Bir insanı öldürmeye karar veren iktidar, önce onu kendi hayatından koparır. Onun kim olduğunu, nasıl yaşadığını, neler hissettiğini, kimi sevdiğini, nelerden korktuğunu ve nasıl bir geleceğin hayalini kurduğunu görmezden gelir. Bir davranışa, bir suçlamaya, bir hükme indirger insanı. Sonra bu hükmü uygulayarak yalnızca bir bedeni değil, o insanın henüz yaşayabileceği bütün ihtimalleri de ortadan kaldırır. İdam cezasının dehşeti burada başlar: Bir otorite, kendi kararını insanın varlığından daha önemli sayar.
Mekke’de iki Bangladeş vatandaşının idam edildiğine ilişkin haberler, bu dehşet üzerinde yeniden düşünmemizi gerektiriyor. Olayın ayrıntıları ve idam kararının dayandığı gerekçeler konusunda doğrulanmış bilgilerle dolaşımdaki iddiaları birbirinden ayırmak gerekiyor. İki kişinin bir çift olduğu, birbirlerini sevdikleri ya da yalnızca cinsel ilişki gerekçesiyle idam edildikleri, güvenilir kanıt olmadan kesin biçimde söylenemez. Fakat bu belirsizlik, insan hayatını savunma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, insan hayatının söz konusu olduğu yerde gerçeğin, adil yargılamanın ve savunma hakkının ne kadar önemli olduğunu hatırlatıyor.
Asıl mesele, iki insan hakkında anlatılanların bütün ayrıntılarını bilip bilmememizden daha büyük. Bir devlet, dinî bir otorite ya da kendisini kutsal bir hakikatin temsilcisi sayan herhangi bir güç, insanın bedeni ve cinselliği üzerinde hangi yetkiyi kendinde görebilir? Bir yasağın çiğnenmesi, hangi aşamada insanın hayatını elinden alma gerekçesine dönüşür? Bir davranışın yanlış olduğuna inananlar, o davranışta bulunan insanın var olma hakkını ortadan kaldırabileceklerini nasıl düşünebilirler? Bu soruların merkezinde insanın ne olduğu ve kimin hayatı üzerinde kimin söz sahibi olabileceği bulunuyor.
İnsan, kendisine verilmiş ve ömrü boyunca değişmeden taşıyacağı tamamlanmış bir varlık değildir. Yaşar, deneyimler, yanılır, öğrenir, ilişkiler kurar ve bu ilişkiler içinde değişir. Kendi oluşuna katılır; kimi zaman kendisiyle hesaplaşarak, kimi zaman başkalarıyla karşılaşarak, kimi zaman da geçmişteki kararlarını geride bırakarak kendisini yeniden kurar. İnsan olmanın anlamı, önceden belirlenmiş bir kalıba kusursuzca uymakta değil, kendi hayatının oluşumuna katılabilmektedir.
Cezalandırıcı iktidar, insanın bu açıklığını kabul etmek istemez. Onu bir davranışla tanımlar, bir hükümle sabitler ve geleceğini geçmişteki bir eylemin içine kapatır. İnsan artık değişebilecek, kendisini yeniden değerlendirebilecek, başka türlü yaşayabilecek biri değildir. Hakkında karar verilmiş bir nesneye dönüştürülür. İdam cezası, insanın oluşma imkânını en kesin biçimde ortadan kaldırır. Bir insanı öldürmek, onun yalnızca bugününü değil, yarın başka biri olabilme ihtimalini de öldürmektir.
Üstelik adalet mekanizmaları yanılabilir. Deliller yanlış değerlendirilebilir, itiraflar baskı altında alınabilir, savunma hakkı zedelenebilir, siyasal ve toplumsal önyargılar yargılamaya sızabilir. İnfazdan sonra ortaya çıkan gerçek, öldürülmüş bir insan için hayatı geri getiremez. Bu nedenle idam cezasına karşı çıkmak, suçları önemsiz saymak ya da sorumluluğu ortadan kaldırmak değildir. Adaletin, kendi adına telafisi mümkün olmayan bir haksızlık yapma ihtimaline karşı insan hayatını korumaktır.
