsız gelmez. Fakat insanı belirleyen koşullar ile insanın ne olacağını bütünüyle belirlemek aynı şey değildir. İnsan bu koşulların içinde oluşur, fakat yalnızca onların sonucu değildir. İnsan kendisine verilmiş koşullarla ilişki kurabilen ve bu ilişkiyi belirli ölçülerde dönüştürebilen bir varlıktır. Humanotolojik açıdan insanın oluşsal failiyeti tam da burada ortaya çıkar.

Kuçuradi’nin düşüncesinin önemli taraflarından biri, insanı herhangi bir kolektif kimliğin temsilcisine indirgememesinde yatar. İnsan haklarının evrensel anlamı da buradan hareket eder. Bir insanın değeri, hangi topluluğa ait olduğundan türemez. İnsan, önce belirli bir grubun üyesi olduğu için değil, insan olduğu için değer taşır. İnsanlığın üyeliği, özel aidiyetlerin önünde yer alan daha temel bir düzlem oluşturur. Bununla birlikte insanlığın kendisini de tamamlanmış ve değişmez bir öz olarak düşünmemek gerekir. İnsanlık kavramı insanın ne olduğuna ilişkin son sözü söyleyen kapalı bir tanım değildir. İnsan kendisini hazır olarak bulduğu bir öz değildir; insan oluşmaktadır.

İnsanın yalnızca insan haklarının taşıyıcısı olarak tanımlanması da yeterli değildir. İnsan aynı zamanda kendi oluşunun failidir. İnsan hakları insanın özgürlüğünü ve değerini korumaya yönelirken, insanın nasıl bir insan olacağını bütünüyle belirlemez. Etik insanın eylemlerini değerlendirirken, insanın oluşunu tamamlanmış bir modele kapatmak zorunda değildir. İnsan kendisine verilmiş değildir. İnsan kendi oluşuna katılır ve kendi oluşunu yaptığı ölçüde yalnızca verilmiş koşulların ürünü olmaktan çıkar.

Felsefenin tarihsel referansı

Bu noktada felsefenin kendisine ilişkin daha açık bir tespit yapmak gerekir. İnsanlığın düşünce tarihinde farklı uygarlıkların, kültürlerin ve entelektüel geleneklerin önemli düşünsel birikimleri vardır. Bununla birlikte bugün “felsefe” dediğimiz disiplinin kavramsal dili, temel problemleri, yöntemsel ölçütleri, kurumsal biçimleri ve tarihsel sürekliliği bakımından Batı felsefesi belirleyici ve kurucu bir referans alanı oluşturmuştur. Bu gerçeği kabul etmek bir medeniyet üstünlüğü iddiasında bulunmak değildir; felsefenin tarihsel oluşumunu olduğu gibi görmek anlamına gelir.

Felsefenin küresel tarihsel referansının büyük ölçüde Batı felsefesinde oluşmuş olması, Batı dışındaki düşüncelerin değersiz olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde Batı felsefesinin tarihsel ağırlığını reddetmek, başka geleneklere değer kazandırmaz. Felsefenin değeri herhangi bir medeniyetin mülkiyetinde değildir. Fakat felsefenin tarihsel olarak hangi düşünsel gelenek içinde kavramsallaştığını, kurumsallaştığını ve süreklilik kazandığını görmezden gelmek de mümkün değildir.

Antik Yunan düşüncesinden başlayarak oluşan felsefi miras, daha sonra Roma, Hristiyanlık, İslam dünyası ve Yahudi düşüncesiyle karşılaşmış, aktarılmış, yorumlanmış ve dönüştürülmüştür. Dolayısıyla felsefenin tarihi yalnızca tek çizgili bir Batı tarihi değildir. Bununla birlikte modern anlamda bağımsız, eleştirel ve kurumsallaşmış felsefi kültürün en güçlü sürekliliğinin Batı dünyasında oluştuğu da tarihsel bir gerçekliktir. Modern üniversitenin, bilimsel düşüncenin, seküler siyasal düzenin, çağdaş insan hakları düşüncesinin ve modern etik tartışmalarının önemli bölümleri bu felsefi mirasla doğrudan ilişkilidir.

