- İnsan Kendi Oluşuna Katılabilmelidir-
İnsanın hayatında beni düşündüren meselelerden biri, daha kendimizi tanımaya başlamadan başkalarının bizim kim olduğumuza karar vermesidir. Dünyaya geldiğimizde bizi bir aile, dil, kültür, tarih ve toplumsal çevre karşılar. Bize adlar verilir, bizden beklentiler oluşturulur, nasıl davranacağımız ve nasıl yaşayacağımız konusunda hükümler üretilir. Çoğu zaman kendi hayatımızı kurmaya başlamadan önce, hayatımızın nasıl olması gerektiği çoktan belirlenmiştir. İnsan, kendisi hakkında başkalarının oluşturduğu anlatıların içinde yaşamaya başlar. Zamanla bu anlatıları kendi düşüncesi, kendi tercihi ve kendi gerçeği olarak kabul edebilir.
Büyüme hakkı üzerinde düşünürken benim çıkış noktam budur. İnsan yalnızca yaşama, korunma ve kendisine tanınmış özgürlüklerden yararlanma hakkına sahip değildir. Aynı zamanda kendi oluşuna katılabilmeli, kendisine verilmiş kimlikleri sorgulayabilmeli ve henüz olmadığı bir insan olabilmenin imkânını koruyabilmelidir. Büyüme hakkı, insanın daha başarılı veya daha üretken olma hakkından farklıdır. İnsanın kendi hayatının yönünü yeniden değerlendirebilme, kendisini dönüştürebilme ve kendi geleceği üzerinde söz sahibi olabilme hakkıdır.
Burada büyümeyi, herkesin ulaşması gereken ideal bir insan biçimi olarak anlamıyorum. İnsanların aynı yönde ilerlemesi, aynı değerleri benimsemesi veya aynı olgunluk ölçülerine göre değerlendirilmesi gerektiğini düşünmüyorum. İnsan olmanın anlamı, önceden belirlenmiş bir modele ulaşmak değil, kendi hayatına katılabilme imkânını geliştirmektir. Bir insanın büyümesi, başkalarının gözünde daha makbul hâle gelmesiyle değil, kendi hayatını daha bilinçli biçimde üstlenebilmesiyle ilgilidir.
İnsan verilmiş değildir
İnsan dünyaya geldiğinde kendisini seçmediği koşulların içinde bulur. Bedenini, ailesini, doğduğu toplumu, ilk dilini ve tarihsel ortamını kendisi belirlemez. Bu koşullar onun düşüncelerini, arzularını ve davranışlarını etkiler. Fakat insanın başlangıç koşullarıyla belirlenmiş olması, bütün geleceğinin de önceden kararlaştırıldığı anlamına gelmez.
İnsan geçmişinden bağımsız değildir; ancak geçmişinin basit bir tekrarı da değildir. Kendisine miras kalan değerleri yeniden yorumlayabilir, ait olduğu topluluğun bazı kabullerini sorgulayabilir ve daha önce doğru kabul ettiği düşüncelerden vazgeçebilir. Kendi hayatını değiştirirken geçmişini bütünüyle reddetmesi gerekmez. Önemli olan, geçmişin insanın geleceği üzerinde mutlak bir hüküm kurmamasıdır.
Bu nedenle insanın oluşunu tamamlanma düşüncesiyle açıklamakta zorlanıyorum. Tamamlanmış insan fikri, farkında olmadan insanın geleceğini kapatabilir. Bir insanın artık olgunlaştığını, kendisini bulduğunu veya olması gereken kişiye dönüştüğünü ilan ettiğimizde, onun daha sonra değişebilme imkânını küçümseme tehlikesiyle karşılaşırız. Oysa insan, kendisi hakkında bildiklerini yeniden değerlendirebildiği ölçüde kendi oluşuna katılır.
Büyüme, var olan bir özün açığa çıkmasından ibaret değildir. İnsan yalnızca içinde önceden bulunan yetenekleri keşfetmez; karşılaşmaları, kararları ve ilişkileri içinde daha önce düşünmediği imkânlar da oluşturur. Kendisini yeniden kurabilmesi, insanın oluşunun açık uçlu niteliğini gösterir.
Kendisiyle karşılaşabilmek
İnsanın büyümesini engelleyen güçler yalnızca dışarıda bulunmaz. Bazen insan, kendisini sınırlayan otoriteyi artık yanında olmadığı hâlde içinde taşır. Çocukluğunda itiraz ettiği için cezalandırılmış biri, yetişkinliğinde de kendi düşüncelerini açıklamaktan çekinebilir. Başkalarının onayını kazanarak yaşamaya alışmış bir insan, kendi ihtiyaçlarını dile getirmeyi bencillik olarak görebilir. Kendisinden sürekli fedakârlık beklenen biri, kendi hayatına ilişkin kararlarını suçluluk duygusuyla değerlendirebilir.
