Prof. Dr. Bilal SAMBUR - Akademisyen - Araştırmacı - Yazar
Köşe Yazarı
Prof. Dr. Bilal SAMBUR - Akademisyen - Araştırmacı - Yazar
 

DÜŞÜNÜLMEMİŞİN ÖTESİNDE: İNSAN İÇİN BİR DÜŞÜNCE DÜNYASI

Bir düşünce geleneğini yalnızca söyledikleri üzerinden değerlendirmek, onun gerçek sınırlarını görmeye yetmez. Asıl sınırlar çoğu zaman söylenenlerde değil, söylenmeyenlerde, sorulmayanlarda ve düşünülmesi gereksiz görülenlerde ortaya çıkar. Her toplum kendi düşünce dünyasını kurarken yalnızca bilgi ve anlam üretmez; aynı zamanda bazı sorulara meşruiyet kazandırır, bazılarını önemsizleştirir, bazılarını sakıncalı hale getirir ve bazılarını bütünüyle düşüncenin dışına iter. İnsanlar zamanla bu sınırları o kadar doğal kabul ederler ki, sınırların kendisini sorgulamayı bırakırlar. Böylece düşünülmemiş alanlar yalnızca bilginin eksikliği olmaktan çıkar, kültürel ve psikolojik bir gerçekliğe dönüşür. Ancak burada daha derin bir mesele vardır. Düşünülmemiş olanı görünür kılmak tek başına yeterli değildir. Düşünülmemiş alanlar sabit değildir. Bir toplum bugün bazı soruları sormazken yarın başka soruları sormamaya başlayabilir. Bilgi arttıkça yeni sorular ortaya çıkar. Kültür değiştikçe eski cevaplar yetersizleşir. İnsanın yaşam biçimleri dönüştükçe daha önce görünmeyen deneyimler düşüncenin konusu haline gelir. Dolayısıyla düşünülmemiş olanı bir liste halinde belirlemek, sorunu çözmez. Asıl mesele, düşünülmemiş alanları sürekli olarak üreten düşünsel, kültürel, psikolojik ve iktidarsal mekanizmaları anlamaktır. Burada düşüncenin üretim koşullarını sorgulamak gerekir. Bir soru ortaya çıkmadan önce onun sorulabilir veya sorulamaz olduğuna karar veren nedir? İnsan hangi soruların önemli, hangilerinin gereksiz, hangilerinin ayıp ve günah, hangilerinin tehlikeli olduğunu nasıl öğrenir? Bir toplum yalnızca cevaplarını değil, soru sorma biçimlerini de öğretir. Çocuk daha düşünsel özerkliğini geliştirmeden önce hangi konuların konuşulabileceğini ve hangilerinin konuşulmaması gerektiğini öğrenebilir. Yetişkin olduğunda ise bazı sınırları artık dışarıdan dayatılmış bir yasak olarak değil, kendi düşüncesinin doğal sınırı olarak yaşayabilir. Düşüncenin en güçlü sınırlarından biri tam da budur: İnsan, kendisine konmuş sınırı kendi sınırı zanneder. Bu nedenle düşünce özgürlüğünü yalnızca sansürün ve açık baskının bulunmaması şeklinde anlamak yetersizdir. İnsan dışarıdan herhangi bir zorlamaya maruz kalmadan da düşünsel olarak bağımlı olabilir. Kendisine sunulan soruların dışına çıkamayan, hazır cevapları sorgulamayan ve bazı otoriteleri tartışma konusu yapmayı hiç düşünmeyen bir insan görünüşte özgür olabilir; fakat düşüncesinin sınırlarını kendisi belirlemiyor olabilir. Gerçek entelektüel özgürlük, yalnızca cevaplar arasında seçim yapabilmek değil, sorunun kendisini sorgulayabilmek ve gerektiğinde yeni bir soru üretebilmektir. Buradan “soru özerkliği” olarak adlandırılabilecek daha geniş bir özgürlük anlayışına ulaşabiliriz. İnsan yalnızca başkalarının ürettiği sorulara cevap veren bir varlık değildir. Kendi sorularını üretebilir, sorularını değiştirebilir ve gerektiğinde kendisine öğretilmiş soruların yanlış sorular olduğunu fark edebilir. Başkasının hazırladığı sorulara sürekli cevap veren insan, düşünsel olarak hâlâ başkasının dünyasında yaşamaktadır. Kendi sorusunu üreten insan ise kendi düşünsel dünyasının kurucusu olmaya başlar. Bu nedenle insanın özgürlüğü yalnızca cevaplarını seçebilmesinde değil, kendi sorularını üretebilmesinde başlar. Bu bakımdan insanı düşünmenin önünde önceden belirlenmiş bir konu listesi bulunmamalıdır. İnsan bedeni düşüncenin dışında bırakılamaz; çünkü insan dünyayla önce bedeni aracılığıyla ilişki kurar. Beden yalnızca biyolojik bir organizma değil, arzunun, hazzın, acının, hastalığın, yaşlanmanın, cinselliğin ve ölümün deneyimlendiği somut gerçekliktir. İnsan bedeninden neden utanır, beden algısı nasıl oluşur, toplum beden üzerinde nasıl bir denetim kurar ve bireyin kendi bedeniyle ilişkisi hangi kültürel koşullar tarafından biçimlendirilir? Bunlar insanı anlamaya çalışan düşüncenin temel sorularıdır. Cinsellik de insan deneyiminin dışına çıkarılamaz. İnsan arzu eden, haz alan, yakınlık kuran ve başka insanlarla bedensel ilişkiler geliştiren bir varlıktır. Cinselliği yalnızca izin verilen ve yasaklanan davranışlara indirmek, onun psikolojik ve kültürel karmaşıklığını görmemize engel olabilir. İnsan neden arzular, arzusunu nasıl öğrenir, toplum arzuyu nasıl biçimlendirir, suçluluk ve günah duygusu nasıl ortaya çıkar ve cinsellik ile sevgi arasındaki ilişki nasıl kurulur? Bu soruların sorulması herhangi bir davranışın