Burada yapılması gereken Batı felsefesini mutlaklaştırmak değil, onun açtığı düşünsel alanın değerini teslim etmektir. Felsefenin değeri Batılı olduğu için değil insanın kendisini, dünyasını, bilgisini, değerlerini ve kendi düşünme biçimini sorgulama imkânını genişlettiği için önemlidir. Fakat bu imkânın tarihsel taşıyıcısının büyük ölçüde Batı felsefesi olduğunu inkâr etmek de felsefenin tarihini gereksiz ve verimsiz bir kimlik tartışmasına indirgemek olur.

Batı felsefe geleneğinin modern insan anlayışına yaptığı katkı özellikle önemlidir. Schopenhauer ve Nietzsche burada iki ayrı fakat birbirini tamamlayan düşünsel eşik olarak karşımıza çıkar. Schopenhauer, insanın kendisi hakkındaki bilinçli açıklamalarının altında işleyen daha derin isteme boyutunu görünür kılarak insanın kendisine bütünüyle şeffaf olmadığını gösterir. İnsan yalnızca kendisinin bildiği, bütünüyle yönettiği ve bilinçli olarak açıkladığı bir özne değildir. Nietzsche ise insanı tamamlanmış bir varlık olmaktan çok, aşılması, yeniden değerlendirilmesi ve yeniden oluşturulması gereken bir oluş olarak düşünmeye yöneltir. Onun insan ve değer üzerine açtığı alan, hazır değerlerin kaynağını, ahlaki kabullerin tarihini ve insanın kendi değerleri üzerinde yeniden düşünme imkânını gündeme getirir.

Bu iki düşünürün önemi yalnızca ortaya koydukları belirli felsefi tezlerde değildir. Her ikisi de insanın kendisine verilmiş açıklamalardan daha karmaşık olduğunu göstermiştir. İnsan kendi bilincinin söylediği kadar kendisi değildir; arzularının, korkularının, değerlerinin, alışkanlıklarının ve kültürel kabullerinin kaynaklarını sorguladığında kendisiyle arasına felsefi bir mesafe koyabilir. Bu mesafe insanın kendisine yabancılaşması değil, kendi oluşuna açılmasıdır.

Felsefenin önemi de burada ortaya çıkar. Felsefe yalnızca filozofların ne söylediğini öğrenmek değildir. Felsefe, insanın kendi düşünsel varoluşunu sorgulama biçimidir. Bu anlamda Kuçuradi yalnızca felsefe eğitimi veren bir isim değil, felsefeyi bir entelektüel yaşam biçimi haline getiren bir “felsefe insanı”dır. Felsefeyi akademik bir uzmanlık alanının sınırları içinde bırakmayıp etik, insan hakları, değer ve insanın somut yaşamıyla ilişkilendirmesi, onun düşünsel mirasının önemli boyutlarından biridir.

Bilgi, değer ve etik arasındaki ayrım

Bununla birlikte felsefi düşüncenin önünde daha temel bir ayrım vardır: bilgi, değer ve etik aynı şey değildir. Bu üç alanın birbirine karıştırılması, yalnızca dinsel veya ideolojik düşüncede değil, modern düşüncenin farklı biçimlerinde de önemli sorunlara yol açabilir.

Bir önermeye inanmak onu bilgi haline getirmez. Bir değeri kutsal kabul etmek onu kendiliğinden evrensel bir değer haline getirmez. Bir davranışın doğru olduğunun ilan edilmesi de onu otomatik olarak etik açıdan doğru kılmaz. İnanç ile bilgi, olgu ile değer, değer ile etik yargı ve metafizik iddia ile ahlaki sorumluluk arasında ayrımlar yapmak felsefi düşüncenin temel koşullarındandır.