Bu durumda insanın karşısındaki engel yalnızca dışarıdan gelen bir yasak değildir. Yasak, onun kendisiyle kurduğu ilişkinin parçası hâline gelmiştir. İnsan kendi arzularından kuşkulanır, düşüncelerini sansürler ve başkalarının hükümlerini kendi yargılarından daha değerli görür.
Psikolojik büyüme, bu içselleştirilmiş hükümleri fark etmekle başlar. Fakat kendini tanımak, kendisi hakkında değişmez bir tanım üretmek değildir. İnsan kendisini tanıdıkça kendi bilgisinin de eksik olabileceğini kabul etmelidir. Korkularını, arzularını, öfkesini ve çelişkilerini anlamaya çalışırken kendisini tek bir açıklamaya indirgememelidir.
Kendi çelişkileriyle karşılaşmak kolay değildir. İnsan bazen savunduğu değerlerle davranışları arasındaki uyumsuzluğu fark eder. Bazen başkasını eleştirdiği bir davranışı kendisinin de sergilediğini görür. Bazen yıllarca doğru kabul ettiği bir düşüncenin korkularından veya alışkanlıklarından beslendiğini anlar. Büyüme, bu karşılaşmalardan kaçmak yerine onların açtığı soruları taşıyabilmektir.
Acının insanı kendiliğinden olgunlaştırdığına inanmıyorum. Acı, insanın imkânlarını genişletebileceği gibi onu daha korkulu ve kapalı bir hayata da sürükleyebilir. Büyüme, acının kendisinde değil, kişinin yaşadıklarıyla kurabildiği ilişkide ortaya çıkar. Bunun için güven, zaman, destek ve bazen profesyonel yardım gerekir. İnsan her koşulda güçlü olmak zorunda değildir. Bazen dinlenmek, korunmak ve yardım istemek de kendi hayatını üstlenmenin bir parçasıdır.
Özgürlük, kendi geleceğini yeniden düşünebilmektir
Özgürlüğü yalnızca dışarıdan müdahale edilmemesiyle açıklamak yeterli değildir. İnsan önünde hiçbir açık yasak bulunmadığı hâlde başkalarının beklentilerine göre yaşayabilir. Toplumun başarı ölçütlerini benimseyebilir, kendisine sunulan hayat tasarımını sorgulamadan kabul edebilir ve kendi arzularının gerçekten kendisine ait olup olmadığını hiç düşünmeyebilir.
Bu yüzden özgürlük, yalnızca seçenekler arasında tercih yapma gücü değildir. Kişinin kendi tercihlerini değerlendirebilmesi, gerektiğinde onlardan vazgeçebilmesi ve kendi hayatının yönünü değiştirebilmesidir. Bir insanın geçmişte verdiği kararlar, gelecekteki bütün hayatı üzerinde bağlayıcı bir hükme dönüşmemelidir.
Büyüme hakkı ile özgürlük arasındaki ilişki burada belirginleşir. İnsan yalnızca mevcut seçenekler arasından seçim yapabilmekle kalmamalı; hangi seçeneklerin kendisine sunulduğunu, hangi arzularının toplumsal beklentiler tarafından biçimlendirildiğini ve başka türlü yaşamanın mümkün olup olmadığını da sorgulayabilmelidir.
Ancak özgürlüğü başkalarından bütünüyle bağımsızlaşmak olarak görmüyorum. İnsan ilişkiler içinde oluşur. Dilini, düşünme biçimlerini ve dünyaya ilişkin anlayışını başkalarıyla karşılaşarak geliştirir. Sevgi, dostluk, dayanışma ve düşünsel tartışma insanın kendi imkânlarını genişletebilir. Özgürlük, bütün bağları koparmak değil, ilişkiler içinde kendisini kaybetmeden yaşayabilmektir.
İnsanın kendi oluşuna katılması, başkalarının etkisinden tamamen kurtulması anlamına gelmez. Hiç kimse toplumsal dünyadan bağımsız bir benlik oluşturamaz. Önemli olan, insanın içinde bulunduğu ilişkileri sorgulayabilmesi ve bu ilişkilerin kendi geleceğini bütünüyle belirlemesine karşı çıkabilmesidir.