peşinen onaylanması anlamına gelmez. Tam tersine, insan deneyimini ahlaki hükümlerden önce anlamaya çalışma çabasıdır. Haz konusunda da benzer bir açıklığa ihtiyaç vardır. İnsan yalnızca görevleri ve sorumlulukları olan bir varlık değildir. Yaşam aynı zamanda güzellik, oyun, gülme, dokunma, yemek, müzik, sanat ve bedensel deneyimlerle kurulur. Haz ile bağımlılık arasındaki fark, haz ile mutluluk arasındaki ilişki ve insanın neden bazı hazlardan suçluluk duyduğu psikolojik ve kültürel açıdan araştırılabilir. Hazza ilişkin bütün deneyimleri tek bir ahlaki kategori içinde değerlendirmek, insanın yaşam dünyasının önemli bir bölümünü görünmez hale getirebilir. Aşk da insanın düşünsel dünyasının dışında tutulamaz. İnsan yalnızca kendi başına yaşayan bir birey değildir; başkalarıyla ilişkiler içinde kendisini oluşturur. Sever, sevilmek ister, özler, bağlanır, kıskanır, ayrılır ve kaybeder. Aşk kimi zaman özgürlüğü genişletir, kimi zaman bağımlılık ve kontrol ilişkilerine dönüşebilir. Sevgi ile sahip olma, bağlılık ile bağımlılık, yakınlık ile kontrol arasındaki farkları düşünmek, insan ilişkilerinin doğasını anlamak açısından önemlidir. İki insanın birbirini severken birbirinin özgürlüğünü koruyabilmesi, özgürlük ile ilişkiselliğin birbirine karşıt olmadığını gösterir. İnsanın psikolojik dünyası da düşüncenin açık alanlarından biri olmalıdır. İnsan yalnızca bilinçli kararlarından oluşmaz. Korkuları, arzuları, utançları, öfkeleri, kıskançlıkları, savunmaları, alışkanlıkları ve bilinçdışı süreçleri vardır. İnsan neden bazı düşüncelerinden vazgeçmekte zorlanır? Neden kendisini tehdit altında hissettiğinde eleştiriye kapanır? Neden otoriteye ihtiyaç duyar? Neden ait olduğu grubun düşüncelerini kendi düşünceleri gibi yaşayabilir? Neden kendi özgürlüğünü zaman zaman başka birinin iradesine bırakmak isteyebilir? İnsan psikolojisini düşünmeden insanın özgürlüğünü ve toplumsal davranışını anlamak mümkün değildir. İtaat bu nedenle yalnızca siyasal bir problem değildir. İtaatin psikolojisi araştırılmadan otoritenin insan üzerindeki etkisi yeterince anlaşılamaz. İnsan neden yönetilmek ister? Güvenlik ihtiyacı hangi koşullarda özgürlük arzusunun önüne geçer? Belirsizlik insanı neden güçlü otoritelere yaklaştırabilir? İnsan kendi kararlarının sorumluluğunu neden zaman zaman başka birine devretmek ister? Bu sorular insanı küçümsemek için değil, insanın karmaşıklığını anlamak için sorulmalıdır. Özgürlük, insanın bütün bu ihtiyaçlarını ortadan kaldırmak değil, onları fark ederek kendi kararlarını verebilme kapasitesini geliştirmektir. Ahlak da düşüncenin dışında bırakılmamalıdır. İnsan neden bazı davranışları iyi, bazılarını kötü kabul eder? Vicdan nasıl oluşur? Suçluluk duygusu hangi ölçüde kültürel olarak öğrenilir? Bir ahlaki norm insanı ne zaman korur, ne zaman denetim aracına dönüşür? Gelenek ile bireysel vicdan çatıştığında bireyin kendi muhakemesinin yeri nedir? Ahlakı sorgulamak ahlaksızlık değildir. Aksine, insanın ahlaki hayatının sorumluluğunu üstlenebilmesinin koşullarından biridir. Ahlakın kendisini düşünce konusu yapabilmek, insanı yalnızca kurallara uyan bir varlık olmaktan çıkarıp ahlaki muhakemenin öznesi haline getirir. Kültür için de aynı açıklık geçerlidir. Kültür insanı biçimlendirir fakat kültürün kendisi de insanlar tarafından oluşturulur ve değiştirilir. Bu nedenle hiçbir gelenek yalnızca eski olduğu için eleştiriden muaf tutulamaz. Kültüre saygı, kültürün bütün unsurlarını sorgulanamaz kabul etmek anlamına gelmez. Bir kültürü gerçekten anlamak, onun içindeki özgürleştirici değerleri olduğu kadar eşitsizlikleri, tabuları, korkuları ve iktidar ilişkilerini de incelemeyi gerektirir. İnsan kültürün içinde doğar fakat kültürün mahkûmu değildir. Kültürün mirasçısı olduğu kadar eleştirmeni ve dönüştürücüsüdür. Siyaset de insan adına son söz söyleme iddiasından kurtarılmalıdır. Devletin sınırları, iktidarın meşruiyeti, bireyin hakları, çoğunluğun gücü, azınlığın özgürlüğü ve bireyin devlet karşısındaki konumu sürekli olarak yeniden düşünülmelidir. İnsan bir toplumun üyesidir fakat yalnızca toplumun bir parçası değildir. Kendi hayatı üzerinde karar verebilen bir bireydir. Bir ulusa, kültüre, sınıfa veya topluluğa ait olabilir; fakat ait olduğu kolektif kimliğin bütün hükümlerini sorgusuz kabul etmek zorunda değildir. Kolektif kimlik bireyin varlığını açıklayabilir, fakat bireyin bütün varlığını tüketemez. Ekonomi de insan hakkında düşünmenin dışında bırakılamaz. İnsan neden çalışır? Emek yalnızca geçim aracı mıdır? Mülkiyet insan özgürlüğünün koşullarından biri olabilir mi? Yoksulluk yalnızca ekonomik bir durum mudur, yoksa