Bir dünya görüşünün kendi kaynaklarını mutlak doğru olarak kabul etmesi, bu kaynakların epistemolojik anlamda mutlak bilgi olduğunu kanıtlamaz. Bir topluluk bir metni, öğretiyi, otoriteyi veya geleneği mutlak hakikat olarak görebilir. Fakat inanılmış olmak ile biliniyor olmak arasında zorunlu bir eşitlik yoktur. Bir düşünceye duyulan inancın gücü, onun epistemolojik statüsünü kendiliğinden değiştirmez.

Aynı ayrım değer alanında da geçerlidir. Bir normun kutsal kabul edilmesi, onun insan açısından evrensel ve değişmez bir değer olduğunu göstermez. Bir toplumun belirli bir davranışı iyi veya kötü sayması da o değerlendirmeyi kendiliğinden etik hakikate dönüştürmez. Bir değerin geçerliliği, yalnızca ona inanılmasıyla değil, insan ilişkileri, sorumluluk, özgürlük, başkalık ve birlikte yaşama açısından nasıl temellendirilebildiğiyle ilgilidir.

Etik ise bu alanların hiçbirine indirgenemez. Etik, insanın nasıl yaşaması gerektiği, başkalarıyla ilişkisini nasıl kuracağı, sorumluluğu nasıl üstleneceği, özgürlüğünü nasıl kullanacağı ve değerler arasında nasıl ayrım yapacağı sorularını içerir. Etik yalnızca bir otoritenin davranış kurallarını aktarmak değildir. Ahlaki failin kendi yargısını oluşturabilmesi, yaptığı eylemin sorumluluğunu üstlenebilmesi ve başkasının varlığını hesaba katabilmesi etik hayatın temel koşullarıdır.

Bu nedenle mutlakçı bir inanç düzeninin kendi hakikat iddiasını bilgi, değer ve etik alanlarının tamamına taşıması felsefi olarak ayrıca sorgulanmalıdır. Bir dünya görüşünün mutlak olduğuna inanılması onu mutlak bilgi yapmaz; kutsal sayılması onu kendiliğinden mutlak değer haline getirmez; emredilmesi de onu otomatik olarak etik açıdan doğru kılmaz. İnanç bilgi değildir, kutsallık değerle özdeş değildir ve emir etik gerekçenin yerini tutmaz.

Bu ayrım belirli bir inanç sistemine karşı polemik üretmek amacıyla değil, felsefi düşüncenin temel ayrıştırma işlevini yerine getirmek amacıyla önemlidir. Felsefe, bir düşüncenin ne kadar yaygın olduğuna ne kadar eski olduğuna veya ne kadar güçlü bir inançla savunulduğuna değil, hangi gerekçelerle savunulduğuna bakar. Bir düşüncenin mutlak olduğu inancı, onun mutlak doğru olduğu bilgisinin kendisi değildir.

Sorun, bir düşünce sistemi kendisini sorgulama dışına çıkardığında daha da belirginleşir. Böyle bir durumda yalnızca bir inanç savunulmuş olmaz; bilgi, değer ve etik üzerindeki yorum yetkisi de aynı otorite içinde toplanır. İnsan artık neyin doğru olduğunu, neyin değerli olduğunu ve nasıl yaşaması gerektiğini kendi düşünsel failiyetiyle araştıran bir varlık olmaktan çıkar; kendisine verilmiş hakikatin taşıyıcısına dönüşür.

Felsefenin karşı çıktığı temel sorun budur. Felsefenin karşıtı belirli bir din, kültür veya gelenek değildir. Felsefenin karşıtı, kendisini sorgulanamaz hale getiren otoritedir.

Felsefi failiyet ve itaat

Bu nedenle itaat kavramını da daha dikkatli düşünmek gerekir. Her itaat felsefe karşıtı değildir. İnsan hukuk kurallarına, meşru toplumsal uzlaşılara veya başkalarının haklarına çeşitli nedenlerle uyabilir. Sorun itaatin kendisinden çok, sorgulanamaz ve kutsallaştırılmış itaat biçimidir.

