Nevzat SELVİ
Köşe Yazarı
Nevzat SELVİ
 

Ankara Sevdası…

Sevgili okurlar, yukarıdaki başlığı görünce, siyasi bir yazı okuyacağınızı sandınız değil mi? Hayır, her zaman ama özellikle seçim arefesinde yalan, iftira, hırs, kin ve düşmanlık dolu siyasi ortamdan nefret ettik artık. Onun için bu gün Gazetemizin kıymetli yazarlarından Sayın Hamdi Özdemir gibi ben de size nostalji yaşatmak istedim. Kendisi de doğma büyüme Ankara’lı değerli damadımın bana gönderdiği, imzasız bir facebook yazısı bana bu fikri verdi. Yazıyı ilk okuduğumda kalem üslubundan Sevgili Özdemir’in yazısı sandım. Ancak okudukça yazının, Ankara’lı bir hanım hemşehrimin yazısı olduğunu anladım. Doğma büyüme Ankaralı olan bana ve bütün Ankaralı hamşehrilerime nostalji yaşatacak, öte yandan Ankaralı olmayan okurlarıma da aynı duyguları yaşatacağına emin olduğum  bu yazıyı, adını bir türlü bulamadığım yazarının gıyabi izni ile aşağıda sunuyorum. “BAŞÇAVUŞ SOKAK* ve KUCUKESAT * 1960-1980 Çocukluğu 50’li yıllarda “her bahtı kara” Ankara’yı görmek isterdi. Taşı toprağı altın değildi ama çare Ankara’daydı. Bence yarım asır sonra da değişen bir şey yok, çare yine Ankara’da. Başka büyük şehirlere benzemez Ankara, yutmaz sizi, kaybolmazsınız, şehrin ritmini yakalarsınız burada. Dingindir, dengelidir, emin ellerde olduğunuz duygusu ile yaşar huzur bulursunuz. Delikanlıdır, bilgilidir, vakurdur.  Ankara’da yaşayanlar bir gün içinde beş değişik iş hallederler de yine de vakitleri kalır kendilerine. İsteyene her şeyi boldur Ankara’nın. 1960lı yıllarını hatırlarım, en çok da çocukluğumun ve genç kızlığımın geçtiği Küçük Esat’ı. Akay yokuşunda trafik çift yönlü akar, Vekâletleri (Bakanlıkları) Esat caddesine bağlardı. Caddenin üzerindeki otobüs durakları isimlerini iki katlı bahçe içindeki evlerde oturan beylerden alırdı: Fethi Bey durağı, Naim Bey durağı vs. Caddenin sonundaki Merhaba Palas Amerikalıların oteliydi, Tunalı Hilmi Caddesi (eski adı Özdemir caddesi) Dörtyol kavşağından aşağıya uzanırdı, en ucunda da Kuğulu Park vardı. Şimdilerdeki gibi kavşağın bir kenarına sıkışmış değildi, kocaman bir parktı. Gövdelerinde âşıkların isimlerinin baş harfleri kazınmış büyük kavak ağaçları ve ince akan deresiyle gerçek Kavaklıdere orasıydı. Karşısında, şimdiki Karum ve Sheraton otelinin olduğu yerde Kavaklıdere şarap fabrikası ve üzüm bağları ve hemen sağında 14 Mayıs Mahallesi, biraz yukarıda 27 Mayıs çocuk bahçesinin bulunduğu 27 Mayıs Mahallesi vardı. Bulvardan biraz aşağıya inince, şimdiki Çağdaş Sanatlar Merkezinin olduğu yerde de Su Deposu. Ankara’da “B” harfiyle başlayan sokak arıyorsanız Esat’ta ya da Esat civarında olduğunu bilmeniz gerekir. Başçavuş, Başak, Bardacık, Bağlayan, Beyazgül, Bekar, Bağlar, Belligün, Bülbül, Bülbülderesi, Ballıbaba, Bilezik, Binektaşı, Büklüm, Balo, Belkıs, Billur diye uzayıp giden bir listedir bu. Ankara’nın en uzun sokaklarından biri olan Başçavuş, yarım asır öncesini bildiğim sokaklardan biridir. Başı Kolej’dedir, sonu Gazi Osman Paşa’ya dayanır. Adını bir zamanlar muhtarlığını yapmış olan bir başçavuştan aldığı söylenir. Herkesin birbirini dinlediği, saydığı bir sokaktır, bu sebeple “başçavuşun eşeği” bu sokağa hiç uğramamıştır. 50’li yılların ikinci yarısında Başçavuş sokağa taşındığımızda, tek tük 2-3 katlı bahçeli evler vardı. Mevsimi geldiğinde çağlalar “yolunur”, “gül hatmi”ler koparılır, alına ve buruna ibik yapılır, teyzelerden azar işitilirdi. Tırmanması kolay, tepesinde oturması rahat en güzel ağaç da karşı evin bahçesindeki menengiç ağacıydı. O zamanlar sokak bizim evin önünde biterdi sonrası koca bir yokuştu. 