Büyümenin toplumsal koşulları
Büyüme hakkını yalnızca bireysel cesaretle açıklamak, insanların hangi koşullarda yaşadıklarını gözden kaçırır. Bir çocuk soru sormasının teşvik edildiği, farklı düşüncelerle karşılaşabildiği ve kendi merakını geliştirebildiği bir ortamda yetişebilir. Bir başkası ise itirazın saygısızlık, farklılaşmanın nankörlük ve kendi kararlarını vermenin aileye ihanet sayıldığı bir ortamda büyüyebilir. Bu iki insanın önündeki imkânlar aynı değildir.
Aile, eğitim, kültür ve toplumsal kurumlar insanın oluşunu destekleyebilir veya sınırlandırabilir. Eğitim, kişinin kendi yargısını geliştirmesini sağlayabilir; fakat yalnızca doğru cevapları tekrarlamayı ve otoriteye uyum göstermeyi öğrettiğinde eleştirel düşüncenin önüne geçebilir. Gelenek, insana bir dil, hafıza ve aidiyet sunabilir; fakat değişmez bir kader olarak yorumlandığında insanın geleceğini daraltabilir.
Dinî, siyasal ve ideolojik otoriteler de insanın nasıl yaşaması gerektiğini bütünüyle belirleme iddiasına girdiklerinde benzer bir sorun ortaya çıkar. Mesele, insanların inançları, aidiyetleri veya gelenekleri olması değildir. Mesele, bu aidiyetlerin insanın kendi yargısını geliştirme imkânını ortadan kaldırmasıdır. Hiçbir otorite, bir insanın bütün sorularına kendisi adına cevap verme hakkına sahip olduğunu varsaymamalıdır.
Bununla birlikte toplumu yalnızca baskı üreten bir yapı olarak değerlendirmek de eksik kalır. Kamusal eğitim, sağlık hizmetleri, ekonomik güvenlik, düşünce özgürlüğü ve dayanışma imkânları insanın kendi hayatını kurabilmesini destekler. Yoksulluk içinde yaşayan, ayrımcılığa uğrayan veya geçimini sürdürmek için bütün zamanını çalışmaya ayırmak zorunda kalan bir insana yalnızca cesur olması gerektiğini söylemek yeterli değildir.
Özgürlük için irade kadar imkân da gerekir. İnsanların büyüme hakkını savunmak, herkesin aynı hayatı kurmasını sağlamak değil, farklı hayatları kurabilmeleri için gerekli koşulları adil biçimde genişletmektir. Bu bakımdan büyüme hakkı, toplumsal adaletten ayrı düşünülemez.
Kültürün içinden geçmek, kültürün kaderine mahkûm olmamak
İnsan kendi kültürünün dışında başlamaz. Dünyayı anlamlandırmak için kullandığı dil, değerleri, hafızası ve ilk ilişkileri kültürel bir ortam içinde oluşur. Kültür bu nedenle yalnızca insanın karşısında duran bir sınır değildir; onun kendisini ve dünyayı anlamasını sağlayan bir kaynaktır.
Fakat kültürel aidiyetin insanın bütün geleceğini belirlemesi gerekmez. İnsan kendisine miras kalan değerleri yeniden yorumlayabilir, geleneklerin bazı unsurlarını korurken bazılarını eleştirebilir ve kendi kültürel dünyasıyla farklı bir ilişki kurabilir. Geçmişi eleştirmek, geçmişin bütününü reddetmek değildir. İnsan, kendisine kalanları dönüştürerek de taşıyabilir.
Burada büyüme hakkının önemli bir boyutu ortaya çıkar: İnsan, kendi aidiyetlerinin hem katılımcısı hem de eleştirel değerlendiricisi olabilmelidir. Bir kültürün içinde yaşamak, o kültürün her hükmünü kabul etmeyi gerektirmez. Aidiyet, düşünsel bağımsızlığın karşıtı olmak zorunda değildir.
Benzer biçimde, insanın bedeni ve toplumsal cinsiyet rolleri de değişmez bir hayat senaryosuna dönüştürülmemelidir. İnsanların nasıl davranacağı, hangi mesleği seçeceği, nasıl ilişki kuracağı ve nasıl bir hayat yaşayacağı önceden belirlenmiş kalıplarla sınırlandırıldığında, onların kendi oluşlarına katılma imkânları daralır. Büyüme hakkı, insanın bedeni ve hayatı üzerinde söz sahibi olmasını, toplumsal beklentileri sorgulayabilmesini ve kendi yaşam biçimini oluşturabilmesini gerektirir.