bireyin özgürlük kapasitesini de sınırlayan bir durum mudur? Servet hangi koşullarda özgürlüğü genişletmekten çıkıp başkalarının hayatı üzerinde güç kullanma aracına dönüşür? İnsan emeği ve zamanı üzerinde ne kadar söz sahibi olmalıdır? Bu sorular ekonominin aslında insanın nasıl bir hayat yaşayabileceği sorusundan ayrı düşünülemeyeceğini gösterir. Bu düşünsel açıklığın doğaya yöneltilmesi de zorunludur. Doğa insanın dışında duran ve yalnızca insanın ihtiyaçlarını karşılayan bir nesne değildir. İnsan doğanın içinden çıkmış biyolojik, bedensel ve ekolojik bir varlıktır. Kültür ve teknoloji aracılığıyla kendisini dönüştürse bile doğal dünyadan kopamaz. Bu nedenle doğaya ilişkin düşünülmemiş ve araştırılmamış hiçbir alan peşinen kapatılmamalıdır. Evrenin oluşumu, yaşamın kökeni, evrim, genetik, ekosistemler, iklim, hayvanların yaşamı, bitkiler, mikroorganizmalar, beyin, bilinç ve yaşamın geleceği araştırmanın açık alanlarıdır. Burada bilinmeyen ile bilinemez olanı birbirinden ayırmak gerekir. İnsan bugün bilmediği bir şeyi yarın öğrenebilir. Bugün açıklayamadığı bir olguyu yeni yöntemlerle açıklayabilir. Bilimsel düşüncenin gücü her şeyi bildiğini iddia etmesinde değil, bilmediğini araştırılabilir kabul etmesinde yatar. Bilinmeyeni araştırmanın önünü kapatmak ile bilginin henüz yeterli olmadığını kabul etmek aynı şey değildir. Bilim, kendi sonuçlarını da değiştirebilen açık bir bilgi pratiğidir. Bu nedenle doğa hakkında düşünmek, yalnızca doğaya ilişkin mevcut bilgilerimizi tekrarlamak değil, bilinmeyeni araştırmaya devam etmektir. Ancak araştırma özgürlüğü ile araştırmanın sonuçlarını kullanma özgürlüğü birbirinden ayrılmalıdır. Bir şeyi araştırabilmek, onu her biçimde kullanmanın etik olarak meşru olduğu anlamına gelmez. Genetik müdahalelerden yapay zekâya, biyoteknolojiden nörobilime kadar yeni bilgi alanları insanın müdahale kapasitesini genişletmektedir. Bu gelişmeler yeni imkânlarla birlikte yeni sorumluluklar da yaratmaktadır. Buradaki çözüm araştırmayı kapatmak değil, bilgi üretimini özgür bırakırken bilginin kullanımının etik ve siyasal sonuçlarını açıkça tartışabilmektir. İnsan ile doğa arasındaki ilişkiyi yalnızca egemenlik üzerinden kurmak da doğru değildir. İnsan doğayı dönüştürebilen bir varlıktır, fakat doğanın dışında değildir. Doğa hakkındaki bilgisi arttıkça kendi varlığının doğal sistemlere ne kadar bağlı olduğunu da daha iyi anlayabilir. İnsan özgürlüğü ile doğaya karşı sorumluluk arasında zorunlu bir karşıtlık yoktur. Özgür insan, doğayı araştırabilir ve teknolojiyi kullanabilir; fakat yaptığı müdahalelerin sonuçlarını da düşünmek zorundadır. Bütün bunlar bizi düşünülmemiş kavramının daha ileri bir yorumuna götürür. Düşünülmemiş olan yalnızca geçmişte düşünülmemiş bir konu değildir. Aynı zamanda bugün düşünmemizi sınırlayan ve yarın yeni düşünülmemiş alanlar yaratacak olan mekanizmaların ürünüdür. Bu nedenle yalnızca “Neyi düşünmedik?” sorusunu sormak yeterli değildir. “Neden bunu düşünmedik?”, “Bu soruyu sormamızı ne engelledi?”, “Bu sorunun sorulabilirliğini kim belirledi?”, “Hangi cevaplar neden otorite kazandı?” ve “İnsan kendi sorusunu üretme kapasitesini nasıl yeniden kazanabilir?” sorularını da sormak gerekir. Bu yaklaşım bizi sabit bir “düşünülmemişler listesi” fikrinin de ötesine taşır. Böyle bir liste hazırlamak başlangıçta özgürleştirici olabilir, fakat listenin kendisi zamanla yeni bir sınır haline gelebilir. Bugün fark ettiğimiz düşünülmemişler yarının sıradan bilgilerine dönüşecektir. Buna karşılık yarının düşünülmemişleri bugün henüz görünür değildir. Dolayısıyla amaç bütün düşünülmemişleri tüketmek değildir. Amaç, düşünülmemiş olanın sürekli ortaya çıkabileceğini bilen ve bunu fark edebilecek kadar açık kalan bir düşünce kültürü oluşturmaktır. Burada “açık insan” fikri önem kazanır. Açık insan her şeyi bilen insan değildir. Kendisini tamamlanmış kabul etmeyen insandır. Kendi düşüncesinin de değişebileceğini kabul eder. Sahip olduğu kimlikleri, değerleri, inançları ve alışkanlıkları gerektiğinde yeniden değerlendirir. Geçmişinden kopmadan geçmişini eleştirebilir. Kültürünün içinde yaşayarak kültürünü sorgulayabilir. Kendi düşüncesini savunurken onun yanlış olabileceği ihtimalini de muhafaza eder. Açık insanın entelektüel gücü kesinlikten değil, kendisini yeniden düşünebilme kapasitesinden gelir. Bu nedenle hümanizm insana hazır bir öz, tamamlanmış bir amaç veya değişmez bir insan modeli vermemelidir. Hümanizmin daha derin anlamı, insanın kendi varoluşunu araştırma, yorumlama ve yeniden kurma kapasitesine güvenmektir. İnsan hakkında konuşurken insanın kendisine konuşma hakkı