6-7 yıl sonra sokağın ilerisine Maliye Bloklarının iki apartman ötesine taşındık. Projesinin Ord. Pr. Emin Onat tarafından çizilmiş olduğunu daha sonra öğrendiğim Maliye Evleri, etraftaki başka binalara benzemezdi, her dairesi dubleksti ve genelde yabancıların oturmayı tercih ettiği evlerdi. Zemin katların bahçeleri vardı ve baharda güneş azıcık yüzünü gösterdiğinde,  şortlarını giyen kadınlı erkekli yabancılar güneşlenirdi. Kaçgöç yoktu, “mahalle baskısı” lafı bile icat edilmemişti.   Altmışlı yıllarda Belligün’le Başçavuşun kesiştiği köşede Güven Açıkhava Sineması vardı. Yeşil şişelerde satılan “Buuyyzzz kibi kazuz”, yanında minnacık çay bardağı ölçüsüyle külaha konmuş arzuya göre tuzlu tuzsuz ay çekirdeği ya da beyaz leblebi.  Yerli, yabancı filimler, perdede Türk Bayrağı göründüğünde alkış kıyamet, aralarda sihirbaz gösterisi, göbeğinde taş kırılan şişman kadın. Şayet okullar tatile girmişse ilkokul, ortaokul çağındaki çocuklar boğazlarını patlatarak “şans, talih kader kısmet 5 kuruşa” diye bağırarak “kader-kısmet” satarlardı. İşlerini çok ciddiye alırlar, ellerindeki toplu iğneyle parlak kâğıdı kazıyıp içinden çıkan sayıya hediye verirlerdi. Şimdilerdeki kazı-kazan tutkum sanıyorum o yıllardan kalma. Kâğıttan güneş gözlüğü, parlak kâğıda sarılmış en dandiğinden gofret ve samandan yoyo en iyi hediyelerdi, boş çıkarsa “fos” dediğimiz, çikolatasız (!) gofret teselli armağanımız olurdu. Sokaklarda, arsalarda oynanırdı tüm oyunlar: Seksek, ip atlama, çinçan, misket, topaç, istop, yakan top, kuka, birdirbir, saklambaç, uzuneşek, körebe, voleybol, futbol, komencilik. Tekerlekli patene binilir, yazın tornetle kayılan yokuşlardan kışın kızakla kayılırdı. Sokaklarda gece gündüz çocuk sesleri vardı hep.  Teksas- Tommiks- Karaoğlan çocukluğuydu bizimkisi. Arada simsiyah elli bir dondurmacı, elma şekerci, pamuk helvacı, horoz şekerci, rengârenk macunları koca bir tornavida ile ince kesilmiş odun parçalarına dolayan macuncu, alıççı, yeşil nohutçu gelirdi; “hijyen” lafı da icat edilmemişti. Sokağın ucundan tef sesi gelmeye başlayınca bilirdik ki “Ayıcı” geliyor. Pençesindeki sopaya dayanarak tefin ritmine uyan ayıcık, ayıcının “Haydi Kocaoğlan, kocakarılar hamamda nasıl bayılır?” sözüyle kendini yere atardı. Biz de ayıların ne kadar “söz dinleyen, yetenekli” hayvanlar olduğunu düşünürdük; “Hayvan hakları” mı? Hiç duymamıştık. Biz sokakta oynayan çocuklar fareli köyün sakinleri, onlar da köyün kavalcısıydı. Okulumuz mahallenin çocuklarının yürüyerek gittiği Kavaklıdere İlkokuluydu. Okul demek: siyah önlük, beyaz yaka, saçta beyaz kurdele, cepte iki kumaş mendil, elde taşınan dev bir çanta (sırt çantası icat edilmemişti) kantinde satılan leblebi tozu, bir kahverengi kaynana şekeri yanında iki külah leblebi 25 kuruş, okumayı sökene kırmızı kurdele, Okul Müdürü Işık Ferizcan, Fahriye Bender, bütün derslerin öğretmeni Emine Ünlü. Bir de kokusu hala burnumda, siyah rugan pabuçlarım. Hepsi 5 pekiyi yetmezdi, ilkokuldan mezun olabilmek için mezuniyet imtihanını geçmek gerekirdi. Her şey iyiydi de beslenme saatinde, süt tozundan yapılan sıcak sütü içmeyi hiç sevmezdik. Yaşlar ilerleyince “O sütlerin içine bir şey mi karıştırdılar acaba, bize içirdiler de o yüzden mi böyle oldu bizim nesil?” diye hayıflandık. Hâlbuki makbul değerlerimiz 80’lerle birlikte, daha yirmili yaşlardayken tedavülden kalktı ve bizler ayak uyduramadık zamana. İşte böyle çaresizliğe düştüğümüz zamanlarda suçu süte yıktık. Eee ne de olsa bizlerin genç kızlığı, gazozuna hap atılma korkusunun kol gezdiği bir döneme denk gelmişti, şüphelenmeye hakkımız vardı.  