Cinsellik meselesi, iktidar iddiasının en mahrem alanlarından birini oluşturuyor. İnsan bedeni yüzyıllardır ailelerin, dinî kurumların, devletlerin ve toplumsal otoritelerin düzenlemek istediği bir alan oldu. Kimin kimi seveceği, hangi arzunun meşru sayılacağı, insanların birbirine nasıl dokunacağı, hangi ilişkinin kabul edileceği konusunda insanın kendi hayatına ilişkin sözü sık sık elinden alındı. Bütün bunlar çoğu zaman ahlakı koruma iddiasıyla yapıldı. İtaat erdem, farklılık tehdit, arzu ise denetlenmesi gereken bir tehlike olarak sunuldu.
Ahlak ile itaat aynı şey değildir. Bir insanın davranışını eleştirmek başka, onu yaşama hakkından mahrum bırakmak başkadır. Bir toplumun cinselliğe ilişkin inançları ve normları olabilir. Dinî gelenekler de kendi içlerinde farklı yorumlar geliştirebilir. Fakat bir davranışı yanlış saymak, o davranışta bulunan insanı öldürme hakkını kendiliğinden doğurmaz. Ahlaki yargı ile ölüm cezası arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmak, ahlakı insan ilişkilerinin alanından çıkarıp iktidarın cezalandırma aracına dönüştürür.
Burada din ile din adına kurulan iktidarı birbirinden ayırmak gerekiyor. Din, birçok insan için anlamın, tesellinin, bağlılığın ve sorumluluğun kaynağı olabilir. Fakat dinî yorum devletin cezalandırma gücüyle birleştiğinde, inanç ile zor arasındaki sınır silinebilir. İnsanların yorumladığı bir hüküm, tartışılmaz bir hakikat gibi sunulur; onu uygulayan kurum da kendi kararını sorgulamanın dışına çıkarır. Böylece iktidar, kendi insanî yorumunu kutsallığın dokunulmazlığıyla korumaya çalışır.
Bir hükmün aşkın ve mutlak sayılması, onun insan hayatı üzerindeki sonuçlarını tartışılmaz kılmaz. Aksine, bir hüküm ne kadar büyük bir otorite iddiasıyla uygulanıyorsa, onun sonuçlarını sorgulamak o kadar önemli hâle gelir. Tanrı adına konuştuğunu söyleyen bir kurum da insan eliyle verdiği kararın hesabını vermek zorundadır. Aşkın bir kaynağa dayandığı ileri sürülen inanç ile o inancı yorumlayan ve uygulayan siyasal otorite aynı şey değildir. Bu ikisini özdeşleştirmek, iktidarın yanılabilirliğini görünmez kılar.
Dinsel mekânlar hakkındaki tartışma da bu ayrımın dışında değildir. Bir ibadet yerinin anlamı, orada bulunan insanların aşağılanmasını veya öldürülmesini meşru kılmaz. Kutsallık insan hayatını korumak yerine insanın hayatı üzerinde cezalandırıcı bir yetkinin gerekçesine dönüştürülüyorsa, sorgulanması gereken yalnızca cezanın ağırlığı değil, o yetkiyi kendinde gören anlayıştır. Bir mekânın dinselliği, insanın hayatından daha değerli bir cezalandırma hakkı yaratamaz.
İktidar, insanı yalnızca cezalandırarak yönetmez. Bazen ona nasıl yaşaması gerektiğini öğretir; bazen bedenini sürekli gözetim altında tutar; bazen de insanın kendi arzularından utanmasını sağlar. Michel Foucault’nun gözetim ve disiplin üzerine düşünceleri, bu sürecin nasıl işlediğini anlamamıza yardımcı olur. Dışarıdaki denetim zamanla insanın içine yerleşebilir. İnsan, yalnızca cezalandırılmaktan korkmakla kalmaz; kendisine yönelen bakışı kendi içine taşır, kendi bedenini başkasının hükmüyle değerlendirmeye başlar.
