- Teolojik İmajinasyonun Edebî Ontolojisi-
Edebiyat ile ilahiyat arasındaki ilişki çoğu zaman iki ayrı alanın karşılaşması olarak düşünülür. Edebiyat insanın hayal gücü, deneyimi ve diliyle; ilahiyat ise Tanrı, vahiy ve hakikatle ilişkilendirilir. Böyle kurulduğunda edebiyat beşerî ve imgesel, ilahiyat aşkın ve hakikate ilişkin bir alan olarak görünür. Bu ayrım ilk bakışta makul görünse de ilahiyatın nasıl mümkün olduğunu yeterince açıklamaz. Teoloji hakikat, siyaset, hakimiyet, menfaat hakkında konuştuğu anda insanın diline girer. Tanrı, siyaset, hakimiyet, menfaat hakkında kurulmuş her cümle insanın cümlesidir. Aşkın olduğu iddia edilen bildirimler ile onların yorumları birbirlerini doğuran ürünlerdir. Aşkın olduğu iddia edilen metin ile onun hakkında kurulmuş teolojik sistem birbirinin ürünleridir. Aşkın olan başka, aşkın olan hakkında kurulmuş cümle başka değildir. Teolojinin insanî kuruluş koşulu tam da bu bütünlüğün içerisinde görünür hale gelir.
Buradan hareketle daha köklü bir önerme ileri sürülebilir: Teolojik imajinasyon aslında edebî imajinasyondur. Bu önerme teolojinin şiir, roman veya hikâyeden ibaret olduğunu söylemez. Dinler, felsefi sistemler ortaya koymaz. Dinler, olağanüstü nitelikte büyüleyici olan hikâyeler, kıssalar, menkıbeler ve mitolojiler etrafında örülmüşlerdir. Edebiyatı yalnızca belirli türlerin adı olarak değil, insanın dil içerisinde dünya kurma, görünmeyeni görünür kılma, deneyimi anlamlandırma, mümkün olanı tasarlama ve varoluşa biçim verme kapasitesi olarak düşünür. Edebiyat bu geniş anlamda insanın dünyayı yalnızca algılaması değil, onu anlamlı bir bütün halinde yaşamasıyla ilgilidir. İnsan gördüğünü yalnızca kaydetmez; gördüğünü bir bağlama yerleştirir, geçmişle ilişkilendirir, geleceğe taşır, imgelerle genişletir ve anlatılar içinde yeniden kurar. İnsan dünyada yalnızca bulunmaz; dünyayı anlamlandırılmış bir dünya olarak yaşar.
İmajinasyon bu süreçte hayal ile gerçek arasındaki boşluk değildir. İnsan imgelediğinde gerçeklikten kaçmak zorunda değildir. Tersine, henüz açık biçimde görünmeyen anlam imkânlarını görünür hale getirir. Bir metafor yalnızca bir kelimeyi başka bir kelimenin yerine koymaz; daha önce birlikte düşünülmemiş şeyleri birbirine bağlar. Bir anlatı yalnızca olayları sıralamaz; dağınık deneyimlere biçim verir. Bir sembol yalnızca başka bir şeyi göstermez; insanı belirli bir anlam dünyasının içine sokar. İmajinasyon bu nedenle insanın gerçeklikle ilişkisinin dışındaki bir faaliyet değil, gerçeklikle ilişki kurmasının asli biçimlerinden biridir.
Teolojik imajinasyon tam burada ortaya çıkar. İnsan aşkın olanı doğrudan ve aracısız biçimde kavrayamaz. Tanrı, sonsuzluk, yaratılış, günah, kurtuluş, kıyamet, cennet, cehennem, kader ve ruh insanın gündelik deneyimindeki nesneler olarak anlaşılır kılınmaya çalışılır. İnsan bunlar hakkında konuşabilmek için isimlere, sıfatlara, sembollere, metaforlara, hikayelere, mitlere, anlatılara ve kavramlara başvurur. Böylece aşkınlık tasarımları insanın anlam dünyasına girer. Teolojik imajinasyon, aşkınlığın kaynağıdır; aşkınlığın insan tarafından düşünülme, anlatılma, sembolleştirilme ve yaşanma biçimidir.