tanımaktır. İnsan adına karar vermek yerine insanın kendi kararını verebilmesini mümkün kılmaktır. İnsan, kendisine verilmiş dünyayı yalnızca devralan değil, onu sorgulayabilen ve dönüştürebilen bir varlıktır. Liberal düşüncenin temel önemi de burada ortaya çıkar. Bireyin özgürlüğü yalnızca belirli seçenekler arasında seçim yapabilmesi değildir. Kendi sorusunu sorabilmek, kendi muhakemesini oluşturabilmek, kendi yaşam biçimini seçebilmek ve gerektiğinde kendi seçimlerini değiştirebilmek de özgürlüğün parçalarıdır. Özgür birey kendisine verilmiş bütün kimliklerden kopmuş insan değildir; kendi kimliklerini eleştirebilen ve gerektiğinde yeniden kurabilen insandır. Bu nedenle özgürlük yalnızca siyasal değil, aynı zamanda epistemik ve varoluşsal bir değerdir. İnsan hakkında hiçbir alanı düşünce dışında bırakmamak, insan hakkında her şeyi bildiğimizi iddia etmek değildir. Tam tersine, insanın her zaman yeni sorular üretebilecek kadar karmaşık olduğunu kabul etmektir. Doğa hakkında hiçbir alanı araştırmanın dışında bırakmamak da doğanın bütün sırlarını çözdüğümüz anlamına gelmez. Bilmediğimizi kabul etmek, bilinmeyeni araştırma hakkımızdan vazgeçmek değildir. Düşüncenin açıklığı, kesinlik iddiasından değil, bilinmeyene açık kalabilme yeteneğinden doğar. Bu nedenle düşüncenin amacı insan için tamamlanmış bir dünya kurmak değildir. İnsan ve doğa hakkında sürekli daha iyi sorular sorabilmenin koşullarını yaratmaktır. İnsan kendisine verilmiş cevaplarla yetinmek zorunda değildir. Sorularını değiştirebilir, cevaplarını yeniden değerlendirebilir ve daha önce sorulmamış bir soruyu sorabilir. Doğa hakkında da aynı açıklık geçerlidir. Bilinmeyen araştırılabilir, mevcut bilgi düzeltilebilir ve yeni kanıtlar eski açıklamaları değiştirebilir. Düşünülmemişin ötesine geçmek, bütün düşünülmemişleri ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Böyle bir hedef hem mümkün değildir hem de düşüncenin doğasına aykırıdır. Daha önemli olan, düşünülmemiş alanların her zaman yeniden ortaya çıkabileceğini bilmek ve düşünceyi onları fark edebilecek açıklıkta tutmaktır. Bir düşünce sistemi kendi sınırlarını sorgulayabildiği ölçüde canlıdır. Kendi cevaplarını yeniden değerlendirebildiği ölçüde özgürdür. Yeni soruların ortaya çıkmasına izin verdiği ölçüde insandır. Bu noktada insan artık yalnızca düşüncenin konusu değildir; düşüncenin üreticisidir. İnsan yalnızca cevapların alıcısı değildir; soruların kurucusudur. Kendi deneyimini, bedenini, psikolojisini, ilişkilerini, ahlakını, kültürünü, siyasetini ve doğayla ilişkisini araştırabilir. Kendisini düşünmeye zorlayan veya düşünmekten alıkoyan mekanizmaları da düşüncenin konusu yapabilir. Böylece düşünce yalnızca dünyayı açıklayan bir araç olmaktan çıkar ve insanın kendi düşünme biçimini de sorgulayabildiği bir öz-düşünüm alanına dönüşür. Belki de özgür düşüncenin en önemli ölçütü, bütün sorulara cevap verebilmek değildir. Daha temel olan, yeni soruların ortaya çıkmasını engelleyen hiçbir otoriteyi düşüncenin dışında bırakmamaktır. İnsan kendisi hakkında sınırsız sorular sorabilir; cevaplarını değiştirebilir; kendi düşüncesini yeniden düşünebilir. Doğa hakkında araştırılmamış olanı araştırabilir ve bilinmeyeni bilinir hale getirmeye çalışabilir. Fakat bütün bunların üzerinde duran daha temel bir ilke vardır: İnsan kendi düşüncesinin sınırlarını da düşünce konusu yapabilmelidir. Böyle bir düşünce dünyasında insanın kendisi hakkında düşünülmemiş hiçbir alanın zorunlu olarak düşünülmemiş kalması gerekmez. Beden, zihin, arzu, cinsellik, haz, aşk, yalnızlık, ölüm, psikoloji, ahlak, siyaset, ekonomi, kültür, teknoloji, bilinç ve doğa düşüncenin açık alanlarıdır. Hiçbiri geçmişte verilmiş cevapların dokunulmazlığı nedeniyle düşünce dışına çıkarılamaz. Aynı şekilde doğanın bilinmeyen alanları da araştırmanın dışında bırakılamaz. Sonuçta mesele yalnızca düşünülmemiş olanı düşünmek değildir. Daha derin mesele, düşüncenin kendisini açık tutmaktır. İnsan kendisine verilen cevaplarla sınırlanmadığında, kendi sorularını üretebildiğinde ve gerektiğinde kendi düşüncesini değiştirebildiğinde düşünsel özerkliğe yaklaşır. İnsan hakkında düşünmek böylece insan adına düşünmekten ayrılır. İnsan adına konuşan kapalı sistemlerin karşısına, kendi sorularını üreten açık insan çıkar. İnsanın özgürlüğü yalnızca neye inanacağını veya hangi cevabı kabul edeceğini seçmesinde değildir. Özgürlüğün daha temel biçimi, hangi soruyu soracağını kendisinin belirleyebilmesidir. İnsan kendi sorularını üretebildiği sürece düşünce kapanmaz; düşünce kapanmadığı sürece insanın oluş imkânı da tükenmez.
Ekleme Tarihi: 29 Ağustos 2026 -Cumartesi