İnsanın kendi düşünme yetisini devre dışı bırakması, kendi ahlaki yargısını oluşturma hakkından vazgeçmesi ve kendi hayatının anlamını bütünüyle dışsal bir otoritenin belirlemesine izin vermesi, insanın failiyetini daraltır. İnsan adına düşünülür, insan adına karar verilir, insan adına değer belirlenir ve insandan bunları kabul etmesi beklenir. Burada iradenin daraltılmasından, hatta irade gasbından söz etmek mümkündür.

Felsefi failiyet bunun karşısında insanın düşünme hakkını ve sorumluluğunu yeniden kurar. Felsefe insanı, kendisine verilmiş düşünceyi yalnızca tekrar eden insan değildir. Kendi düşüncesinin kaynaklarını sorgulayabilen, kendi değerlerini yeniden değerlendirebilen ve gerektiğinde içinde yetiştiği geleneğe eleştirel mesafe koyabilen insandır.

Bu açıdan felsefe, insanın kendi hayatı üzerindeki düşünsel sahipliğini yeniden kurmasının yollarından biridir. İnsan yalnızca neye inanacağını değil, neden inandığını; yalnızca neyi değerli bulduğunu değil, neden değerli bulduğunu; yalnızca nasıl davranacağını değil, davranışının sorumluluğunu da düşünmeye başladığında felsefi failiyet ortaya çıkar.

Kuçuradi’nin düşünsel mirasının önemi de burada yeniden görünür hale gelir. Onu yalnızca belirli bir etik öğretinin temsilcisi olarak okumak yetersiz kalır. Onun önemi, felsefeyi insanın somut varoluşuyla, insan haklarıyla ve değer sorunuyla ilişkilendiren bir felsefi kültürün kurumsallaşmasına katkıda bulunmasındadır. Bu anlamda Kuçuradi bir “felsefe insanı”dır. O, felsefeyi yalnızca bilinen bir düşünce tarihi olarak değil, düşünsel bir varoluş biçimi olarak yaşamıştır.

Kuçuradi’den sonra ne söyleyebiliriz?

Fakat burada durmak, felsefenin imkânını yeniden daraltmak olur. Kuçuradi’nin ardından yapılması gereken şey, onu savunanlar ile ona saldıranlar arasında bir taraf seçmek değildir. Onun düşüncesini savunmak mümkün olduğu gibi, düşüncesinin sınırlarını ve eksiklerini tartışmak da mümkündür. Ancak felsefi düşünce bu iki pozisyon arasında sıkıştığında kendisini geçmişteki polemiğin içine kapatır. Asıl mesele Kuçuradi hakkında son sözü söylemek değil, Kuçuradi’nin açtığı düşünsel alandan hareketle bundan sonra hangi sözlerin söylenebileceğini araştırmaktır.

Bu nedenle Kuçuradi’yi ne dokunulmaz bir düşünce otoritesine dönüştürmek ne de onu bütünüyle reddederek yeni bir düşünsel konum kurduğumuzu sanmak yeterlidir. Bir felsefe insanını yüceltmek ile onu yalnızca kimliği veya düşüncesi üzerinden reddetmek, görünüşte birbirinin karşıtı olsa da düşünceyi aynı biçimde geçmişe bağlayabilir. Felsefenin görevi düşünürleri yeni otoriteler haline getirmek değil, onların açtığı soruları yeni düşünme imkânlarına dönüştürmektir.

Bu noktada Kuçuradi bir son durak değil, bir düşünsel uğrak olarak okunabilir. İnsan hakları, insan değeri, etik ve özgürlük üzerine kurduğu miras önemli bir kazanımdır; fakat insanın oluşuna, failiyetine, bedenselliğine, ilişkisel varoluşuna, bilinç ve bilinçdışı boyutlarına, doğayla ilişkisine ve kendi dünyasını oluşturma kapasitesine ilişkin sorular hâlâ açıktır. İnsan haklarının korunması insanın ne olduğunu bütünüyle açıklamaz. İnsan değerinin kabul edilmesi insanın nasıl oluştuğunu açıklamaz. Etik ilkelerin savunulması da insanın değer üretme ve kendi değerlerini dönüştürme kapasitesini tek başına açıklamaz.