Bu teolojik düşüncenin doğasını belirlemek bakımından belirleyicidir. İnsan aşkın olanı imgelediğinde kendi imgesini aşkınlığın kendisiyle özdeşleştirmektedir. Teolojik imajinasyon antroplolojik imajinasyondur. Teoloji hakkında kurulmuş imgesel dünya teolojinin kendisidir. İnsan tarafından oluşturulan sembol ve ürettiği aşkınlık, antroplojik ontoloji düzlemindedir. Teolojinin en temel entelektüel sorumluluklarından biri, kendi cümlesi ile hakikat arasındaki mesafeyi korumaktır.
Teolojik imajinasyon basitçe aşkın hakkında düşünmek değildir. Aynı zamanda aşkınlığı insanın dünyasında kurmaktır. Aşkın olanın baba, kral, hâkim, yaratıcı, kurtarıcı, merhamet eden veya yol gösteren olarak tasavvur edilmesi yalnızca farklı sıfatların seçilmesi değildir. Her adlandırma insanın aşkınlığı kendi dünyasında özel ve özgün bir ilişkiyi ifade edecek şekilde kurduğunu ifade eder. Her sembol belirli bir insan anlayışını da beraberinde taşır. Baba olarak Tanrı başka bir insan dünyası, kral olarak Tanrı başka bir insan dünyası, hâkim olarak Tanrı başka bir insan dünyası, yalnızca merhamet olarak düşünülen Tanrı ise başka bir insan dünyası üretir.
Burada teolojik imajinasyonun çift yönlü karakteri ortaya çıkar. İnsan Tanrı'yı tasavvur ederken kendisini de tasavvur eder. İnsan Tanrı karşısındaki yerini belirlerken kendi özgürlüğünü, sorumluluğunu, suçluluğunu, umudunu ve sınırlarını da belirler. Kendisine kul, günahkâr, seçilmiş, düşmüş, kurtarılmış, sorumlu veya kader tarafından belirlenmiş bir varlık olarak bakabilir. Bu nedenle her teoloji açık bir antropoloji taşır. Fakat daha ileri bir şey söylemek gerekir: Her teoloji belirli bir insanı mümkün kılan bir imajinasyon düzenidir.
Teolojik imajinasyon yalnızca aşkın olana dair tasavvurların tarihi değildir. Aynı zamanda insan tasavvurlarının tarihidir. Cennet insanın adalet, bolluk, güvenlik, tamamlanma ve eksiklik hakkındaki beklentilerini taşır. Cehennem suçluluk, korku, ceza ve adalet anlayışlarını biçimlendirir. Günah insanın bedenine, arzusuna, özgürlüğüne ve başkasına bakışını etkiler. Kurtuluş insanın neyin eksiklik, neyin yabancılaşma ve neyin özgürlük olduğunu düşünme biçimini değiştirir. Böyle bakıldığında din tarihi yalnızca inançların veya doktrinlerin tarihi olmaktan çıkar; insanlığın aşkınlığı imgeleme biçimlerinin tarihi haline gelir.
Teolojik sistemler bu imajinatif dünyaların üzerine kurulur. Önce bir dünya tasavvuru ortaya çıkar; ardından bu dünyanın kavramları belirlenir, ilişkileri düzenlenir ve sistematik hale getirilir. Bu nedenle teolojik sistem, çoğu zaman teolojik imajinasyonun kavramsallaştırılmış biçimidir. Doktrin, hareket halindeki imajinasyonu sabitlemeye çalışır. Sistem, çoğul anlam ihtimallerini düzenler. Dogma ise düzenlenmiş anlamı nihai bir otoriteye dönüştürme eğilimindedir. Teolojik düşüncenin tarihi bu bakımdan yalnızca düşüncelerin tarihi değildir; imajinasyonun nasıl kavramsallaştırıldığı, kavramsallaştırılan şeyin nasıl kurumsallaştırıldığı ve sonunda nasıl değişmez hakikat statüsüne yükseltildiğinin de tarihidir.
Tam bu noktada “bütün teoloji aslında edebiyattır” önermesi anlam kazanmaya başlar. Burada edebiyatı kurmaca ile özdeşleştirmiyoruz. Teolojinin sahte veya hayal ürünü olduğunu da söylemiyoruz. Söylediğimiz daha temel bir şeydir: Teoloji, aşkınlık hakkında insanî dil, imge, sembol, anlatı ve kavramlar aracılığıyla konuşmak zorundadır. Teoloji insanın dünyayı dil aracılığıyla kurma kapasitesinin dışında gerçekleşemez. Dolayısıyla teolojinin edebîliği sonradan eklenmiş bir özellik değil, kuruluş koşuludur.
