Epey uzun bir süre önce“Felsefe Münafık mıdır?” başlığını kullanarak bir yazı yazmıştım. Bir yazarımızın, “İlahiyatçıya lazım olan felsefe hepimize lazım değil mi?” başlıklı bir yazısını okumuştum. O yazıda YÖK’ün, İlahiyat fakültelerinden felsefe derslerini azalttığını, ancak Diyanet’in bu karara karşı çıktığını ve felsefe derslerinin aynı oranda devam etmesinin gerektiğini belirttiğini okumuştum. Diyanet’in son zamanlarda bazı tutarsız beyanlarıyla karşılaştığımız için bu konudaki kararını naçizane takdirle karşılamıştım.
Söz konusu yazarımızın yazısına konu olan olayın sebebi, bazı çevrelerin felsefeyi inancı saptıran bir münafık olarak görmesinden kaynaklandığı hepimizin malumu.
Benim bugün muradım toplumdaki ve bireylerdeki ahlak bozukluğunda felsefenin bilinmemesinin ve uygulanmamasının sebep olup olmadığını, felsefenin bu derde ilaç olup olmayacağını, özellikle İslam düşünürlerinin yardımı ile karınca kaderince, irdelemeye çalışacağım.
Dertlerimize felsefenin yardımcı olabileceğini düşünüyorum. Okuduklarımdan, yaşadıklarımdan, gördüklerimden hareketle felsefenin, insanı düşünmeye sevk eden ve bunun sonucunda akıl yoluyla davranışa yönlendiren felsefenin, her konuda insan hayatında önemli bir yer aldığına, hatta muhakkak yer almasına inandığımı söylemek istiyorum.
Felsefe Batı’da uygarlığın temelinde önemli rol oynarken maalesef İslam’da felsefe dine karşı bir eylem olarak kabul görmüştür. Bu çerçevede ülkemizde de zaman zaman felsefe aleyhine fikirler ortaya atılmış ve yine maalesef bu düşünce ile idari ve yasal bazı engellemeler ve tedbirler felsefeye karşı uygulanmıştır.
Felsefeye karşı bu düşüncelerden sonra felsefenin neden herkese lazım olduğu fikrini işleyen filozoflara göz atarsak İslâm dünyasında ilk defa felsefeye dair eser yazan Kindî, bu alanda kendinden sonra gelen filozoflara öncülük yapmış ve Meşşâi felsefenin temellerini atmıştır. Bir Müslüman filozof olarak Kindî'nin şöhreti, felsefi ve bilimsel yazıları nedeniyle Latin Batı'ya kadar yayılmıştır. “İnsan küçük alemdir” sözü Kindi’ye aittir.
El- Kindi (801-873)'ye göre felsefe; “insanın gücü yettiği ölçüde Allah'ın fiillerine benzemesidir. İnsanın kendini bilmesidir, İnsanın gücü ölçüsünde eşyanın hakikatini bilmesidir. Felsefe sanatların sanatı, hikmetlerin hikmetidir. İlk insandan bugünün insanına kadar, bu beşeri varlığın ürettiği şeylerin temeli olan felsefeyi, bazı İslam filozoflarının kötülediği için dışlamamak, tam tersine sorular bakımından evrensel, cevaplar bakımından ise öznel olan; kesinliği bulunmayan, bireysel ve toplumsal birçok işleve sahip, sistemli, tutarlı ve refleksif bir uğraşlar bütünü olarak kabul etmeliyiz..
Doğuda ve Batıda ve dahi İslam’da bir çok düşünür felsefenin bu beş özelliğinden faydalanarak insanlığın düşünsel ve etik gelişimini sağlayan, mağara insanından bugünün medeni insanını yaratan fikirler ortaya atmışlar, eserler vermişlerdir.
