İnsan hakkında yüzyıllardır konuşuyoruz. Onu akılla, ruhla, bilinçle, bedenle, toplumla, kültürle ve tarihle açıklamaya çalışıyoruz. Fakat bütün bu açıklamaların ortak bir zaafı bulunuyor: İnsan çoğu zaman tamamlanmış bir varlık gibi düşünülüyor. Sanki insan önce belirli bir özle var oluyor, sonra dünyaya çıkıyor ve başkalarıyla ilişki kuruyor. Oysa insanın varoluşu bundan daha karmaşık. İnsan yalnızca var olan bir varlık değildir; kendi varlığını kendisine soru haline getiren, kendisini yorumlayan, başkalarıyla ilişkiler kuran ve bu ilişkiler aracılığıyla hem kendisini hem de içinde bulunduğu dünyayı dönüştüren bir varlıktır. Humanotoloji kavramı, insanı bu özgül var olma tarzı üzerinden yeniden düşünmek için bir imkandır.
Humanotoloji, insanı değişmez bir özün taşıyıcısı olarak değil, oluş halinde bulunan bir varlık olarak ele alır. Ancak insanın oluşunu yalnızca dışarıdan gelen etkilerin sonucu olarak görmek, humanotolojinin temel düşüncesini eksik bırakır. İnsan dünyaya, dile, kültüre, tarihe, bedene ve ilişkilere doğar; bunlar onun oluşumunun koşullarını meydana getirir. Fakat insan bu koşulların pasif ürünü değildir. İnsan karşılaşır, cevap verir, yorumlar, seçer, bağ kurar, bağlarını değiştirir ve yeni ilişkiler meydana getirir. Bu nedenle insan yalnızca ilişkiler içinde oluşan değil, ilişkiler oluşturan bir varlıktır.
Bu ayrım humanotolojinin merkezindedir. İnsan ilişkiler tarafından biçimlendirilir, fakat ilişkilerini de biçimlendirir. Başkalarının hayatına yalnızca maruz kalmaz; başkalarının hayatına katılır. Bir dostluk kurar, bir aile oluşturur, bir çocuğun dünyasını biçimlendirir, bir düşünceyi başka insanlara aktarır, bir toplumun diline yeni anlamlar kazandırır. Bazen yalnızca bir sözle, bir bakışla, bir sevgiyle veya bir reddedişle başka bir insanın kendisiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. İnsan bu anlamda ilişkinin yalnızca tarafı değil, ilişkiyi kuran ve dönüştüren failidir.
Burada insanın ilişkisel niteliği edilgen bir sosyallikten ayrılır. İnsan sosyal bir varlık olduğu için başkalarıyla birlikte yaşamaz sadece; başkalarıyla kurduğu ilişkiler aracılığıyla bir dünya oluşturur. İnsan bir ilişkiye girmez yalnızca, ilişkinin nasıl bir ilişki olacağını da etkiler. Bu nedenle humanotoloji açısından ilişki, insanın dışında gerçekleşen bir olay değildir. İlişki insanın varoluş biçimlerinden biridir. İnsan, ilişki kurarken kendisini de kurar.
Fakat bu oluş yalnızca insanlar arasındaki ilişkilerle sınırlı değildir. İnsan kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla ilişki içinde bulunur. Kendi geçmişini hatırlar ve yeniden yorumlar. Bedeniyle yaşar ve bedeninin sınırlarıyla karşılaşır. Bir mekânda yer edinir, zaman içinde değişir, doğayla ilişki kurar, nesneler dünyasını dönüştürür ve ölüm bilgisiyle kendi sonluluğunu deneyimler. İnsan dünyada yalnızca bulunan bir varlık değildir; dünyayla ilişki kurarak kendisini dünyaya yerleştirir.
Bu nedenle humanotoloji yalnızca bir sosyal ilişki teorisi değildir. Onun konusu, insanın bütün varoluşunu ilişkisellik üzerinden düşünmektir. İnsan kendisiyle ilişki kurar, çünkü kendisini dışarıdan değerlendirebilir. Başkalarıyla ilişki kurar, çünkü kendi varlığının başkasına açık olduğunu deneyimler. Dünyayla ilişki kurar, çünkü varoluşu soyut bir bilinç içinde değil, somut bir dünyada gerçekleşir. İnsan bütün bu ilişkiler içinde oluşurken aynı zamanda bu ilişkilerin biçimini değiştirebilir.
Humanotolojinin insan anlayışında bu çift yönlülük temel önemdedir: İnsan oluşurken oluşturur; oluştururken oluşur. İnsan çevresinden etkilenir ama çevresini de etkiler. Başkaları tarafından biçimlendirilir ama başkalarının oluşumuna da katılır. Bir kültürün içinde yetişir ama kültür üretir. Bir dilin içinde konuşmaya başlar ama o dilin anlam dünyasını değiştirebilir. Bir toplumun kurumlarına dahil olur ama o kurumların nasıl işleyeceğine ilişkin müdahalelerde bulunabilir. İnsan yalnızca kendisine verilmiş bir dünyaya yerleşmez; kendi ilişkileri ve eylemleriyle dünyaya yeni biçimler kazandırır.