Sevgi de bu özgürlüğün önemli bir sınavıdır. Bir insanı sevmek, onun değişmesini bütünüyle engelleme hakkı vermez. Yakınlık, sahiplenmeye ve denetime dönüştüğünde ilişki insanın oluşunu desteklemek yerine onu sabitlemeye başlar. Özgürleştirici ilişkiler, insanların birbirlerini hiç değişmeyen varlıklar olarak kabul etmesini değil, birbirlerinin değişebilme imkânını tanımasını gerektirir.
Büyümek zorunluluğu: Özgürlüğün yeni bir baskıya dönüşmesi
Büyüme hakkını savunurken gözden kaçırmamamız gereken bir tehlike var. İnsanlardan sürekli gelişmelerini, kendilerini iyileştirmelerini, daha üretken olmalarını ve her gün bir önceki günlerinden daha iyi bir hâle gelmelerini isteyen bir toplum, büyüme düşüncesini yeni bir baskı biçimine dönüştürebilir.
Bugün kişisel gelişim söylemleri, insanın hayatındaki bütün sorunları kendi çabasının yetersizliğiyle açıklama eğiliminde olabiliyor. İşsiz kalan insan yeterince çabalamamış, yoksulluk yaşayan kişi kendisine yeterince yatırım yapmamış, başarısız olan insan doğru düşünememiş sayılabiliyor. Böylece toplumsal eşitsizlikler kişisel kusurlara dönüştürülüyor. İnsan, yalnızca mevcut hayatının sorumluluğunu taşımakla kalmıyor; kendisini sürekli geliştirmek zorunda olduğu için de suçluluk duymaya başlıyor.
Bu anlayış, büyüme hakkının savunması gereken özgürlüğün karşısında yer alır. İnsan, kendisini sürekli bir proje olarak görmek zorunda değildir. Hayatının her döneminde daha başarılı, daha verimli veya daha olgun olmak zorunda da değildir. Bazen insanın ihtiyacı yeni bir hedef değil, mevcut hayatının baskısından uzaklaşabileceği bir alandır.
Büyüme hakkı bu nedenle bir büyüme zorunluluğu değildir. İnsanların değişebilme imkânını savunur; onları değişmeye mecbur bırakmaz. Bir insanın kendisine tanınan imkânlardan yararlanmamayı seçmesiyle bu imkânlardan mahrum bırakılması arasında önemli bir fark vardır. Özgürlük, yalnızca bir şeyi yapabilme değil, yapmamayı seçebilme imkânını da içerir.
İnsanın kendisini dönüştürmesi her zaman daha iyi bir sonuca ulaşacağı anlamına gelmez. Her değişim ilerleme değildir; her yenilik özgürleştirici değildir. İnsan kendi kararlarıyla başkalarına zarar verebilir, kendi hayatını daraltabilir veya yanlış değerlendirmelerde bulunabilir. Büyüme hakkı, insanın her tercihini doğru ilan etmek yerine, kendi kararlarının sorumluluğunu üstlenebileceği koşulları savunmalıdır.
Kendi oluşuna katılmak ve başkasının özgürlüğünü tanımak
Büyüme hakkının ahlaki boyutu, insanın kendi özgürlüğünü başkalarının özgürlüğünden ayıramayacağı noktada ortaya çıkar. Kendi hayatımı değiştirme hakkını savunurken başkasının hayatını denetleme hakkını kendimde göremem. Kendi düşüncelerimi ifade etme özgürlüğüm, başkasının sözünü bütünüyle bastırma yetkisine dönüşemez.
İnsan hata yapabilir, başkalarına zarar verebilir ve kendi davranışlarının sonuçlarını göremeyebilir. Ahlaki büyüme, kişinin kendisini her zaman haklı çıkarmak yerine eylemlerini sorgulayabilmesidir. Gerektiğinde özür dilemek, verdiği zararı onarmaya çalışmak ve daha önce savunduğu bir tutumdan vazgeçebilmek, insanın kendi oluşuna katılmasının parçalarıdır.
Hiç kimsenin tamamlanmış ve yanılmaz bir ahlaki otorite olduğunu düşünmüyorum. Ancak bu, bütün değerlerin eşit olduğu veya her davranışın kabul edilebilir sayılması gerektiği anlamına gelmez. İnsanların özgürlüğünü, onurunu ve eşitliğini ihlal eden davranışlar eleştirilebilir. Özgürlüğün sorumlulukla birlikte düşünülmesi gerekir.
