Bir zamanlar istediğin hayatın içindesin.
Ama hâlâ eksik hissediyorsun.
Dur. Bunu hızlıca geçme.
Çünkü mesele nankörlük değil.
Mesele… alışmak.
İnsan, en çok sahip olduğu şeylere alıştığında kaybeder.
Bir hedef koyarsın.
Ulaşırsın.
Sevinirsin.
Sonra… hiçbir şey olmamış gibi devam edersin.
Çünkü zihnin fısıldar: “Daha fazlası.”
Daha fazla para.
Daha fazla başarı.
Daha fazla ilgi.
Ve fark etmeden hayat, görünmez bir koşu bandına dönüşür.
Koşarsın… hızlanırsın… yorulursun…
Ama bir yere varamazsın.
Psikoloji buna “hedonik koşu bandı” diyor.
Ama bence adı daha net:
İnsanın kendi mutluluğuna alışması.
Bugün insanlar hiç olmadığı kadar çok şeye sahip. Ama hiç olmadığı kadar tatminsiz.
Çünkü biz artık sahip olmayı öğrendik… ama hissetmeyi unuttuk.
Yeni bir şey alıyoruz, birkaç gün mutlu oluyoruz.
Sonra o şey, hayatın sıradan bir parçası oluyor.
Ve o sıradanlık… en büyük boşluğa dönüşüyor.
Kimse bunu yüksek sesle söylemiyor ama gerçek şu:
Hayat zor olduğu için değil, alıştığımız için sıkıcı geliyor.
Peki çözüm ne? Daha fazlasını istemek mi? Hayır.
Çünkü “daha fazla” bu döngünün yakıtı.
Belki de ilk kez başka bir şey denemeliyiz: Durmak.
Gerçekten bakmak.
Elimizdekini fark etmek.
Çünkü mutluluk, çoğu zaman büyük anlarda değil…alışmayı reddettiğin küçük anlarda saklıdır.
Ve belki de asıl soru şu:
Koşuyor muyuz… yoksa sadece kaçıyor muyuz?
Kendimizden.
Yetersizlik hissinden.
Hiçbir zaman “yeterli” olmayacak o iç boşluktan.
Belki de mesele hayatı büyütmek değil… onu hissetmeyi yeniden öğrenmek.
Ve belki de en cesur karar şudur:
Koşmayı bırakmak.
Ve ilk kez gerçekten yaşamak.
