Bir çocuktan “katil” yaratmak, tek bir kırılma anının değil; uzun, katmanlı ve çoğu zaman görünmez süreçlerin sonucudur. Bu süreç; aile, eğitim, medya, siyaset ve kolektif hafıza gibi alanların kesişiminde şekillenir. Bireyin henüz kimliğini kurmakta olduğu bir dönemde, ona sunulan anlatılar ve rol modeller, dünyayı nasıl anlamlandıracağını belirler. Bu nedenle, bir çocuğun şiddete yönelmesi yalnızca bireysel bir sapma olarak değil, aynı zamanda toplumsal bir üretim olarak da ele alınmalıdır.
Türkiye’de bu tartışmanın en çarpıcı örneklerinden biri, Hrant Dink cinayetidir. Dink’i öldüren genç fail, yalnızca bireysel bir öfkenin taşıyıcısı değildi; aynı zamanda milliyetçi söylemlerle beslenen, “öteki”ni tehdit olarak gören bir zihniyetin ürünüydü. Bu noktada dikkat çekici olan, failin yaşı kadar, içinde yetiştiği ideolojik iklimdir. Ona, bir insanı öldürmenin “vatanseverlik” olarak sunulabildiği bir anlatı verilmişti. Böyle bir anlatı, çocuğun ahlaki gelişimini tersine çevirir: öldürmek, suç olmaktan çıkıp görev haline gelebilir.
Benzer şekilde, yakın dönemde Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırısı da gençlerin şiddete nasıl sürüklenebileceğine dair başka bir pencere açar. Bu tür olaylarda ideolojik motivasyon her zaman belirgin olmayabilir; ancak dışlanma, öfke, değersizlik hissi ve şiddetin normalleşmesi gibi unsurlar çoğunlukla ortaktır. Çocuk, kendisini ifade edecek sağlıklı kanallar bulamadığında, şiddet bir “dil” haline gelir. Bu dil hem dikkat çekmenin hem de içsel çatışmaları dışa vurmanın bir yolu olabilir.
Burada kritik bir soru ortaya çıkar: Bir çocuk, ne zaman ve nasıl “öldürme fikri” ile tanışır? Çoğu zaman bu, doğrudan bir telkinden ziyade dolaylı yollarla gerçekleşir. Medyada sürekli tekrar eden nefret söylemleri, sosyal çevrede duyulan ayrımcı ifadeler, televizyonlarda silah kullanmanın ve adam öldürmenin bir hakmış gibi sergilenmesi, hatta bazen eğitim sisteminde sorgulanmadan aktarılan tarihsel anlatılar… Tüm bunlar, çocuğun zihninde bir “biz ve onlar” ayrımı kurar. Bu ayrım keskinleştikçe, “onlar”ın insanlığı silikleşir. İnsanı insan yapan empati duygusu zayıfladığında, şiddetin eşiği de düşer.
Aile de bu sürecin merkezindedir. Otoriter, baskıcı ya da ihmal edici aile ortamlarında büyüyen çocuklar, ya şiddeti bir çözüm yöntemi olarak öğrenir ya da bastırılmış öfkelerini kontrol edemez hale gelir. Ancak burada önemli bir noktayı kaçırmamak gerekir: Şiddet eğilimi yalnızca “kötü ailelerin” sorunu değildir. Toplumsal olarak kabul gören bazı değerler de şiddeti meşrulaştırabilir. “Güçlü olan haklıdır” ya da “düşman yok edilmelidir” gibi söylemler, çocuğun zihninde yer ettiğinde, şiddet ahlaki bir problem olmaktan çıkar.
Eğitim sistemi ise bu döngüyü kırma ya da pekiştirme potansiyeline sahiptir. Eleştirel düşüncenin teşvik edilmediği, farklılıkların tehdit olarak sunulduğu bir eğitim anlayışı, çocukları kolayca manipüle edilebilir hale getirir. Oysa empati, diyalog ve çoğulculuk üzerine kurulu bir eğitim, çocuğun dünyayı daha geniş bir perspektiften görmesini sağlar. Bu, yalnızca bireysel gelişim için değil, toplumsal barış için de hayati önemdedir.
Sonuç olarak, bir çocuktan katil yaratmak, çoğu zaman görünmez bir inşa sürecidir. Bu süreçte tek bir suçlu yoktur; aksine, birbirini besleyen birçok etken vardır. Hrant Dink cinayetinden Kahramanmaraş’taki okul saldırısına kadar uzanan çizgi, bize şunu gösterir: Şiddet, yalnızca bireyin değil, toplumun da aynasıdır. Eğer bu aynada gördüğümüzü değiştirmek istiyorsak, çocuklara sunduğumuz dünyayı yeniden düşünmek zorundayız. Empatiyi, adaleti ve birlikte yaşam kültürünü merkeze almadan, bu döngüyü kırmak mümkün görünmüyor.
Ayrıca önemli olan acı olaylar anında yükselen üzüntü ve tedbir alma düşüncesinin her zaman devamını sağlamaktır.