Şimdilerin dev marketleri yoktu o yıllarda ama ihtiyacımızı giderecek tüm esnaf sokağımızdan geçer, adeta “esnaf alayı” yaparlardı. Yoğurtçu, iki büyük yoğurt tepsisini boynuna astığı kalınca bir tahtanın ucuna bağlar, elindeki yassı kürekle yoğurdu sulandırmadan alıp tartar, darası alınmış tabağınıza koyardı. “Sarı alırım, bakır alırım, eeeskiler alırım, İiieesskidjiii” diye sokaklarda bağırarak gezen eskiciler tuhaf adamlardı. Ne sebeptendir bilmem hemen hepsi kızıl toprak rengi takım elbise giyerlerdi. Yürürken arada bir durur kendilerine bir hava vererek bağırırlardı. Hepsinin sesi çatlaktı. “Boççacı geealdi haniimm” diye ev hanımlarını çağıran, çarşaf, havlu vs. satan bohçacı kadınlar, pamuk atarken müzik yapan hallaç, bakır tencerelerimizi parlatan “kalaycılar”, Bursa çeliği bıçaklarımızı bileyen bileyci, eşek küfesinde ya da at arabasının arkasında “gerçek” meyve, “gerçek” sebze satanlar, ayakkabı boyacısı, simitçi, sütçü. Mahallenin sucusunun adı “Sarı Sucu”ydu. At arabasıyla su satar, elindeki 40 santimlik bir hortumu, hava alması için damacananın içine sokar, evdeki küpe boşaltırdı. O yıllarda damacanalar camdı, “kanser yapar mı” diye bir korkumuz yoktu. Sonra daldır maşrapayı küpe, iç suyu, ya da daya ağzını musluğa. Bir de yetmişli yıllarda, güzelim bakırlarımızı verip yerine süpürge, leğen ve bir neslin Alzheimer sebebi olan alüminyum tencere, tava aldığımız nayloncular vardı. Geceleri çalan bekçi düdüğü “rahat uyuyun ben buradayım” güveni verirdi. Kış geceleri ise “Akmanııınnn boouuzaaa” satılırdı sokaklarda. Radyo Tiyatrosu ve Arkası Yarın kuşağıydık bizler. Bu sebeple bizlerin televizyonu seyretmeden dinlenme ve o sırada başka işler yapabilme yeteneğimiz vardır. Telefon ise bizim nesli sabırlı kılan ve çelebileştiren alettir. Eve telefon bağlatmak için sıraya girilir, 15 yıl sonra sıra gelince sevinilirdi. Şehirlerarası konuşmak için santrale numara yazdırılır, 24 saat sonra santraldeki kadından “görüşün” komutu gelir ancak çoğu zaman tanımadığın bir numara bağlanırdı. Bizim kuşağın sabrı, memur şehri Ankara’nın memur ana-babalarının “Du bakalım çouğcuğum, hele bi aybaşı gelsin” sözüyle başladı. “Aybaşı” gerçekten ayın 1’iydi ve maaş o gün alınırdı. Dairenin mutemedinin önünde sıraya girilir “bereketi bol” maaşlar alınırdı. Cumartesileri daireler de, okullar da yarım gün açıktı. Neredeyse bütün kızların “Hatıra Defteri” vardı. Hani şu “sepet sepet yumurta” ve “bir gün gelecek benim bu çirkin yazım…” geyiğinin gerçek olduğu defterler.    Pul biriktirir, kâğıt bebeklerimizi kendimiz yapıp giydirir, bebeklerimize parça bohçasındaki kumaşlardan elbise diker,  hafta sonları okulda mandolin, halkevinde bale kursuna giderdik. Ne çok işimiz varmış. Okumayı sökmeye başladığım günlerde “harfleri çata çata” Hürriyet’te yayımlanan “Fatoş-Basri” çizgi dizisini okumaya çalışırdım. Sonraları “Hürriyet Çocuk Kulübü” üyesi oldum. Sarı bir zarf içinde hayatımın ilk üyelik kartı geldi. Hala saklıyorum. Üye No: 2391. O zamanlar “kulüp üyesi” olmak pek havalı bir durumdu. Sonra 69 yılında annem yurtdışından portatif, anteni üzerinde bir televizyon getirdi ve televizyonlu yıllar başladı. Haftada 3 gün yayın vardı, bu da haftada üç gün, sevgili Halit Kıvanç’ın deyimiyle onlarca “telesafir” demekti. Çay servisinden imanımız gevremişti, bizimkiler sonunda çareyi televizyonu alıp komşulara gitmekte buldular. Eminim hiçbir televizyon bu kadar çok gezmemiştir. O zamanlar “aynı mahalleden” olmak aynı aileden olmak gibiydi. Mahallenin komşu teyzelerinden ya da amcalarından biri elinde fileyle sokağın başında göründüğünde, koşup elindeki yükü almak, evine kadar taşımak gurur verirdi çocuklara. Mahallenin Kayserili bakkalı, mahallenin sucusu, mahallenin manavı, mahallenin kundura tamircisi, mahallenin berberi hatta mahallenin kızı… Mahallenin kızına başka mahalleden birinin yan gözle bakması bile kanına dokunurdu delikanlıların. Mahalle kavgaları olurdu bu sebeple. Başçavuşlu olup da yolu Üçgen Kahveden geçmemiş bir delikanlı yoktur herhalde. Peş peşe çalınan üç keskin ıslık aralarında şifreydi, birbirleriyle haberleşmek için çalarlardı. 