DÜŞÜNÜLMEMİŞİN ÖTESİNDE: İNSAN İÇİN BİR DÜŞÜNCE DÜNYASI

Bir düşünce geleneğini yalnızca söyledikleri üzerinden değerlendirmek, onun gerçek sınırlarını görmeye yetmez. Asıl sınırlar çoğu zaman söylenenlerde değil, söylenmeyenlerde, sorulmayanlarda ve düşünülmesi gereksiz görülenlerde ortaya çıkar. Her toplum kendi düşünce dünyasını kurarken yalnızca bilgi ve anlam üretmez; aynı zamanda bazı sorulara meşruiyet kazandırır, bazılarını önemsizleştirir, bazılarını sakıncalı hale getirir ve bazılarını bütünüyle düşüncenin dışına iter. İnsanlar zamanla bu sınırları o kadar doğal kabul ederler ki, sınırların kendisini sorgulamayı bırakırlar. Böylece düşünülmemiş alanlar yalnızca bilginin eksikliği olmaktan çıkar, kültürel ve psikolojik bir gerçekliğe dönüşür.

Ancak burada daha derin bir mesele vardır. Düşünülmemiş olanı görünür kılmak tek başına yeterli değildir. Düşünülmemiş alanlar sabit değildir. Bir toplum bugün bazı soruları sormazken yarın başka soruları sormamaya başlayabilir. Bilgi arttıkça yeni sorular ortaya çıkar. Kültür değiştikçe eski cevaplar yetersizleşir. İnsanın yaşam biçimleri dönüştükçe daha önce görünmeyen deneyimler düşüncenin konusu haline gelir. Dolayısıyla düşünülmemiş olanı bir liste halinde belirlemek, sorunu çözmez. Asıl mesele, düşünülmemiş alanları sürekli olarak üreten düşünsel, kültürel, psikolojik ve iktidarsal mekanizmaları anlamaktır.

Burada düşüncenin üretim koşullarını sorgulamak gerekir. Bir soru ortaya çıkmadan önce onun sorulabilir veya sorulamaz olduğuna karar veren nedir? İnsan hangi soruların önemli, hangilerinin gereksiz, hangilerinin ayıp ve günah, hangilerinin tehlikeli olduğunu nasıl öğrenir? Bir toplum yalnızca cevaplarını değil, soru sorma biçimlerini de öğretir. Çocuk daha düşünsel özerkliğini geliştirmeden önce hangi konuların konuşulabileceğini ve hangilerinin konuşulmaması gerektiğini öğrenebilir. Yetişkin olduğunda ise bazı sınırları artık dışarıdan dayatılmış bir yasak olarak değil, kendi düşüncesinin doğal sınırı olarak yaşayabilir. Düşüncenin en güçlü sınırlarından biri tam da budur: İnsan, kendisine konmuş sınırı kendi sınırı zanneder.

Bu nedenle düşünce özgürlüğünü yalnızca sansürün ve açık baskının bulunmaması şeklinde anlamak yetersizdir. İnsan dışarıdan herhangi bir zorlamaya maruz kalmadan da düşünsel olarak bağımlı olabilir. Kendisine sunulan soruların dışına çıkamayan, hazır cevapları sorgulamayan ve bazı otoriteleri tartışma konusu yapmayı hiç düşünmeyen bir insan görünüşte özgür olabilir; fakat düşüncesinin sınırlarını kendisi belirlemiyor olabilir. Gerçek entelektüel özgürlük, yalnızca cevaplar arasında seçim yapabilmek değil, sorunun kendisini sorgulayabilmek ve gerektiğinde yeni bir soru üretebilmektir.

Buradan “soru özerkliği” olarak adlandırılabilecek daha geniş bir özgürlük anlayışına ulaşabiliriz. İnsan yalnızca başkalarının ürettiği sorulara cevap veren bir varlık değildir. Kendi sorularını üretebilir, sorularını değiştirebilir ve gerektiğinde kendisine öğretilmiş soruların yanlış sorular olduğunu fark edebilir. Başkasının hazırladığı sorulara sürekli cevap veren insan, düşünsel olarak hâlâ başkasının dünyasında yaşamaktadır. Kendi sorusunu üreten insan ise kendi düşünsel dünyasının kurucusu olmaya başlar. Bu nedenle insanın özgürlüğü yalnızca cevaplarını seçebilmesinde değil, kendi sorularını üretebilmesinde başlar.

Bu bakımdan insanı düşünmenin önünde önceden belirlenmiş bir konu listesi bulunmamalıdır. İnsan bedeni düşüncenin dışında bırakılamaz; çünkü insan dünyayla önce bedeni aracılığıyla ilişki kurar. Beden yalnızca biyolojik bir organizma değil, arzunun, hazzın, acının, hastalığın, yaşlanmanın, cinselliğin ve ölümün deneyimlendiği somut gerçekliktir. İnsan bedeninden neden utanır, beden algısı nasıl oluşur, toplum beden üzerinde nasıl bir denetim kurar ve bireyin kendi bedeniyle ilişkisi hangi kültürel koşullar tarafından biçimlendirilir? Bunlar insanı anlamaya çalışan düşüncenin temel sorularıdır.

Cinsellik de insan deneyiminin dışına çıkarılamaz. İnsan arzu eden, haz alan, yakınlık kuran ve başka insanlarla bedensel ilişkiler geliştiren bir varlıktır. Cinselliği yalnızca izin verilen ve yasaklanan davranışlara indirmek, onun psikolojik ve kültürel karmaşıklığını görmemize engel olabilir. İnsan neden arzular, arzusunu nasıl öğrenir, toplum arzuyu nasıl biçimlendirir, suçluluk ve günah duygusu nasıl ortaya çıkar ve cinsellik ile sevgi arasındaki ilişki nasıl kurulur? Bu soruların sorulması herhangi bir davranışın peşinen onaylanması anlamına gelmez. Tam tersine, insan deneyimini ahlaki hükümlerden önce anlamaya çalışma çabasıdır.