Bunun psikolojik bedeli, korkunun gündelik hayatın bir parçasına dönüşmesidir. İnsanlar kendilerini açıkça ifade etmekten, arzularını anlamaktan, başkalarıyla yakınlık kurmaktan çekinirler. Birbirlerinin hayatını anlamaya çalışmak yerine birbirlerini gözetlerler. Toplumsal ahlak, karşılıklı sorumluluk ve anlayış geliştirmek yerine insanların birbirleri üzerinde denetim kurmasına hizmet etmeye başlar. Korkuyla sağlanan sessizlik, ahlaki olgunluk değildir. Çoğu zaman yalnızca itiraz etmenin bedelinin ağır olduğunu gösterir.
Sevgi tam da bu noktada başka bir insanlık imkânını açar. İki insanın birbirine yönelmesi, yalnızca iki bedenin yakınlaşması değildir. Bir başkasının varlığı, insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. Bir yüzü beklemek, bir sesi özlemek, birlikte içilen bir çayı hatırlamak, bir gün yeniden buluşma ihtimaline tutunmak… Hayatın anlamı bazen büyük fikirlerde değil, kimsenin önemsemediği bu küçük ayrıntılarda kendisini gösterir. İnsan, sevdiği biriyle birlikte yalnızca zaman geçirmez; onunla paylaşabileceği bir dünya kurmaya başlar.
Bu dünyanın kurulması, insanın kendi oluşuna katılmasının da bir biçimidir. Başka biriyle karşılaşmak, insanın kendisini yeniden görmesine, daha önce bilmediği yanlarını tanımasına, hayatını başka türlü düşünmesine imkân verebilir. Sevgi insanı kusursuzlaştırmaz; ilişkiler de çatışmadan, yanılgıdan ve acıdan uzak değildir. Fakat sevginin anlamı, iki insanın birbirlerinin hayatında açtıkları imkânda yatar. Bir başkasının varlığı, insanın dünyasını genişletebilir.
Sevginin iktidar tarafından kuşatılması, yalnızca özel hayata müdahale değildir. İnsanın kendi hayatını kurma imkânına müdahaledir. Bir otorite, kimin kimi seveceğine, kimin hangi arzuyu hissedebileceğine, birbirlerine nasıl dokunacaklarına ve hangi ilişkinin yaşanmaya değer olduğuna karar verme hakkını kendinde gördüğünde, insanın oluşunu kendi kurallarına kapatmak ister.
İnsan haklarını savunmak için herkesin birbirine âşık olduğunu, bütün ilişkilerin masum olduğunu ya da bütün arzuların doğru olduğunu varsaymamız gerekmiyor. Bir insanın yaşama hakkı, başkalarının onu ne kadar sevdiğine, toplumun onu ne kadar onayladığına veya hayatını ne kadar beğendiğine bağlı değildir. İnsan haklarının asıl sınavı, toplumun kendisine yakın gördüğü insanları korumak değil, onaylamadığı ve kendisine yabancı bulduğu insanların da hayatını koruyabilmesidir. İnsan, yalnızca sevildiği için değil, insan olduğu için korunmalıdır.
Modernliğin özgürleştirici imkânı da burada yatar. Modernlik, bütün insanların aynı inançları benimsemesi veya bütün geleneklerin ortadan kalkması demek değildir. Asıl mesele, hiçbir iktidarın kendi doğrularını insan hayatı üzerinde sınırsız bir yetkiye dönüştürememesidir. Hukukun üstünlüğü, savunma hakkı, masumiyet karinesi, işkence yasağı ve vicdan özgürlüğü, insanı iktidarın sınırsız iddiasından korumaya yönelik tarihsel kazanımlardır. Devletin görevi, herkesi tek bir ahlak anlayışına göre biçimlendirmek değil, farklı insanların özgürce yaşayabileceği koşulları güvence altına almaktır.