70’lerin başında çocukluktan çıkmıştık, birlikte tatile gider, Lunapark Aile Gazinosu eğlenceleri yapar, Gençlik Parkında çayı semaverle isterdik. “Love Story” hepimiz ağlatmıştı, bütün kızlar Ali MacGraw’a benzemiştik. Ankara İl Radyosu dinlediğimiz yıllarda arabesk müzik çıktı karşımıza, posterler kapladı duvarları, sonra Arı Sinemasında George Baker Selection konseri, yer gök yıkıldı.  Karınca Sinemasında seyrederdik filmleri, Kızılcahamam’a pikniğe gider, Papazın Bağında oyun oynar, AOÇ de köfte ekmek, kokoreç, dondurma yer, bira içer, Kulüp Feyman’da, Feyman’ın trompetini ve Osman Yağmurdereli’yi dinlerdik. Başkent Gazinosunda Zeki Müren Seher Şeniz, peçeteye yazılan istek şarkılar, kemancının kucağında bayılan beyaz takım elbiseli Bülent Ersoy, Cem Karaca, Modern Folk Üçlüsü, İlhan İrem, kuzenimin orkestrası Başkent Set, nişanımdan sonra gittiğimiz Viski A Go Go, hafta sonları Panorama, Elegant, Talip Sineması. Amerikan Pasajından alınırdı blue jeanler. Yetmişlerde saçlar uzun, paçalar bol, gömlekler dardı. Evlerde partiler yapılır, 45’lik, 33’lük plaklar, makaralı teypler çalınırdı. Bizler aşklarını kolayına itiraf edemeyen, duyarlı bir nesildik ve Gencebay çıka geldiğinde, duygularımıza tercüman oldu. O şarkıların üzerinden kırk yıl geçti ama belki de “mahalleli” olmayı hatırlattığından içimizi titretirler hala. Annelerimiz Prenses Süreyya’nın hazin hikâyesini, Farah Diba’nın “topuzunu” Hayat ve Ses “mecmualarından” okuyup öğrendiler. 1960 ihtilalini, 1961 deki Menderes, Zorlu, Polatkan’ın idamlarını bu dergiler fotoğrafladı. 12 Mart 1971 muhtırası, Aslan, İnan ve Gezmiş’in idamları, sağ-sol olayları, üniversite yılları, Beytepe’nin tepesinde dolaşan helikopterler, “bitaraf olan bertaraf olur” diye biten bildiriler, merkez amfi forumları, Bahçeli Katliamı, 80 ihtilaline doğru giden süreç ve sonrasında 50 idam daha. Hüzünlü bir gençlik sürecinin, çifte su verilmiş çocuklarıdır 78’liler. Bölünmeler pek çok mahallenin üzerine kâbus gibi çöktü ancak ayrı fikirlere rağmen, Başçavuş çocukları “mahalleli” olmayı hiç bırakmadılar. Yakamoz apartmanının önündeki duvar,  köşesindeki ağaç 80’li yılların başına kadar, mahallenin 30’a yakın çocuğunun hayallerini, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini kucakladı. O çocuklar şimdilerde 50’lerini, 60’larını sürüyorlar, dört bir yana dağıldılar. Yolum Başçavuş’a düştüğünde mahallece saklambaç oynuyormuşuz gibi gelir bana. Ümit Oran’da, Sevim Kuğuluda, Ercüment Antalya’da, Nejat Mersin’de, Hamiyet ve Haluk Kavaklıdere’de, Can Alanya’da, Selçuk ve Hilmi Bodrum’da, Macit Tandoğan’da, Saim İngiltere’de, Selçuk Paris’te, Melek İstanbul’da, Aydın Yenimahalle’de, Nuri Çankaya’da, Mehmet Esat’ta, Sami, Feryal, Zuhal, Ankara’da bir yerlerde ve bazılarımız da artık sadece gönlümüzde.  “Hadi çocuklar, ‘Çanak çömlek patladı’ yerlerinizden çıkın, ebe yine benim” diye bağırsam gelirler mi acaba?” Teşekkürler Hanım hemşehrim. Çok güzel bir nostalji yaşadık. Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer.
Ekleme Tarihi: 04 Şubat 2024 - Pazar