Teoloji hakikat hakkında iddiada bulunabilir; fakat teolojinin kendisi hakikat değildir. Bu ayrım küçük bir dilsel incelik değildir. Teolojik otoritenin sınırlarını belirleyen temel ayrımdır. Teoloji kendi cümlelerini hakikatin kendisiyle özdeşleştirdiğinde insanın oluşturduğu teolojik dünya aşkın bir mutlaklığa yükseltilmiş olur. İnsan kendi yorumunu Tanrı'nın sözüyle, kendi kavramını Tanrı'nın hakikatiyle, kendi tarihsel düzenlemesini aşkın düzenle özdeşleştirmeye başlayabilir. Böylece teolojik imajinasyon görünmez hale gelir; onun ürettiği dünya sanki insanın önünde zaten hazır bulunan ve sorgulanamaz bir gerçeklikmiş gibi görünür.
Teolojik imajinasyonun farkında olmak teolojiyi yok etmez. Tersine, teolojiyi kendi sınırları içerisinde daha dürüst bir düşünce haline getirir. İnsan Tanrı'ya inanabilir, doktrinin kaynağını aşkın kabul edebilir, kurucu metnin hakikat taşıdığına inanabilir. Fakat bütün bunları düşünürken kendi düşünmesinin insanî olduğunu da kabul etmek zorundadır. Aşkın olanın kaynağına ilişkin inanç ile insanın aşkın olanı anlama biçimi birbirinden bağımsız değildir.
İnsan, her alandaki tecrübesini kaynaklarda ve metinlerde ifade etmiştir. Bütün metinler insan tarafından yazılmıştır demek ile bütün metinlerin insanî bir varoluş biçimine sahip olduğunu söylemek aynı şey değildir. Bir inanan bildirimin kaynağının aşkın olduğuna inanabilir. Bütün bildirimler, kaynaklar ve metinler insan tarafından okunur, aktarılır, ezberlenir, yazılır, tercüme edilir, yorumlanır, sınıflandırılır, hukukileştirilir ve teolojik sistemlere dönüştürülür. Bildirimin aşkın kaynağına ilişkin inanç, metnin insan dünyasındaki tarihsel varoluşunu ortadan kaldırmaz.
İnsan, metnin altında bulunan gizli bir altmetinden fazlasıdır. İnsan metnin altında değildir. İnsan metnin dışında duran gizli hayalet de değildir. İnsan, metnin anlam kazanma olayının içerisindedir. Metnin altını da üstünü de ortasını da insanın tarihsel karşılaşmaları, okumaları, yorumları ve yeniden anlamlandırmaları oluşturur. İnsan, metnin her tarafında faildir. Metnin dili vardır, tarihi vardır, maddi sınırları vardır, önceki yorumları vardır ve insanın keyfî biçimde aşamayacağı dirençleri vardır. Fakat bu sınırlar insanın failiyetini ortadan kaldırmaz.
İnsan anlamın failidir. İnsan, anlamın kurulmasında vazgeçilmez bir faildir. Anlam bu nedenle ne yalnızca metnin içerisinde hazır bulunan bir nesnedir ne de okuyucunun keyfî olarak metne yüklediği bir icattır. Anlam, insan ile metnin tarihsel karşılaşmasında oluşur. İnsan metne kendi dünyasından gelir; metin de insanın dünyasını değiştirir. Okuma bu nedenle yalnızca metnin anlamını açığa çıkarma işlemi değildir. Okuma, insanın kendisini de yeniden oluşturduğu bir karşılaşmadır.
Bu karşılaşma teolojik metinlerde daha yoğun bir nitelik kazanır. Teolojik metin insan için yalnızca okunacak bir metin değil, çoğu zaman kendisini yönlendiren, yargılayan, teselli eden, çağıran ve dönüştüren bir otorite olarak deneyimlenir. İnsan metni okurken yalnızca metni anlamaz; metin aracılığıyla kendisini anlamaya çalışır. Böylece teolojik metin ile insan arasında tek yönlü olmayan bir ilişki meydana gelir. İnsan metni yorumlar, metin de insanın kendisini yorumlama biçimini etkiler.
