Bayramın ilk günü…
Eskiden daha erken uyanırdı insan.
Sadece güne değil, birbirine de…
Ütülü kıyafetlerin kokusu, mutfaktan gelen tatlı telaş, kapı önünde biriken ayakkabılar…
Bir evin içine sığmayacak kadar çok “birlik” vardı o zaman.
Şimdi…
Evler daha büyük, sofralar daha dolu, ama sanki içimiz biraz daha eksik.
Bir zamanlar bayram, takvimde bir gün değil; kalpte açılan bir kapıydı.
Kırgınlıkların sustuğu, küslüklerin utandığı, mesafelerin anlamını yitirdiği bir barış kapısı…
Şimdi kapılar hâlâ açılıyor belki ama insanlar içeri eskisi kadar girmiyor.
Birbirimize uğruyoruz ama dokunmuyoruz.
Soruyoruz ama gerçekten duymuyoruz.
Gülümsüyoruz ama içimizdeki o eski bayram sevinciyle değil…
Ve yine de…
İnsan, ne kadar değişirse değişsin, içinde bir yerde o eski bayram sabahını saklıyor.
Çünkü bayram dediğin şey, sadece geçmişte kalan bir hatıra değil…
İnsan isterse bugün de yeniden kurabilir o sofrayı.
Bir telefonla,
Bir kapıyı çalmakla,
Bir “gel” demekle…
Bayram bize şunu hatırlatır; hâlâ birbirimize yetişebiliriz.
Belki geç kaldık bazı şeylere,
Belki söyleyemedik, sarılamadık, affedemedik…
Ama hâlâ zamanımız var... belki de en çok bugün…
Ve bazen bir bayram sabahı, bir ömre sığmayan kırgınlıkları bile yumuşatmaya yeter.
O yüzden bugün… Mükemmel olmak zorunda değil hiçbir şey.
Sadece biraz daha içten, biraz daha yakın, biraz daha “biz” olsak yeter.
Çünkü bayram, kalabalık olmak değil…
Aynı kalpte buluşabilmektir.
Eksiklerimizle birlikte tamam olabildiğimiz,
Kalbinizin hafiflediği bir bayram diliyorum sevgili okur.