Ankara Sevdası…

Sevgili okurlar, yukarıdaki başlığı görünce, siyasi bir yazı okuyacağınızı sandınız değil mi?

Hayır, her zaman ama özellikle seçim arefesinde yalan, iftira, hırs, kin ve düşmanlık dolu siyasi ortamdan nefret ettik artık.

Onun için bu gün Gazetemizin kıymetli yazarlarından Sayın Hamdi Özdemir gibi ben de size nostalji yaşatmak istedim. Kendisi de doğma büyüme Ankara’lı değerli damadımın bana gönderdiği, imzasız bir facebook yazısı bana bu fikri verdi.

Yazıyı ilk okuduğumda kalem üslubundan Sevgili Özdemir’in yazısı sandım. Ancak okudukça yazının, Ankara’lı bir hanım hemşehrimin yazısı olduğunu anladım. Doğma büyüme Ankaralı olan bana ve bütün Ankaralı hamşehrilerime nostalji yaşatacak, öte yandan Ankaralı olmayan okurlarıma da aynı duyguları yaşatacağına emin olduğum  bu yazıyı, adını bir türlü bulamadığım yazarının gıyabi izni ile aşağıda sunuyorum.

“BAŞÇAVUŞ SOKAK* ve KUCUKESAT * 1960-1980 Çocukluğu

50’li yıllarda “her bahtı kara” Ankara’yı görmek isterdi. Taşı toprağı altın değildi ama çare Ankara’daydı.

Bence yarım asır sonra da değişen bir şey yok, çare yine Ankara’da.

Başka büyük şehirlere benzemez Ankara, yutmaz sizi, kaybolmazsınız, şehrin ritmini yakalarsınız burada. Dingindir, dengelidir, emin ellerde olduğunuz duygusu ile yaşar huzur bulursunuz. Delikanlıdır, bilgilidir, vakurdur. 

Ankara’da yaşayanlar bir gün içinde beş değişik iş hallederler de yine de vakitleri kalır kendilerine.

İsteyene her şeyi boldur Ankara’nın.

1960lı yıllarını hatırlarım, en çok da çocukluğumun ve genç kızlığımın geçtiği Küçük Esat’ı.

Akay yokuşunda trafik çift yönlü akar, Vekâletleri (Bakanlıkları) Esat caddesine bağlardı.

Caddenin üzerindeki otobüs durakları isimlerini iki katlı bahçe içindeki evlerde oturan beylerden alırdı: Fethi Bey durağı, Naim Bey durağı vs.

Caddenin sonundaki Merhaba Palas Amerikalıların oteliydi, Tunalı Hilmi Caddesi (eski adı Özdemir caddesi) Dörtyol kavşağından aşağıya uzanırdı, en ucunda da Kuğulu Park vardı.

Şimdilerdeki gibi kavşağın bir kenarına sıkışmış değildi, kocaman bir parktı.

Gövdelerinde âşıkların isimlerinin baş harfleri kazınmış büyük kavak ağaçları ve ince akan deresiyle gerçek Kavaklıdere orasıydı.

Karşısında, şimdiki Karum ve Sheraton otelinin olduğu yerde Kavaklıdere şarap fabrikası ve üzüm bağları ve hemen sağında 14 Mayıs Mahallesi, biraz yukarıda 27 Mayıs çocuk bahçesinin bulunduğu 27 Mayıs Mahallesi vardı.

Bulvardan biraz aşağıya inince, şimdiki Çağdaş Sanatlar Merkezinin olduğu yerde de Su Deposu.

Ankara’da “B” harfiyle başlayan sokak arıyorsanız Esat’ta ya da Esat civarında olduğunu bilmeniz gerekir.

Başçavuş, Başak, Bardacık, Bağlayan, Beyazgül, Bekar, Bağlar, Belligün, Bülbül, Bülbülderesi, Ballıbaba, Bilezik, Binektaşı, Büklüm, Balo, Belkıs, Billur diye uzayıp giden bir listedir bu.

Ankara’nın en uzun sokaklarından biri olan Başçavuş, yarım asır öncesini bildiğim sokaklardan biridir.

Başı Kolej’dedir, sonu Gazi Osman Paşa’ya dayanır. Adını bir zamanlar muhtarlığını yapmış olan bir başçavuştan aldığı söylenir.

Herkesin birbirini dinlediği, saydığı bir sokaktır, bu sebeple “başçavuşun eşeği” bu sokağa hiç uğramamıştır.

50’li yılların ikinci yarısında Başçavuş sokağa taşındığımızda, tek tük 2-3 katlı bahçeli evler vardı.

Mevsimi geldiğinde çağlalar “yolunur”, “gül hatmi”ler koparılır, alına ve buruna ibik yapılır, teyzelerden azar işitilirdi.

Tırmanması kolay, tepesinde oturması rahat en güzel ağaç da karşı evin bahçesindeki menengiç ağacıydı.