Bu noktada humanotolojinin bireycilik ve determinizm arasındaki klasik karşıtlığa farklı bir yaklaşım getirdiği görülür. İnsan ne tamamen bağımsız ve kendi kendine yeterli bir bireydir ne de toplumsal, kültürel ve tarihsel koşulların mekanik bir ürünüdür. İnsan, kendisini oluşturan koşullardan bağımsız değildir; fakat bu koşullar karşısında yalnızca edilgen de değildir. İnsan koşulları içinde hareket eder, onları yorumlar ve belirli ölçülerde dönüştürür. Özgürlüğün anlamı da burada ortaya çıkar.
Humanotolojik özgürlük anlayışı, insanın kendisini yoktan yaratabileceği düşüncesine dayanmaz. İnsan doğumunu, bedenini, ailesini, dilini, tarihini ve içine doğduğu dünyanın bütün koşullarını seçmez. Bu anlamda insan kendi varlığının mutlak yazarı değildir. Fakat insan kendi oluşunun bütünüyle dışında da değildir. Kendisine verilmiş koşullarla ilişki kurar, onları yorumlar, onlara cevap verir ve kendi hayatının yönünü belirli ölçülerde değiştirebilir. Özgürlük, insanın bütün koşullarını belirlemesi değil, kendi oluşuna katılabilmesidir.
Bu özgürlük ilişkilerden bağımsızlık anlamına gelmez. İnsan başkaları olmadan kendisi olamaz. Fakat başkalarıyla birlikte olmak, başkalarının belirlediği hayatı yaşamak anlamına da gelmez. Humanotolojik insan, ilişkilerin içinde kendisini kaybetmeden ilişki kurmaya çalışır. Başkasına açık olmak ile kendisi olmak birbirinin karşıtı değildir. Tam tersine, insanın kendisi olabilmesinin koşullarından biri başkasına açık olabilmesidir. İnsan kendisini kapatarak değil, ilişkiler içinde kendisini yeniden kurarak oluşur.
Bu nedenle insanın kırılganlığı da ilişkiselliğinden ayrılmaz. İnsan ilişki kurabildiği için yaralanabilir. Sevdiği için kaybedebilir; bağlandığı için ayrılık yaşayabilir; güvendiği için hayal kırıklığına uğrayabilir. İnsan kendisini başkasına açtığı için kendi sınırlarının geçirgen olduğunu deneyimler. Fakat bu kırılganlık bir eksiklik değildir. İnsan tamamlanmış ve değişmez olmadığı için kırılabilir; aynı nedenle yeniden oluşabilir. Tamamlanmamışlık, insanın hem kırılganlığının hem de dönüşebilirliğinin koşuludur.
Burada humanotoloji özgürlük ile kırılganlığı birbirinden ayırmaz. İnsan ancak değişebildiği için kendi oluşuna katılabilir. Değişemeyen bir varlığın özgürlüğünden söz etmek güçtür. Kendi oluşuna katılabilen varlık ise her zaman yeniden oluşma ihtimalini taşır. Bu nedenle insanın açık ve tamamlanmamış olması yalnızca bir belirsizlik değil, aynı zamanda bir imkândır.
İnsan ilişki oluşturduğu için etik bir sorumluluk da taşır. Bir insanla kurduğumuz ilişki yalnızca bizim hayatımızı değiştirmez; karşıdaki insanın kendisini kurma biçimine de katılabilir. Bir çocuğun yetiştirilmesi, bir dostluğun sürdürülmesi, bir öğrencinin eğitilmesi, bir toplumun kurumlarının kurulması veya bir insanın yalnızlığının paylaşılması, başka bir insanın oluşuna müdahil olmaktır. İnsan bu nedenle yalnızca kendi hayatının değil, ilişkilerinin ulaştığı ölçüde başkalarının oluşunun da bir parçasıdır.
Bu noktada humanotoloji yalnızca ontolojik değil, aynı zamanda etik bir insan anlayışına dönüşür. Çünkü ilişki kurmak, başkasının dünyasına girmek demektir. Başkasının dünyasına girmek ise her zaman bir sorumluluk taşır. İnsan diğer insanın hayatını bütünüyle belirleyemez; fakat onun oluşunu etkileyebilir. Bu etki, insanın ilişkisel sorumluluğunun temelidir.