Edebiyatın burada teoloji açısından önemi ortaya çıkar. Edebiyat teolojik kavramların altında saklanmış bir insanı bulmakla yetinmez; teolojik kavramların insan hayatında neye dönüştüğünü görünür hale getirir. Teoloji “günah” dediğinde edebiyat günahın beden, arzu, korku ve ilişki içerisinde nasıl yaşandığını gösterebilir. Teoloji “kader” dediğinde edebiyat kader düşüncesinin bekleyiş, isyan, korku ve kabulleniş içerisindeki insan üzerindeki etkisini gösterebilir. Teoloji “kurtuluş” dediğinde edebiyat kurtuluş beklentisinin insan hayatını nasıl dönüştürdüğünü anlatabilir.
Edebiyat teolojinin hizmetinde çalışan bir yardımcı disiplin değildir. Edebiyat, teolojik sistemlerin soyutladığı insan deneyimini yeniden görünür kılma gücüne sahiptir. Kavramın içine sığmayan insanı, doktrinin dışında kalan deneyimi, dogmanın susturduğu sesi ve sistemin açıklayamadığı çelişkiyi dile getirebilir. Edebiyatın özgürlüğü tam da buradadır. İnsan deneyimini hiçbir kavramsal sistemin son sözüne teslim etmez.
Edebiyat yalnızca teolojiye karşı çıkan bir alan değildir. Edebiyat, teolojiyi aşar. Edebiyat insanın anlam üretme kapasitesinin kendisidir. İnsan edebiyat aracılığıyla yalnızca var olan dünyayı anlatmaz; başka türlü yaşanabilecek dünyaları da düşünür. Bu nedenle edebî imajinasyon insanın oluşsal failiyetinin biçimlerinden biridir. İnsan kendisine verilmiş olanı yalnızca tekrar etmek zorunda değildir. Miras aldığı dili başka türlü kullanabilir, eski sembolleri yeniden yorumlayabilir, kendisine verilmiş kimlikleri dönüştürebilir ve henüz gerçekleşmemiş bir geleceği düşünebilir.
Burada teolojik imajinasyon ile edebî imajinasyon arasındaki ilişki bütün açıklığıyla ortaya çıkar. Her ikisi de insanın kendisinde bulunan derin bir anlam dünyasını dil içerisinde kurma kapasitesine dayanır. Aralarındaki temel fark, teolojik imajinasyonun bu dünyayı aşkınlıkla ifade etmesidir. Teoloji bu imajinasyonu kavramlarla düzenler ve hakikat iddiasına yükseltir. Edebiyat ise imajinasyonun açıklığını korur ve insan deneyiminin hiçbir sistem tarafından bütünüyle tüketilemeyeceğini gösterir. Edebiyatın, hakikat iddiası yoktur.
Bu nedenle edebiyat ile ilahiyat arasındaki ilişki bir uzlaşma ilişkisi değildir. Aralarında korunması gereken verimli bir gerilim vardır. Teoloji aşkınlığı anlamlandırmak ister; edebiyat insanın anlamlandırılmış aşkınlık içerisinde yaşadığı fazlalığı görünür kılar. Teoloji düzen kurar; edebiyat düzenin dışında kalan deneyimlere de söz verir. Teoloji kesinlik arar; edebiyat belirsizliği, çoğulluğu ve açıklığı korur. Bu gerilim iki alanın birbirini ortadan kaldırmasını değil, insanın hakikat arayışının sınırlarını görünür kılmasını sağlar.
“Bütün teoloji edebiyattır” önermesi ontolojik bir iddiadır. Teoloji edebîdir, çünkü insan aşkınlık hakkında ancak insanî dil, imge, sembol, anlatı ve kavramlar aracılığıyla konuşabilir. Teolojik imajinasyon edebî imajinasyondur, çünkü ikisi de insanın dünyayı anlamlı bir farklılıklar evreni olarak kurma kapasitesine dayanır. Teolojik sistem bu imajinasyonu kavramsallaştırır. Dogma onu sabitlemeye çalışır. Yorum onu yeniden hareket ettirir. Edebiyat ise onun insanî açıklığını korur.