O zamanlar sokak bizim evin önünde biterdi sonrası koca bir yokuştu. 6-7 yıl sonra sokağın ilerisine Maliye Bloklarının iki apartman ötesine taşındık.

Projesinin Ord. Pr. Emin Onat tarafından çizilmiş olduğunu daha sonra öğrendiğim Maliye Evleri, etraftaki başka binalara benzemezdi, her dairesi dubleksti ve genelde yabancıların oturmayı tercih ettiği evlerdi.

Zemin katların bahçeleri vardı ve baharda güneş azıcık yüzünü gösterdiğinde,  şortlarını giyen kadınlı erkekli yabancılar güneşlenirdi.

Kaçgöç yoktu, “mahalle baskısı” lafı bile icat edilmemişti.  

Altmışlı yıllarda Belligün’le Başçavuşun kesiştiği köşede Güven Açıkhava Sineması vardı.

Yeşil şişelerde satılan “Buuyyzzz kibi kazuz”, yanında minnacık çay bardağı ölçüsüyle külaha konmuş arzuya göre tuzlu tuzsuz ay çekirdeği ya da beyaz leblebi. 

Yerli, yabancı filimler, perdede Türk Bayrağı göründüğünde alkış kıyamet, aralarda sihirbaz gösterisi, göbeğinde taş kırılan şişman kadın.

Şayet okullar tatile girmişse ilkokul, ortaokul çağındaki çocuklar boğazlarını patlatarak “şans, talih kader kısmet 5 kuruşa” diye bağırarak “kader-kısmet” satarlardı. İşlerini çok ciddiye alırlar, ellerindeki toplu iğneyle parlak kâğıdı kazıyıp içinden çıkan sayıya hediye verirlerdi.

Şimdilerdeki kazı-kazan tutkum sanıyorum o yıllardan kalma. Kâğıttan güneş gözlüğü, parlak kâğıda sarılmış en dandiğinden gofret ve samandan yoyo en iyi hediyelerdi, boş çıkarsa “fos” dediğimiz, çikolatasız (!) gofret teselli armağanımız olurdu.

Sokaklarda, arsalarda oynanırdı tüm oyunlar:

Seksek, ip atlama, çinçan, misket, topaç, istop, yakan top, kuka, birdirbir, saklambaç, uzuneşek, körebe, voleybol, futbol, komencilik. Tekerlekli patene binilir, yazın tornetle kayılan yokuşlardan kışın kızakla kayılırdı. Sokaklarda gece gündüz çocuk sesleri vardı hep. 

Teksas- Tommiks- Karaoğlan çocukluğuydu bizimkisi. Arada simsiyah elli bir dondurmacı, elma şekerci, pamuk helvacı, horoz şekerci, rengârenk macunları koca bir tornavida ile ince kesilmiş odun parçalarına dolayan macuncu, alıççı, yeşil nohutçu gelirdi; “hijyen” lafı da icat edilmemişti.

Sokağın ucundan tef sesi gelmeye başlayınca bilirdik ki “Ayıcı” geliyor. Pençesindeki sopaya dayanarak tefin ritmine uyan ayıcık, ayıcının “Haydi Kocaoğlan, kocakarılar hamamda nasıl bayılır?” sözüyle kendini yere atardı. Biz de ayıların ne kadar “söz dinleyen, yetenekli” hayvanlar olduğunu düşünürdük;

“Hayvan hakları” mı? Hiç duymamıştık. Biz sokakta oynayan çocuklar fareli köyün sakinleri, onlar da köyün kavalcısıydı.

Okulumuz mahallenin çocuklarının yürüyerek gittiği Kavaklıdere İlkokuluydu. Okul demek: siyah önlük, beyaz yaka, saçta beyaz kurdele, cepte iki kumaş mendil, elde taşınan dev bir çanta (sırt çantası icat edilmemişti) kantinde satılan leblebi tozu, bir kahverengi kaynana şekeri yanında iki külah leblebi 25 kuruş, okumayı sökene kırmızı kurdele, Okul Müdürü Işık Ferizcan, Fahriye Bender, bütün derslerin öğretmeni Emine Ünlü. Bir de kokusu hala burnumda, siyah rugan pabuçlarım.

Hepsi 5 pekiyi yetmezdi, ilkokuldan mezun olabilmek için mezuniyet imtihanını geçmek gerekirdi.

Her şey iyiydi de beslenme saatinde, süt tozundan yapılan sıcak sütü içmeyi hiç sevmezdik. Yaşlar ilerleyince “O sütlerin içine bir şey mi karıştırdılar acaba, bize içirdiler de o yüzden mi böyle oldu bizim nesil?” diye hayıflandık. Hâlbuki makbul değerlerimiz 80’lerle birlikte, daha yirmili yaşlardayken tedavülden kalktı ve bizler ayak uyduramadık zamana.

İşte böyle çaresizliğe düştüğümüz zamanlarda suçu süte yıktık. Eee ne de olsa bizlerin genç kızlığı, gazozuna hap atılma korkusunun kol gezdiği bir döneme denk gelmişti, şüphelenmeye hakkımız vardı. 