Haz konusunda da benzer bir açıklığa ihtiyaç vardır. İnsan yalnızca görevleri ve sorumlulukları olan bir varlık değildir. Yaşam aynı zamanda güzellik, oyun, gülme, dokunma, yemek, müzik, sanat ve bedensel deneyimlerle kurulur. Haz ile bağımlılık arasındaki fark, haz ile mutluluk arasındaki ilişki ve insanın neden bazı hazlardan suçluluk duyduğu psikolojik ve kültürel açıdan araştırılabilir. Hazza ilişkin bütün deneyimleri tek bir ahlaki kategori içinde değerlendirmek, insanın yaşam dünyasının önemli bir bölümünü görünmez hale getirebilir.

Aşk da insanın düşünsel dünyasının dışında tutulamaz. İnsan yalnızca kendi başına yaşayan bir birey değildir; başkalarıyla ilişkiler içinde kendisini oluşturur. Sever, sevilmek ister, özler, bağlanır, kıskanır, ayrılır ve kaybeder. Aşk kimi zaman özgürlüğü genişletir, kimi zaman bağımlılık ve kontrol ilişkilerine dönüşebilir. Sevgi ile sahip olma, bağlılık ile bağımlılık, yakınlık ile kontrol arasındaki farkları düşünmek, insan ilişkilerinin doğasını anlamak açısından önemlidir. İki insanın birbirini severken birbirinin özgürlüğünü koruyabilmesi, özgürlük ile ilişkiselliğin birbirine karşıt olmadığını gösterir.

İnsanın psikolojik dünyası da düşüncenin açık alanlarından biri olmalıdır. İnsan yalnızca bilinçli kararlarından oluşmaz. Korkuları, arzuları, utançları, öfkeleri, kıskançlıkları, savunmaları, alışkanlıkları ve bilinçdışı süreçleri vardır. İnsan neden bazı düşüncelerinden vazgeçmekte zorlanır? Neden kendisini tehdit altında hissettiğinde eleştiriye kapanır? Neden otoriteye ihtiyaç duyar? Neden ait olduğu grubun düşüncelerini kendi düşünceleri gibi yaşayabilir? Neden kendi özgürlüğünü zaman zaman başka birinin iradesine bırakmak isteyebilir? İnsan psikolojisini düşünmeden insanın özgürlüğünü ve toplumsal davranışını anlamak mümkün değildir.

İtaat bu nedenle yalnızca siyasal bir problem değildir. İtaatin psikolojisi araştırılmadan otoritenin insan üzerindeki etkisi yeterince anlaşılamaz. İnsan neden yönetilmek ister? Güvenlik ihtiyacı hangi koşullarda özgürlük arzusunun önüne geçer? Belirsizlik insanı neden güçlü otoritelere yaklaştırabilir? İnsan kendi kararlarının sorumluluğunu neden zaman zaman başka birine devretmek ister? Bu sorular insanı küçümsemek için değil, insanın karmaşıklığını anlamak için sorulmalıdır. Özgürlük, insanın bütün bu ihtiyaçlarını ortadan kaldırmak değil, onları fark ederek kendi kararlarını verebilme kapasitesini geliştirmektir.

Ahlak da düşüncenin dışında bırakılmamalıdır. İnsan neden bazı davranışları iyi, bazılarını kötü kabul eder? Vicdan nasıl oluşur? Suçluluk duygusu hangi ölçüde kültürel olarak öğrenilir? Bir ahlaki norm insanı ne zaman korur, ne zaman denetim aracına dönüşür? Gelenek ile bireysel vicdan çatıştığında bireyin kendi muhakemesinin yeri nedir? Ahlakı sorgulamak ahlaksızlık değildir. Aksine, insanın ahlaki hayatının sorumluluğunu üstlenebilmesinin koşullarından biridir. Ahlakın kendisini düşünce konusu yapabilmek, insanı yalnızca kurallara uyan bir varlık olmaktan çıkarıp ahlaki muhakemenin öznesi haline getirir.

Kültür için de aynı açıklık geçerlidir. Kültür insanı biçimlendirir fakat kültürün kendisi de insanlar tarafından oluşturulur ve değiştirilir. Bu nedenle hiçbir gelenek yalnızca eski olduğu için eleştiriden muaf tutulamaz. Kültüre saygı, kültürün bütün unsurlarını sorgulanamaz kabul etmek anlamına gelmez. Bir kültürü gerçekten anlamak, onun içindeki özgürleştirici değerleri olduğu kadar eşitsizlikleri, tabuları, korkuları ve iktidar ilişkilerini de incelemeyi gerektirir. İnsan kültürün içinde doğar fakat kültürün mahkûmu değildir. Kültürün mirasçısı olduğu kadar eleştirmeni ve dönüştürücüsüdür.

Siyaset de insan adına son söz söyleme iddiasından kurtarılmalıdır. Devletin sınırları, iktidarın meşruiyeti, bireyin hakları, çoğunluğun gücü, azınlığın özgürlüğü ve bireyin devlet karşısındaki konumu sürekli olarak yeniden düşünülmelidir. İnsan bir toplumun üyesidir fakat yalnızca toplumun bir parçası değildir. Kendi hayatı üzerinde karar verebilen bir bireydir. Bir ulusa, kültüre, sınıfa veya topluluğa ait olabilir; fakat ait olduğu kolektif kimliğin bütün hükümlerini sorgusuz kabul etmek zorunda değildir. Kolektif kimlik bireyin varlığını açıklayabilir, fakat bireyin bütün varlığını tüketemez.