Toplumumuzda bugün dahi epey büyük oranda kişi tarafından, Gazzali’nin felsefenin İslam’a aykırı olduğu görüşü paylaşılmaktadır. İslam düşünürlerinden Gazzali, bir çok İslam ve Batılı filozofların görüşlerini yetersiz ve hatalı kabul edip bunları bid'at sayarak âlemin ezelîliği, Allah'ın sadece küllîleri bildiği ve âhiret hayatının ruhanî olduğu tarzında yorumlayan görüşü ile bu filozoflar hakkında “küfür” kelimesini kullanmıştır.
Buna karşın Gazzali, felsefeyi tamamen terk etmemiş, felsefenin önemli faktörlerinden mantık felsefesini eserlerinde kullanmıştır.
Gazzâlî, İslam inanç felsefesi olan kelâmın daha çok akaid kısmına önem vermiş ve akıl yerine sezgiyi ön planda tutmuştur. Mantık ve münazara ilkelerini kullanmıştır. Bununla birlikte, kelamla tatmin olmayan Gazzâlî, tasavvufa yönelerek aklın yerine aklın ve duyuların yetersiz kaldığı ilâhiyyât konularında doğrudan bilgi edinme yolu anlamında bir tasavvuf terimi.olan mükaşefeyi koymuştur.
İslam alemindeki diğer önemli felsefecileri El-Kindî, Farabi, İbn Sina, İbn Rüşd, İbn Arabî, Sadrettin Konevî, Mevlâna,İbn Tufeyl’i burada anmak gerekir.
Avrupa’da Latince ismi ile Averroes olarak bilinen İbn Rüşd Rönesans’ın fikir babası sayılmaktadır.
İbn-i Rüşd'e göre din vahiy ürünüyken, felsefeyi ise insan aklının ürünü olarak değer gördü, fakat her ikisinin de kaynağının aynı olduğunu savundu. Batı dünyasında hiçbir Müslüman bilginin sahip olamadığı ün ve şöhrete erişen İbn-i Rüşd, Batı'da doktor olarak tanınsa da daha çok "Aristo yorumcusu" olarak bilindi.
İbn Rüşd’e göre aklın kullanımı, İslam dininin bizatihi kendisinin zorunlu gördüğü bir mesele olup, felsefe yapmak da zorunlu bir ameliyedir.Felsefe dine götürür. Felsefe hakikati ile dini hakikat, iki ayrı şey değil, aynı hakikattir.İki ayrı ifadeden başka bir şey değildir.Hem felsefe hem de din, gerçekliğin bir bütün olarak ele almayı ve kuşatıcı bir dünya görüşü ortaya atmayı hedefler.Felsefenin sadece teori ile ilgilendiği, dinin ise pratiğe ağırlık verdiği yönünde yanlış bir kanaat vardır. Doğrusu, hem felsefenin hem de dinin teorik bilgileri olduğu gibi pratik yönleri de vardır.
Felsefede Tanrı kavramı, “ilk neden”, “ebedi ilke” ya da “insanlığın ve doğanın tamamının en yüce aşamasıdır” olarak açıklanır. Mutlak olandır.
Felsefenin temel amacı, i) Felsefe insanın hakikati anlama, bilme ihtiyacını karşılar, ii) felsefe eleştirel bakış açısı kazandırır, iii) felsefe insanı insan olma bilincine ulaştırır, iv) sistemli, doğru, önyargısız ve saygı duyarak, düşünmeyi ve inanmayı öğretir.
Fârâbî de din ve felsefeyi, varlıkların ilk nedeni ve ilkeleri hakkında bilgi verdikleri için beraber düşünmüştür. Ona göre her ikisi de mutluluğa ulaşma konusunda ortak bir amaca sahiptirler. Felsefe akıl yürütmeye, din ise sezgi gücüne dayanır. Felsefenin ispat ettiği şeylerde, din ikna edicidir.
Sözümü burada, bugün ülkemde en çok ihtiyaç duyulan doğru iman ve ahlak hakkında, Kant’ın şu meşhur sözüyle bitireceğim. “"Beni en çok etkileyen iki şey var: Üzerimdeki yıldızlı gökyüzü ve içimdeki ahlak yasası."