Şimdilerin dev marketleri yoktu o yıllarda ama ihtiyacımızı giderecek tüm esnaf sokağımızdan geçer, adeta “esnaf alayı” yaparlardı. Yoğurtçu, iki büyük yoğurt tepsisini boynuna astığı kalınca bir tahtanın ucuna bağlar, elindeki yassı kürekle yoğurdu sulandırmadan alıp tartar, darası alınmış tabağınıza koyardı.

“Sarı alırım, bakır alırım, eeeskiler alırım, İiieesskidjiii” diye sokaklarda bağırarak gezen eskiciler tuhaf adamlardı. Ne sebeptendir bilmem hemen hepsi kızıl toprak rengi takım elbise giyerlerdi. Yürürken arada bir durur kendilerine bir hava vererek bağırırlardı. Hepsinin sesi çatlaktı.

“Boççacı geealdi haniimm” diye ev hanımlarını çağıran, çarşaf, havlu vs. satan bohçacı kadınlar, pamuk atarken müzik yapan hallaç, bakır tencerelerimizi parlatan “kalaycılar”,

Bursa çeliği bıçaklarımızı bileyen bileyci, eşek küfesinde ya da at arabasının arkasında “gerçek” meyve, “gerçek” sebze satanlar, ayakkabı boyacısı, simitçi, sütçü. Mahallenin sucusunun adı “Sarı Sucu”ydu. At arabasıyla su satar, elindeki 40 santimlik bir hortumu, hava alması için damacananın içine sokar, evdeki küpe boşaltırdı. O yıllarda damacanalar camdı, “kanser yapar mı” diye bir korkumuz yoktu.

Sonra daldır maşrapayı küpe, iç suyu, ya da daya ağzını musluğa.

Bir de yetmişli yıllarda, güzelim bakırlarımızı verip yerine süpürge, leğen ve bir neslin Alzheimer sebebi olan alüminyum tencere, tava aldığımız nayloncular vardı.

Geceleri çalan bekçi düdüğü “rahat uyuyun ben buradayım” güveni verirdi.

Kış geceleri ise “Akmanııınnn boouuzaaa” satılırdı sokaklarda.

Radyo Tiyatrosu ve Arkası Yarın kuşağıydık bizler. Bu sebeple bizlerin televizyonu seyretmeden dinlenme ve o sırada başka işler yapabilme yeteneğimiz vardır.

Telefon ise bizim nesli sabırlı kılan ve çelebileştiren alettir. Eve telefon bağlatmak için sıraya girilir, 15 yıl sonra sıra gelince sevinilirdi.

Şehirlerarası konuşmak için santrale numara yazdırılır, 24 saat sonra santraldeki kadından “görüşün” komutu gelir ancak çoğu zaman tanımadığın bir numara bağlanırdı.

Bizim kuşağın sabrı, memur şehri Ankara’nın memur ana-babalarının “Du bakalım çouğcuğum, hele bi aybaşı gelsin” sözüyle başladı.

“Aybaşı” gerçekten ayın 1’iydi ve maaş o gün alınırdı. Dairenin mutemedinin önünde sıraya girilir “bereketi bol” maaşlar alınırdı. Cumartesileri daireler de, okullar da yarım gün açıktı.

Neredeyse bütün kızların “Hatıra Defteri” vardı. Hani şu “sepet sepet yumurta” ve “bir gün gelecek benim bu çirkin yazım…” geyiğinin gerçek olduğu defterler. 

 

Pul biriktirir, kâğıt bebeklerimizi kendimiz yapıp giydirir, bebeklerimize parça bohçasındaki kumaşlardan elbise diker,  hafta sonları okulda mandolin, halkevinde bale kursuna giderdik. Ne çok işimiz varmış.

Okumayı sökmeye başladığım günlerde “harfleri çata çata” Hürriyet’te yayımlanan “Fatoş-Basri” çizgi dizisini okumaya çalışırdım.

Sonraları “Hürriyet Çocuk Kulübü” üyesi oldum. Sarı bir zarf içinde hayatımın ilk üyelik kartı geldi. Hala saklıyorum. Üye No: 2391. O zamanlar “kulüp üyesi” olmak pek havalı bir durumdu.

Sonra 69 yılında annem yurtdışından portatif, anteni üzerinde bir televizyon getirdi ve televizyonlu yıllar başladı. Haftada 3 gün yayın vardı, bu da haftada üç gün, sevgili Halit Kıvanç’ın deyimiyle onlarca “telesafir” demekti.

Çay servisinden imanımız gevremişti, bizimkiler sonunda çareyi televizyonu alıp komşulara gitmekte buldular. Eminim hiçbir televizyon bu kadar çok gezmemiştir.

O zamanlar “aynı mahalleden” olmak aynı aileden olmak gibiydi. Mahallenin komşu teyzelerinden ya da amcalarından biri elinde fileyle sokağın başında göründüğünde, koşup elindeki yükü almak, evine kadar taşımak gurur verirdi çocuklara.