Ekonomi de insan hakkında düşünmenin dışında bırakılamaz. İnsan neden çalışır? Emek yalnızca geçim aracı mıdır? Mülkiyet insan özgürlüğünün koşullarından biri olabilir mi? Yoksulluk yalnızca ekonomik bir durum mudur, yoksa bireyin özgürlük kapasitesini de sınırlayan bir durum mudur? Servet hangi koşullarda özgürlüğü genişletmekten çıkıp başkalarının hayatı üzerinde güç kullanma aracına dönüşür? İnsan emeği ve zamanı üzerinde ne kadar söz sahibi olmalıdır? Bu sorular ekonominin aslında insanın nasıl bir hayat yaşayabileceği sorusundan ayrı düşünülemeyeceğini gösterir.

Bu düşünsel açıklığın doğaya yöneltilmesi de zorunludur. Doğa insanın dışında duran ve yalnızca insanın ihtiyaçlarını karşılayan bir nesne değildir. İnsan doğanın içinden çıkmış biyolojik, bedensel ve ekolojik bir varlıktır. Kültür ve teknoloji aracılığıyla kendisini dönüştürse bile doğal dünyadan kopamaz. Bu nedenle doğaya ilişkin düşünülmemiş ve araştırılmamış hiçbir alan peşinen kapatılmamalıdır. Evrenin oluşumu, yaşamın kökeni, evrim, genetik, ekosistemler, iklim, hayvanların yaşamı, bitkiler, mikroorganizmalar, beyin, bilinç ve yaşamın geleceği araştırmanın açık alanlarıdır.

Burada bilinmeyen ile bilinemez olanı birbirinden ayırmak gerekir. İnsan bugün bilmediği bir şeyi yarın öğrenebilir. Bugün açıklayamadığı bir olguyu yeni yöntemlerle açıklayabilir. Bilimsel düşüncenin gücü her şeyi bildiğini iddia etmesinde değil, bilmediğini araştırılabilir kabul etmesinde yatar. Bilinmeyeni araştırmanın önünü kapatmak ile bilginin henüz yeterli olmadığını kabul etmek aynı şey değildir. Bilim, kendi sonuçlarını da değiştirebilen açık bir bilgi pratiğidir. Bu nedenle doğa hakkında düşünmek, yalnızca doğaya ilişkin mevcut bilgilerimizi tekrarlamak değil, bilinmeyeni araştırmaya devam etmektir.

Ancak araştırma özgürlüğü ile araştırmanın sonuçlarını kullanma özgürlüğü birbirinden ayrılmalıdır. Bir şeyi araştırabilmek, onu her biçimde kullanmanın etik olarak meşru olduğu anlamına gelmez. Genetik müdahalelerden yapay zekâya, biyoteknolojiden nörobilime kadar yeni bilgi alanları insanın müdahale kapasitesini genişletmektedir. Bu gelişmeler yeni imkânlarla birlikte yeni sorumluluklar da yaratmaktadır. Buradaki çözüm araştırmayı kapatmak değil, bilgi üretimini özgür bırakırken bilginin kullanımının etik ve siyasal sonuçlarını açıkça tartışabilmektir.

İnsan ile doğa arasındaki ilişkiyi yalnızca egemenlik üzerinden kurmak da doğru değildir. İnsan doğayı dönüştürebilen bir varlıktır, fakat doğanın dışında değildir. Doğa hakkındaki bilgisi arttıkça kendi varlığının doğal sistemlere ne kadar bağlı olduğunu da daha iyi anlayabilir. İnsan özgürlüğü ile doğaya karşı sorumluluk arasında zorunlu bir karşıtlık yoktur. Özgür insan, doğayı araştırabilir ve teknolojiyi kullanabilir; fakat yaptığı müdahalelerin sonuçlarını da düşünmek zorundadır.

Bütün bunlar bizi düşünülmemiş kavramının daha ileri bir yorumuna götürür. Düşünülmemiş olan yalnızca geçmişte düşünülmemiş bir konu değildir. Aynı zamanda bugün düşünmemizi sınırlayan ve yarın yeni düşünülmemiş alanlar yaratacak olan mekanizmaların ürünüdür. Bu nedenle yalnızca “Neyi düşünmedik?” sorusunu sormak yeterli değildir. “Neden bunu düşünmedik?”, “Bu soruyu sormamızı ne engelledi?”, “Bu sorunun sorulabilirliğini kim belirledi?”, “Hangi cevaplar neden otorite kazandı?” ve “İnsan kendi sorusunu üretme kapasitesini nasıl yeniden kazanabilir?” sorularını da sormak gerekir.

Bu yaklaşım bizi sabit bir “düşünülmemişler listesi” fikrinin de ötesine taşır. Böyle bir liste hazırlamak başlangıçta özgürleştirici olabilir, fakat listenin kendisi zamanla yeni bir sınır haline gelebilir. Bugün fark ettiğimiz düşünülmemişler yarının sıradan bilgilerine dönüşecektir. Buna karşılık yarının düşünülmemişleri bugün henüz görünür değildir. Dolayısıyla amaç bütün düşünülmemişleri tüketmek değildir. Amaç, düşünülmemiş olanın sürekli ortaya çıkabileceğini bilen ve bunu fark edebilecek kadar açık kalan bir düşünce kültürü oluşturmaktır.

Burada “açık insan” fikri önem kazanır. Açık insan her şeyi bilen insan değildir. Kendisini tamamlanmış kabul etmeyen insandır. Kendi düşüncesinin de değişebileceğini kabul eder. Sahip olduğu kimlikleri, değerleri, inançları ve alışkanlıkları gerektiğinde yeniden değerlendirir. Geçmişinden kopmadan geçmişini eleştirebilir. Kültürünün içinde yaşayarak kültürünü sorgulayabilir. Kendi düşüncesini savunurken onun yanlış olabileceği ihtimalini de muhafaza eder. Açık insanın entelektüel gücü kesinlikten değil, kendisini yeniden düşünebilme kapasitesinden gelir.

Bu nedenle hümanizm insana hazır bir öz, tamamlanmış bir amaç veya değişmez bir insan modeli vermemelidir. Hümanizmin daha derin anlamı, insanın kendi varoluşunu araştırma, yorumlama ve yeniden kurma kapasitesine güvenmektir. İnsan hakkında konuşurken insanın kendisine konuşma hakkı tanımaktır. İnsan adına karar vermek yerine insanın kendi kararını verebilmesini mümkün kılmaktır. İnsan, kendisine verilmiş dünyayı yalnızca devralan değil, onu sorgulayabilen ve dönüştürebilen bir varlıktır.