Bu ölçü yalnızca bir dine, ülkeye veya topluma yöneltilmiş değildir. İnsan hayatını kutsal bir amaç, ulusal çıkar, devrim, güvenlik ya da toplumsal düzen uğruna feda edilebilir gören her iktidar aynı soruyla karşılaşmalıdır: Savunduğunuz değer insanı korumak için mi var, yoksa insanı o değere boyun eğdirmek için mi kullanılıyor? Bir iktidar kendisini ne kadar yüce bir amaçla ilişkilendirirse ilişkilendirsin, insanı kendi hükmünün aracına dönüştürdüğü yerde eleştiriden muaf olamaz.
“Bedevi vahşeti” kavramı, insan hayatını hükümler karşısında değersizleştiren cezalandırıcı zihniyeti ifade etmektedir. Şiddet herhangi bir halkın değişmez özelliği değildir; farklı toplumlarda, dinlerde ve siyasal rejimlerde ortaya çıkabilir. Bir halkı barbar ilan etmek, eleştiriyi kolaylaştırıyor gibi görünse de tahakkümün nasıl işlediğini anlamamızı zorlaştırır. Asıl mesele, insanın bedenini denetlemeyi, farklılığı cezalandırmayı ve itaati zorla sağlamayı meşru gören kurumları ve düşünce biçimlerini teşhir etmektir. İnsan onurunu savunmak, eleştirinin dilini de insanileştirmeyi gerektirir.
İki insanın hayatına ilişkin bütün ayrıntıları bilmiyor olabiliriz. Ne düşündüklerini, nasıl yaşadıklarını, birbirleriyle nasıl bir ilişki kurduklarını veya gelecekten ne beklediklerini kesin olarak söyleyemeyiz. Bir insanın hayatını savunmak için onun hikâyesinin bütün ayrıntılarını bilmemiz gerekmez. Her insanın başkalarının göremediği bir iç dünyası, yarım kalmış ilişkileri, anlatamadığı düşünceleri ve henüz gerçekleşmemiş ihtimalleri vardır. Bir hayatın sona erdirilmesi, bu ihtimallerin tümünün ortadan kaldırılmasıdır.
Bir toplumun insaniliği, yalnızca neyi kutsal saydığıyla değil, kutsal saydığı değerler uğruna insana ne yaptığıyla da ölçülür. İnsanları korkutarak itaate zorlayan bir düzenin ahlaki olgunluğu, sorgulanamaz hükümlerle kendisini koruyan bir iktidarın adalet anlayışı tartışmaya açık olmalıdır. İnsan hayatını korumayan bir ahlakın neyi koruduğunu sormak, insan haklarını savunmak için gereklidir. Bu soru, insanın hayatını herhangi bir otoritenin dokunulmazlık iddiasından üstün tutma çabasıdır.
İnsan, bir otoritenin kendisi hakkında verdiği hükümden ibaret değildir. Kendi oluşunu sürdürme, başkalarıyla ilişki kurma, düşüncelerini değiştirme ve dünyasını yeniden kurma imkânına sahiptir. Bedenini, arzusunu ve hayatını bir iktidarın mülkü saymayı reddedebilmelidir. Özgürlük, yalnızca yasakların bulunmadığı bir alan değil, insanın kendi varoluşuna katılabilmesi ve kendi hayatının öznesi olabilmesidir.
Hiçbir yasak, bir insanın bütün varlığını açıklayamaz. Hiçbir ahlaki hüküm, bir hayatın değerini kendiliğinden ortadan kaldıramaz. Kutsallık insanın hayatını korumaktan uzaklaşıp ölümünü meşrulaştırmaya başladığında, sorgulanması gereken insan değil, onun hayatı üzerinde böylesine büyük bir yetki kurduğunu düşünen iktidardır.
İnsanın bedeni suçun, sevgi itaatsizliğin, kutsallık da ölümün gerekçesine dönüştürülemez. Adaletin insanileşmesi, insanı bir hükme indirgemeyi reddettiğimiz yerde başlar. İnsanın özgürlüğü, kendi hayatının başka bir otoritenin mülkü olmadığını kabul ettiğimizde anlam kazanır.