Tam da bu açıklık yeni bir felsefi düşünme alanı yaratır. Humanotolojik yaklaşım burada insanı ne yalnızca hakların taşıyıcısı ne belirli bir kültürün üyesi ne de hazır bir ahlaki öz olarak görür. İnsan, kendi oluşuna katılan bir varlıktır. Bu katılım yalnızca bilinçli tercihlerden ibaret değildir; beden, biyoloji, tarih, dil, toplum, ilişkiler, arzular, bilinçdışı süreçler ve dünyayla kurulan maddi ilişkiler insanın oluşunun parçasıdır. Fakat insan bunların toplamına da indirgenemez. İnsan içinde bulunduğu koşulları yorumlayabilir, onlarla arasındaki ilişkiyi değiştirebilir ve yeni oluş imkânları yaratabilir.

Buradan çıkan yeni söz şudur: İnsan yalnızca korunması gereken bir değer değil, oluşan bir varlıktır; yalnızca hak sahibi değil, kendi oluşunun da failidir. İnsan hakları insanın özgürlüğünü güvence altına alırken, humanotoloji insanın bu özgürlüğü hangi oluş süreçleri içinde gerçekleştirdiğini ve kendi oluşuna nasıl katıldığını soru konusu yapar. Böylece insan hakları düşüncesi ontolojik bir soru ile tamamlanmaya çalışılır: Hak sahibi olan insan nasıl oluşmaktadır ve kendi oluşuna ne ölçüde katılabilmektedir? Bu soru, Kuçuradi’nin düşüncesini reddetmeden onun ötesine geçmenin yollarından biridir.

İnsan kendisine verilmiş değildir

İnsan ne yalnızca doğanın mekanik ürünü ne kültürün pasif taşıyıcısı ne tarihin edilgen sonucu ne de hazır bir metafizik özdür. İnsan bütün bu koşulların içinde oluşan, fakat kendi oluşuna belirli ölçülerde katılabilen bir varlıktır.

Bu nedenle insanı yalnızca “insan haklarının taşıyıcısı” olarak tanımlamak yeterli değildir. İnsan aynı zamanda kendi oluşunun failidir. Haklar insanın özgürlüğünü korur; fakat insanın nasıl bir insan olacağını bütünüyle belirlemez. Etik insanın eylemlerini değerlendirir; fakat insanın oluşunu tamamlanmış bir modele kapatmaz. Bilgi dünyayı anlamamızı sağlar; fakat insanın değerini yalnızca bilgiye indirgemez.

Bilgi, değer ve etik birbirinden ayrılmalıdır; fakat birbirlerinden bütünüyle koparılmamalıdır. İnsan bildiği dünyada değer üretir, değer verdiği dünyada etik ilişkiler kurar ve etik ilişkiler içinde kendisini yeniden oluşturur. Bu nedenle insanın oluşu, epistemolojik, aksiyolojik ve etik boyutların birbirine temas ettiği açık bir süreçtir. İnsan hakkında yeni bir felsefe kurmak, bu boyutlardan herhangi birini diğerlerinin yerine geçirmek değil, aralarındaki oluşsal ilişkiyi düşünmektir.

Kuçuradi’nin mirası bu açıdan yeniden okunabilir. Onun insan hakları ve değer düşüncesi, insanın herhangi bir dış otorite tarafından yalnızca tanımlanan bir varlık olmadığı fikrini güçlendirir. Fakat humanotolojik perspektif bu düşünceyi daha ileri taşıyarak insanın yalnızca korunması gereken bir varlık değil, kendi oluşuna katılan bir varlık olduğunu ileri sürer.