Mahallenin Kayserili bakkalı, mahallenin sucusu, mahallenin manavı, mahallenin kundura tamircisi, mahallenin berberi hatta mahallenin kızı… Mahallenin kızına başka mahalleden birinin yan gözle bakması bile kanına dokunurdu delikanlıların. Mahalle kavgaları olurdu bu sebeple.

Başçavuşlu olup da yolu Üçgen Kahveden geçmemiş bir delikanlı yoktur herhalde. Peş peşe çalınan üç keskin ıslık aralarında şifreydi, birbirleriyle haberleşmek için çalarlardı.

70’lerin başında çocukluktan çıkmıştık, birlikte tatile gider, Lunapark Aile Gazinosu eğlenceleri yapar, Gençlik Parkında çayı semaverle isterdik. “Love Story” hepimiz ağlatmıştı, bütün kızlar Ali MacGraw’a benzemiştik.

Ankara İl Radyosu dinlediğimiz yıllarda arabesk müzik çıktı karşımıza, posterler kapladı duvarları, sonra Arı Sinemasında George Baker Selection konseri, yer gök yıkıldı. 

Karınca Sinemasında seyrederdik filmleri, Kızılcahamam’a pikniğe gider, Papazın Bağında oyun oynar, AOÇ de köfte ekmek, kokoreç, dondurma yer, bira içer, Kulüp Feyman’da, Feyman’ın trompetini ve Osman Yağmurdereli’yi dinlerdik.

Başkent Gazinosunda Zeki Müren Seher Şeniz, peçeteye yazılan istek şarkılar, kemancının kucağında bayılan beyaz takım elbiseli Bülent Ersoy, Cem Karaca, Modern Folk Üçlüsü, İlhan İrem, kuzenimin orkestrası Başkent Set, nişanımdan sonra gittiğimiz Viski A Go Go, hafta sonları Panorama, Elegant, Talip Sineması.

Amerikan Pasajından alınırdı blue jeanler.

Yetmişlerde saçlar uzun, paçalar bol, gömlekler dardı.

Evlerde partiler yapılır, 45’lik, 33’lük plaklar, makaralı teypler çalınırdı.

Bizler aşklarını kolayına itiraf edemeyen, duyarlı bir nesildik ve Gencebay çıka geldiğinde, duygularımıza tercüman oldu.

O şarkıların üzerinden kırk yıl geçti ama belki de “mahalleli” olmayı hatırlattığından içimizi titretirler hala.

Annelerimiz Prenses Süreyya’nın hazin hikâyesini, Farah Diba’nın “topuzunu” Hayat ve Ses “mecmualarından” okuyup öğrendiler.

1960 ihtilalini, 1961 deki Menderes, Zorlu, Polatkan’ın idamlarını bu dergiler fotoğrafladı.

12 Mart 1971 muhtırası, Aslan, İnan ve Gezmiş’in idamları, sağ-sol olayları, üniversite yılları, Beytepe’nin tepesinde dolaşan helikopterler, “bitaraf olan bertaraf olur” diye biten bildiriler, merkez amfi forumları, Bahçeli Katliamı, 80 ihtilaline doğru giden süreç ve sonrasında 50 idam daha.

Hüzünlü bir gençlik sürecinin, çifte su verilmiş çocuklarıdır 78’liler.

Bölünmeler pek çok mahallenin üzerine kâbus gibi çöktü ancak ayrı fikirlere rağmen, Başçavuş çocukları “mahalleli” olmayı hiç bırakmadılar.

Yakamoz apartmanının önündeki duvar,  köşesindeki ağaç 80’li yılların başına kadar, mahallenin 30’a yakın çocuğunun hayallerini, aşklarını, sevinçlerini, hüzünlerini kucakladı. O çocuklar şimdilerde 50’lerini, 60’larını sürüyorlar, dört bir yana dağıldılar. Yolum Başçavuş’a düştüğünde mahallece saklambaç oynuyormuşuz gibi gelir bana.

Ümit Oran’da, Sevim Kuğuluda, Ercüment Antalya’da, Nejat Mersin’de, Hamiyet ve Haluk Kavaklıdere’de, Can Alanya’da, Selçuk ve Hilmi Bodrum’da, Macit Tandoğan’da, Saim İngiltere’de, Selçuk Paris’te, Melek İstanbul’da, Aydın Yenimahalle’de, Nuri Çankaya’da, Mehmet Esat’ta, Sami, Feryal, Zuhal, Ankara’da bir yerlerde ve bazılarımız da artık sadece gönlümüzde. 

“Hadi çocuklar, ‘Çanak çömlek patladı’ yerlerinizden çıkın, ebe yine benim” diye bağırsam gelirler mi acaba?”

Teşekkürler Hanım hemşehrim. Çok güzel bir nostalji yaşadık. Geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.