İnsan burada ne metnin mutlak efendisidir ne de metnin altında ezilen pasif bir alıcıdır. İnsan metinlerle, sembollerle, anlatılarla ve kavramlarla karşılaşan; bu karşılaşmalar içerisinde kendisini yeniden oluşturan bir varlıktır. İnsan kendisine verilmiş bir anlam dünyasının içerisinde doğar, fakat o dünyanın içinde kalmak zorunda değildir. Kendisinden önce kurulmuş cümleleri yeniden okuyabilir. Miras aldığı sembolleri başka türlü yorumlayabilir. Kendisine verilmiş kimlikleri dönüştürebilir. Yeni cümleler kurabilir.
İnsanın oluşsal failiyeti tam da burada ortaya çıkar. İnsan hakikati oluşturmaya çalışır ve oluşturduğu hakikatle kurmak istediği ilişkiyi biçimlendirmeye çalışır. İnsan aşkınlık tasarımlarını ve bu tasarımların anlama biçimlerini oluşturur. İnsan metni oluşturur. İnsan, metnin tarihsel anlam dünyalarının oluşumuna katılır. İnsan karşılaştığını bütünüyle seçmez; fakat karşılaştığıyla ne yapacağı konusunda hiçbir zaman bütünüyle etkisiz değildir.
Sonuçta mesele teolojinin doğru, edebiyatın yanlış olması değildir. Daha temel bir durum vardır. Teoloji ve edebiyat, hakikat, hakimiyet, şehvet, servet, hakimiyet kısacası bütün insani durumlar hakkında konuşurlar. Teoloji ve edebiyat insanın bütün insani durumlarla karşılaşmasını dil içerisinde kurarlar. Teoloji ve edebiyat, aşkınlığı adlandırırlar. Teoloji ve edebiyat insanın adlandırılmış aşkınlıkla nasıl yaşadığını gösterirler. Teoloji ve edebiyat, aşkınlık deneyimi hakkında cümleler kurarlar. Teoloji ve edebiyat bu cümlelerin insan hayatında nasıl yankılandığını duyulur hale getirirler. Teolojide ve edebiyatta ortak olan şey, insan dilidir.
Teolojik imajinasyon, bu nedenle edebî imajinasyonun aşkınlık yönündeki biçimidir. İnsan aşkınlığı düşünürken de aşkınlık hakkında konuşurken de aşkınlığı yorumlarken de öte alemleri tasavvur ederken de günahı ve kurtuluşu anlamlandırırken de imgeleyen, anlatan, kavramlaştıran ve dünyalar kuran bir varlıktır. Teolojik imajinasyon insanın aşkın olanı insanî anlam dünyasında kurma biçimidir. Teolojinin bütün kavramsal mimarisi bu imajinatif zeminin üzerinde yükselir.
Son söz yine hakikat ile insan cümlesi arasındaki ayrımda söylenmelidir. İnsanın her sözü hakikat olmayabilir; fakat hakikat hakkında kurduğumuz bütün cümleler insanın cümleleridir. Aşkınlık ve hakikate dair bütün fikirler, bildirimler, tasarımlar, yorumlar, teolojiler ve edebiyatlar insan tarafından oluşturulmuştur.
İnsan, sürekli olarak hakikati oluşturmaya çalışır. İnsan hakikat hakkında konuşmanın tarihsel, dilsel ve imgesel failidir. Teolojik imajinasyonun edebî ontolojisi tam burada başlar. İnsan kendi aşkın derinliğini ve antroplojisini oluşturur. İnsan, kendi derin antropolojisini bir dünya, bir dil, bir imge, bir sembol ve bir anlatı içerisinde yaşar. Teoloji ve edebiyat, bu derin antropolojiyi sürekli olarak sistemleştirme ve yeniden kurabilme özgürlüğüdür ve imkanıdır
İnsan, hakikatin kendisi değildir; fakat hakikat hakkında konuşmaya ve oluşturmaya çalışan varlıktır. Bu konuşmanın ve oluşturmanın biçimi ise hiçbir zaman yalnızca mantıksal değildir. İnsan anlatır, imgelem kurar, sembolleştirir, kavramlaştırır, yorumlar ve yeniden yazar. Teolojik imajinasyon da tam bu insanî hareketin derin varoluşa yönelmiş biçimidir. Bu nedenle teoloji ile edebiyat arasındaki sınır yoktur. Teoloji ve edebiyat, duvarların olduğu iki ayrı dünya değildir. Edebiyat ve teoloji, insanın hakikati oluştururken, konuşurken ve yazarken kurduğu insani dünyanın farklı boyutlardır.