İnsan geçmişte yaptığı hatalara indirgenmemelidir; fakat geçmişinin sonuçlarından da bütünüyle kaçamaz. Yeniden başlama imkânı, geçmişi silmek değil, onunla yeni bir ilişki kurabilmektir. İnsan değişebilir ve değiştiğini eylemleriyle gösterebilir. Büyüme hakkı hem bu değişim imkânını hem de başkalarının uğradığı zararın ciddiyetini tanır.
Büyüme hakkı: Açık bir insan anlayışı
Büyüme hakkını temel bir insan hakkı olarak düşünmek, insan haklarının yerine yeni bir hak koymaktan çok, onların korumaya çalıştığı özgürlük ve onur fikrini insanın kendi oluşuna katılabilmesi üzerinden yeniden değerlendirmektir. Bu kavramın bağımsız bir hukuki hak olarak tanımlanması, sınırlarının belirlenmesi ve hangi kurumsal güvenceleri gerektirdiğinin tartışılması gerekir. Fakat felsefi bir öneri olarak önemi açıktır: İnsanların yalnızca yaşamlarını sürdürme ve mevcut özgürlüklerden yararlanma imkânlarını değil, kendi hayatlarının yönünü yeniden belirleyebilme imkânlarını da düşünmemizi sağlar.
Büyüme hakkı, insanlara nasıl bir insan olmaları gerektiğini söyleyen yeni bir otorite kurmamalıdır. Aksi hâlde savunduğu özgürlüğü kendisi ortadan kaldırır. Herkes için tek bir olgunluk biçimi, tek bir iyi hayat veya tek bir gelişme ölçüsü belirlemek yerine, farklı insanların kendi hayatlarını kurabilmelerini sağlayan koşulları savunmalıdır.
Bu hak, insanın kendisine ve başkalarına karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, kişinin kendi hayatı üzerinde söz sahibi olabilmesini, kararlarının sonuçlarıyla yüzleşebilmesini ve başkalarının özgürlüğünü tanıyabilmesini destekler. İnsan yalnızca korunması gereken bir varlık değildir; kendi hayatının oluşumuna katılabilen bir öznedir.
Sonuç: İnsan henüz olabileceği insandan mahrum bırakılmamalıdır
İnsan üzerine düşünürken beni ilgilendiren mesele, herkesin hangi ideal biçime ulaşması gerektiği değil, kendi hayatının oluşumuna ne ölçüde katılabildiğidir. İnsanları tek bir başarı, ahlak, inanç veya olgunluk ölçüsüne göre değerlendirmek, onların farklılaşma imkânlarını daraltır. İnsan olmanın anlamını tamamlanmış bir modele bağlamak, geleceği geçmişte verilmiş bir hükme dönüştürür.
Ben büyümeyi, insanın kendi hayatına yeniden katılması olarak düşünüyorum. İnsan kendisini sorgulayabildiğinde, kendisine verilmiş kimlikleri değerlendirebildiğinde, ilişkilerini değiştirebildiğinde ve başkalarının özgürlüğünü tanıdığında kendi oluşunun edilgen taşıyıcısı olmaktan çıkar. Kendisini bütünüyle kontrol edemese de hayatının yönünü değiştirebilen bir özne hâline gelir.
Büyüme hakkı, insanın her gün daha iyi bir insan olmak zorunda olduğu iddiası değildir. İnsan bazen durabilir, vazgeçebilir, yeniden düşünebilir ve henüz bir cevap bulamamış olabilir. Bunlar insan olmanın eksiklikleri değil, oluşun açık uçlu niteliğinin parçalarıdır. İnsanın büyüme hakkını savunmak, onun bütün belirsizliklerini ortadan kaldırmak değil, belirsizlik içinde kendi hayatına katılabilme imkânını korumaktır.
İnsan kendisine verilmiş değildir. Fakat kendisini tek başına ve bir anda yaratmış da değildir. Bedeniyle, geçmişiyle, ilişkileriyle ve dünyayla karşılaşmaları içinde oluşur. Büyüme hakkı, bu oluşun ne bütünüyle başkalarının eline bırakılmasını ne de bireyin omuzlarına tek başına yüklenmesini kabul eder. İnsanın kendi hayatına katılabileceği özgür, eşit ve insani koşulları savunur.
Hiçbir insan, henüz olabileceği insandan önceden mahrum bırakılmamalıdır. Büyüme hakkının temelinde bu düşünce bulunur. İnsan yalnızca kendisine verilmiş hayatı yaşamak zorunda değildir; o hayatı sorgulayabilir, dönüştürebilir ve ona yeni bir yön verebilir. İnsan olmanın anlamı, son biçimini bulmakta değil, kendi geleceğine katılabilme imkânını korumaktadır.