Liberal düşüncenin temel önemi de burada ortaya çıkar. Bireyin özgürlüğü yalnızca belirli seçenekler arasında seçim yapabilmesi değildir. Kendi sorusunu sorabilmek, kendi muhakemesini oluşturabilmek, kendi yaşam biçimini seçebilmek ve gerektiğinde kendi seçimlerini değiştirebilmek de özgürlüğün parçalarıdır. Özgür birey kendisine verilmiş bütün kimliklerden kopmuş insan değildir; kendi kimliklerini eleştirebilen ve gerektiğinde yeniden kurabilen insandır. Bu nedenle özgürlük yalnızca siyasal değil, aynı zamanda epistemik ve varoluşsal bir değerdir.

İnsan hakkında hiçbir alanı düşünce dışında bırakmamak, insan hakkında her şeyi bildiğimizi iddia etmek değildir. Tam tersine, insanın her zaman yeni sorular üretebilecek kadar karmaşık olduğunu kabul etmektir. Doğa hakkında hiçbir alanı araştırmanın dışında bırakmamak da doğanın bütün sırlarını çözdüğümüz anlamına gelmez. Bilmediğimizi kabul etmek, bilinmeyeni araştırma hakkımızdan vazgeçmek değildir. Düşüncenin açıklığı, kesinlik iddiasından değil, bilinmeyene açık kalabilme yeteneğinden doğar.

Bu nedenle düşüncenin amacı insan için tamamlanmış bir dünya kurmak değildir. İnsan ve doğa hakkında sürekli daha iyi sorular sorabilmenin koşullarını yaratmaktır. İnsan kendisine verilmiş cevaplarla yetinmek zorunda değildir. Sorularını değiştirebilir, cevaplarını yeniden değerlendirebilir ve daha önce sorulmamış bir soruyu sorabilir. Doğa hakkında da aynı açıklık geçerlidir. Bilinmeyen araştırılabilir, mevcut bilgi düzeltilebilir ve yeni kanıtlar eski açıklamaları değiştirebilir.

Düşünülmemişin ötesine geçmek, bütün düşünülmemişleri ortadan kaldırmak anlamına gelmez. Böyle bir hedef hem mümkün değildir hem de düşüncenin doğasına aykırıdır. Daha önemli olan, düşünülmemiş alanların her zaman yeniden ortaya çıkabileceğini bilmek ve düşünceyi onları fark edebilecek açıklıkta tutmaktır. Bir düşünce sistemi kendi sınırlarını sorgulayabildiği ölçüde canlıdır. Kendi cevaplarını yeniden değerlendirebildiği ölçüde özgürdür. Yeni soruların ortaya çıkmasına izin verdiği ölçüde insandır.

Bu noktada insan artık yalnızca düşüncenin konusu değildir; düşüncenin üreticisidir. İnsan yalnızca cevapların alıcısı değildir; soruların kurucusudur. Kendi deneyimini, bedenini, psikolojisini, ilişkilerini, ahlakını, kültürünü, siyasetini ve doğayla ilişkisini araştırabilir. Kendisini düşünmeye zorlayan veya düşünmekten alıkoyan mekanizmaları da düşüncenin konusu yapabilir. Böylece düşünce yalnızca dünyayı açıklayan bir araç olmaktan çıkar ve insanın kendi düşünme biçimini de sorgulayabildiği bir öz-düşünüm alanına dönüşür.

Belki de özgür düşüncenin en önemli ölçütü, bütün sorulara cevap verebilmek değildir. Daha temel olan, yeni soruların ortaya çıkmasını engelleyen hiçbir otoriteyi düşüncenin dışında bırakmamaktır. İnsan kendisi hakkında sınırsız sorular sorabilir; cevaplarını değiştirebilir; kendi düşüncesini yeniden düşünebilir. Doğa hakkında araştırılmamış olanı araştırabilir ve bilinmeyeni bilinir hale getirmeye çalışabilir. Fakat bütün bunların üzerinde duran daha temel bir ilke vardır: İnsan kendi düşüncesinin sınırlarını da düşünce konusu yapabilmelidir.

Böyle bir düşünce dünyasında insanın kendisi hakkında düşünülmemiş hiçbir alanın zorunlu olarak düşünülmemiş kalması gerekmez. Beden, zihin, arzu, cinsellik, haz, aşk, yalnızlık, ölüm, psikoloji, ahlak, siyaset, ekonomi, kültür, teknoloji, bilinç ve doğa düşüncenin açık alanlarıdır. Hiçbiri geçmişte verilmiş cevapların dokunulmazlığı nedeniyle düşünce dışına çıkarılamaz. Aynı şekilde doğanın bilinmeyen alanları da araştırmanın dışında bırakılamaz.

Sonuçta mesele yalnızca düşünülmemiş olanı düşünmek değildir. Daha derin mesele, düşüncenin kendisini açık tutmaktır. İnsan kendisine verilen cevaplarla sınırlanmadığında, kendi sorularını üretebildiğinde ve gerektiğinde kendi düşüncesini değiştirebildiğinde düşünsel özerkliğe yaklaşır. İnsan hakkında düşünmek böylece insan adına düşünmekten ayrılır. İnsan adına konuşan kapalı sistemlerin karşısına, kendi sorularını üreten açık insan çıkar.

İnsanın özgürlüğü yalnızca neye inanacağını veya hangi cevabı kabul edeceğini seçmesinde değildir. Özgürlüğün daha temel biçimi, hangi soruyu soracağını kendisinin belirleyebilmesidir. İnsan kendi sorularını üretebildiği sürece düşünce kapanmaz; düşünce kapanmadığı sürece insanın oluş imkânı da tükenmez.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.