Burada Nietzsche’nin insanı tamamlanmış bir varlık olmaktan çıkararak oluş ve aşma ufkuna taşıyan düşüncesi ile Schopenhauer’ın insanın kendi kendisine tam anlamıyla şeffaf olmadığını göstermesi yeniden önem kazanır. İnsan ne kendisini bütünüyle bilir ne de kendisini bütünüyle hazır bulur. İnsan kendisini oluştururken aynı zamanda kendisini yeniden anlamlandırır. Dolayısıyla insanın özgürlüğü, bütün koşullardan bağımsız olmak değil, kendi koşullarıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürebilme kapasitesidir.

Felsefe bu kapasitenin düşünsel alanını açar. İnsan, kendisine verilmiş hakikatleri sorgulayabildiği, değerlerini yeniden değerlendirebildiği ve kendi hayatının anlamını başkalarının onun adına belirlemesine izin vermediği ölçüde felsefi bir fail haline gelir. Humanotoloji ise bu felsefi failiyeti insanın bütünüyle oluş sürecine yerleştirir.

Bu nedenle Kuçuradi’nin ardından asıl mesele onun haklı veya haksız olduğuna karar vermek değildir. Asıl mesele, onunla birlikte hangi düşünsel eşiğe geldiğimizi ve bu eşikten sonra hangi yeni soruların sorulabileceğini görmektir. İnsan yalnızca bir kimliğin taşıyıcısı mı, bir inanç sisteminin mensubu mu, bir kültürün ürünü mü, tarihin sonucu mu, yoksa kendi oluşuna katılabilen açık bir varlık mı? Bu sorunun cevabı, aynı zamanda felsefeye verdiğimiz değerin de cevabıdır.

İnsanlığın felsefi referansının tarihsel olarak büyük ölçüde Batı felsefesinde oluşmuş olması, insanlığın düşünsel geleceğinin yalnızca Batı’ya ait olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, felsefenin evrenselliği hiçbir düşünce geleneğinin kendisini son ve mutlak düşünce olarak kapatamamasından doğar. Batı felsefesinin en büyük değerlerinden biri de burada bulunur: Kendi kavramlarını, kendi metafiziklerini, kendi ahlakını, kendi insan anlayışını ve hatta kendi felsefe yapma biçimini eleştiriye açabilmiş olması.

Felsefenin gerçek mirası belirli bir medeniyetin üstünlüğü değil, düşüncenin kendisini sorgulama imkânıdır. Bu mirası sahiplenmek başka gelenekleri aşağılamak anlamına gelmez; bütün geleneklerin, bütün kimliklerin ve bütün otoritelerin düşünsel olarak sorgulanabilir olduğunu kabul etmek anlamına gelir.

Bu nedenle Kuçuradi’nin ardından yapılabilecek en anlamlı şey onu savunmak veya ona saldırmak arasında bir tercih yapmak değildir. Her iki tutum da gerekli görüldüğü ölçüde kendi sınırları içinde kalabilir; fakat felsefenin asıl görevi bu sınırların ötesine geçmektir. Bir düşünürün büyüklüğü, kendisinden sonra herkesin onu tekrar etmesiyle değil, kendisinden sonra yeni düşüncelerin doğabilmesiyle ölçülür. Kuçuradi’nin ardından yaratılması gereken imkân da budur: Onu bir son nokta haline getirmeden, onun açtığı düşünsel alanı yeni sorularla genişletmek; insan, değer, etik, özgürlük ve oluş hakkında henüz söylenmemiş sözlerin önünü açmak.

Felsefe geçmişin düşünürlerine ait olmak değil, geçmişten hareketle henüz düşünülmemiş olanı düşünmeye devam etmektir. İnsan da tam bu nedenle kendisine verilmiş değildir. İnsan, kendisini oluşturan koşulların içinde yaşar; fakat kendi oluşuna katıldığı ölçüde o koşulların yalnızca ürünü olmaktan çıkar. Kendi dünyasını anlamaya, değerlendirmeye ve dönüştürmeye başladığında oluşsal bir fail haline gelir. İnsan kendi oluşuna katılır ve kendi oluşunu yapar. Humanotolojik düşüncenin yeni sözü, tam da bu açık oluş alanında başlar.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.