Humanotolojinin bir başka özgün tarafı, insanın yalnızca ilişki kurmakla kalmayıp kendi ilişkilerini problem haline getirebilmesidir. İnsan “Ben kimim?” diye sorduğu kadar “Ben kimlerle birlikte kim oluyorum?” sorusunu da sorabilir. Hangi ilişkilerin kendisini kurduğunu, hangilerinin kendisini sınırladığını, hangi ilişkiler içinde kendisine yabancılaştığını ve hangi ilişkiler aracılığıyla daha özgür bir varoluşa açıldığını düşünebilir. Böylece insan yalnızca ilişkilerin içinde yaşamaz; ilişkisel varoluşunu düşünür.
Self-refleksiyon humanotolojinin önemli ayrımlarından biridir. İnsan yalnızca ilişki kuran bir varlık değildir; ilişki kurma biçimiyle ilişki kurabilen bir varlıktır. Kendi davranışına bakabilir, kendi ilişkisini değerlendirebilir, kurduğu bağları değiştirebilir ve başka türlü bir ilişki biçiminin mümkün olup olmadığını düşünebilir. İnsan böylece yalnızca oluşan değil, kendi oluşunu kendisine problem haline getiren bir varlığa dönüşür.
Burada humanotolojinin neden yeni bir kavrama ihtiyaç duyduğu daha açık hale gelir. İnsan yalnızca biyolojik bir organizma olarak düşünüldüğünde onun anlam üretme ve ilişki kurma kapasitesi eksik kalır. Yalnızca bağımsız birey olarak düşünüldüğünde ilişkisel varoluşu gözden kaçırılır. Yalnızca toplumun ürünü olarak düşünüldüğünde kendi oluşuna katılma kapasitesi zayıflar. Yalnızca bilinç üzerinden düşünüldüğünde bedeni, dünyası ve ilişkileri arka plana itilebilir. Humanotoloji ise insanı bu ayrımlardan birine indirgemeden, oluşan ve oluşturan, etkilenen ve etkileyen, ilişki içinde bulunan ve ilişki kuranbir varlık olarak düşünmeye çalışır.
Humanotoloji bu nedenle yalnızca “insan nedir?” sorusuna yeni bir cevap vermek değildir. Daha temel bir öneri getirir: İnsan hakkında sorulan sorunun kendisini değiştirmek gerekir. İnsan tamamlanmış bir nesne gibi “nedir?” diye sorulacak bir varlık değildir yalnızca; nasıl oluştuğu, nasıl ilişki kurduğu, hangi ilişkileri oluşturduğu ve kendi oluşuna nasıl katıldığı üzerinden düşünülmesi gereken bir varlıktır.
Humanotolojinin temel sorusu bu nedenle şöyle biçimlenir: İnsan, kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla ilişki içinde nasıl oluşur ve oluşturduğu ilişkiler aracılığıyla nasıl bir dünya meydana getirir? Bu soru insanı ne yalnızca toplumun ürünü ne de toplumdan bağımsız bir birey olarak görür. İnsan dünyadan gelir, fakat dünyayı da biçimlendirir. Başkalarıyla oluşur, fakat başkalarının oluşuna da katılır. Kendisini bulur, fakat bulduğu kendiliği yeniden değiştirebilir. İlişkilere girer, fakat yalnızca mevcut ilişkileri yaşamaz; yeni ilişkiler kurar. Kendi hayatını seçmediği koşullar içinde yaşar, fakat bu koşulların anlamını ve yönünü belirli ölçülerde değiştirebilir.
Humanotoloji, insanı tam da bu hareket içinde düşünür. İnsan ne yalnızca oluşturulan ne de yalnızca oluşturan bir varlıktır. İnsan oluşurken oluşturan, oluştururken oluşan bir varlıktır. Onun varlığı tamamlanmış bir sonuç değil, kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla kurduğu ilişkiler içerisinde sürekli yeniden şekillenen bir süreçtir.
Humanotolojinin insan anlayışında insanın değeri, tamamlanmış olmasından değil, oluşabilir olmasından kaynaklanır. İnsan kendi hayatının bütün koşullarının sahibi değildir; fakat kendi oluşunun bütünüyle dışında da değildir. İlişkiler içinde yaşar; fakat ilişkilerin yalnızca nesnesi değildir. Başkaları tarafından dönüştürülür; fakat başkalarının dünyasını da dönüştürür. Kendi hayatını yaşar; fakat yaşadığı hayatı kendisine soru haline getirebilir.
Bu nedenle humanotoloji, insanı yeniden düşünmenin ötesinde, insanın oluşuna ilişkin yeni bir ontolojik bakış önerir: İnsan, kendisine verilmiş bir varlığı yalnızca taşıyan değil, kendisiyle, başkalarıyla ve dünyayla ilişki kurarak onu yeniden anlamlandıran ve kendi oluşuna katılan varlıktır. İnsan yalnızca bir dünyada yaşayan değildir; ilişki kurarak dünyalar meydana getirendir.
