O günler karanlık günler dünya gözünü Osmanlıya dikmiş, dillerinde ucuz bir lakap: "hasta adam"
Hasta adamın başkenti İstanbul işgal altında.
Ve bir çılgın çıkmış diyor ki: "Geldikleri gibi giderler"
Yetmiyor, sağda solda genelge yayınlayıp, arkasına halkı topluyor...
Halk ne olduğunu daha anlamamış durumda.
O çılgın; tam bağımsızlık diyor, vatan diyor, milletin azim ve kararı diyor ,ulusal egemenlik diyor...
Sahi bu çılgın ne yapmaya çalışıyor?
Bu durumu aklı pek sarmayanlar ise İstanbul hükümetini destekliyor. Onlar ne derse doğrudur diyor, şimdiye kadar onlar yönetmedi mi ki bu ülkeyi diyor...
Bir tek o çılgın her şeyin farkında. Artık bazı şeylerin miadının dolduğunu, Ankara'da bir hükümet kurarak anlatmak istiyor.
Eğer o çılgını biraz anlamaya çalışsalardı, muazzam bir satranç ustası olduğunu, bu ülkeyi ilmek ilmek işlediğini görürlerdi.
O çılgın Mustafa Kemal Atatürk...
Rüştünü sadece İstanbul hükümetine değil tüm dünyaya tanıtmış ve 23 Nisan 1920'de bir avuç Ankara halkıyla bugünlerin varlığını inşaa etmiştir.
Şah mat...
23 nisan 1920, günlerden cuma...
Normalde 22 Nisan 1920 perşembe günü açılacak olan Millet Meclisi Ankara müftüsü Rıfat Börekçi'nin cuma günü açılmasını teklifiyle 23 Nisan 1920 de Ankara'da açıldı.
O büyük gün Hacı Bayram Veli Camii'nde cuma namazı kıldıran Rıfat Börekçi, cuma namazından sonra cemaatini toplayıp Türkiye Büyük Millet Meclisi binasına gelmiştir.
Burada dualarla ve iyi dileklerle meclis açılmış, yani yeni Türk Devleti resmen kurulmuştur.
İşte o hain işgalci devletler geldikleri gibi giderler, yetmez o şanlı şerefli Türk Bayrağını selamlayarak giderler.
Atatürk 23 Nisan 1924'te Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılış tarihini bayram ilan etmiş ve 1929 yılında bu özel günü çocuklara armağan etmiştir.
Günümüzde tüm dünya çocuklarına ithaf edilen bu özel gün aslında Türk milletinin bağımsızlık günüydü.
Peki neden çocuklara armağan edildi?
Ülke, vatan toprağı ve halk o kadar çok, o kadar çok yıpranmıştı ki, Atatürk geleceğin ümidi ve emanetçisi olarak o çocukları görüyordu.
Onlara emanet etti ki küçük yaşta büyük sorumluluklar alarak büyüsünler. Bu ülkenin bir daha böyle kötü durumlara düşmesini engellesinler. Düşen ülkeyi tekrar ayağı kaldırmayı bilsinler, öğrensinler.
Peki Atatürk'ün istediği gibi oldu mu?
Daha 23 Nisan 2026 gelmeden Atatürk'ün o güvendiği çocuklar; aklı başında, zeki, hür, gelecek vaadeden, disiplinli, saygılı, çalışkan o çocuklar toprağın altına girdi.
Neden girdi?
O işgalci, saldırgan, acımasız güçlerin genç beyinlerimizi oyun adı altında, özgürlük adı altında, değer görme adı altında zehirlemesi yüzünden girdi...
Katliamı yapan da çocuktu, ölen de çocuktu...
Peki Atatürk hangisine bu bayramı armağan etti?
Toprak altına sığan ancak anaların babaların ve duyarlı insanların kalbine sığmayan o küçücük bedenlere, onlar gibi bu dünyaya sahip çıkmaya çalışan çocuklara armağan etti.
Atatürk de tam olarak sizden bunu bekliyordu çocuklar, eğer bir gün bu vatan somut olarak olsun soyut olarak olsun düşerse, sizler kaldıracaksınız.
Ve maalesef ki zihniyetimiz, ahlakımız, sevgimiz, saygımız çökmek üzere. Enkaz altnda kalmak yerine lütfen savaşalım.
Öğretmenlerimizle birlikte yol alalım.
Öğretmenlerimiz her daim sizin iyiliğinizi ister, onlar ki evlerinde birer anne, baba veya birer çocukturlar.
Sizleri en iyi onlar anlar.
Paylaşalım, sevgiyi de acıyı da paylaşalım ...
Bu kötü günlerin gölgesinde bir 23 Nisan...
Keşke hiç yaşanmasaydı...
