Çocukluğumdan aklımda kalan bir tekerlemeyle söze girmek istedim.
Hala söyleniyor mu bilmiyorum ama başlığı okuyan eskiler eminim cümleyi tamamlamıştır.
Yerli malı yurdun malı
Herkes onu kullanmalı
Ülkemizde 1946 yılından beri her yıl 12-19 Aralık haftası Yerli Malı Haftası olarak kutlanıyor.
Şimdilerde hala etkili bir kutlama programı var mıdır bilmiyorum ama özellikle ilkokullarda hafta boyunca çeşitli etkinlikler düzenlenirdi.
Okula yerli üretim gıda ürünleri getirilip her sınıfta tanıtımı yapılırdı. Dolayısıyla her çocuk ülkemizde üretilen meyve ve sebzeyi öğrenir hatta hangi yöreye ait olduğunu da bilirdi.
Hafta boyunca şiirler okunur, oyunlar oynanır ve yabancı ülkelerin ürünlerini tüketmek yerine kendi çiftçimizi ve üreticimizi desteklemenin önemi üzerinde durulurdu.
Bu haftanın bir diğer önemli yanı da tasarruf etme bilinciydi. Çocuklara kumbaralar dağıtılır, tasarruf etmenin, bütçe yapmanın önemi ve anlamı üzerine konuşulurdu. Bozulan, eskiyen, kırılan eşyaları atmak yerine onarmanın ve onları yeniden değerlendirmenin yolları öğretilirdi. Televizyon programlarında da bu konuya ağırlık verilir, pratik çözümler gösterilirdi.
O günlerde yükselen değer, yenisini almak değil eskiyenden bambaşka bir yeni ürün yaratma yeteneğiydi. Çünkü bu zekâ ve beceri isteyen ve daha zor olan yoldu.
Hafta vesilesiyle çocuklara yabancı ülkelere borçlanmak yerine, deyim yerindeyse; kendi yağımızda kavrulmanın değeri ve bilinci aşılanırdı.
Osmanlının son döneminde yaşamış ve son Osmanlı Padişahına rağmen ülkeyi düşman işgalinden, yıllarca savaşarak kurtarmak zorunda kalmış çileli bir neslin en önemsediği şeydi yerli malı üretim. Çünkü onlar epeydir yabancıların sömürgesi olmuş bir imparatorluğun bahtsız çocuklarıydı. Bunun ne değerli bir şey olduğunu yaşayarak öğrenmişlerdi.
Hatta bize Osmanlı’dan miras kalan bu kökleşmiş sömürü düzeninden kurtulmak için savaşmaları da yetmemiş, ülkeye çöken Levantenlerden ve kapitülasyonlarından kurtulmak için savaş sonrasında yıllarca her alanda uzun bir mücadele vermek gerekmişti.
Neredeyse 18.yüzyılın ilk yarısından itibaren ticaret yapma maskesi altında topraklarımıza gelip yerleşen bu yabancı azınlık, adeta ülkemizin kaynaklarına tırnaklarını geçirmişti ve bırakıp gitmemekte de kararlıydı. Savaşı kazanmış da olsak bu insanları topraklarımızdan göndermek yıllara yayılan uzun ve zor bir süreç olmuştu. Bugün hala özellikle İzmir’de yaşayan ve tekrar o eski düzeni özleyen ve bunu dile getirme cüreti gösteren torunlarının olduğunu görmek çok düşündürücü ve öfkelendirici bir durum.
Çoğunluğu İngiliz, Fransız ve İtalyan kökenli olan bu aileler asla Türklerle kaynaşmadılar ve Türkçe bile öğrenmeye gerek duymadan topraklarımızda her gün daha da zenginleşerek safahat içinde yaşayıp gittiler.
Kendi izole mahallerinde ve hayatlarında kendi ülkelerinin yaşam düzenini kurdular ve dayattılar. Sömürdükleri ülkenin insanlarına kibirle baktılar ve onlara efendileri gibi davrandılar. Her geçen gün Osmanlı Sarayı’nı borçlandırarak daha fazla ayrıcalık talep ettiler ve ne istedilerse hep aldılar. Levantenlerin ülkemizde yaptığı ticarette bize düşen hep onların hizmetçiliğini ve hamallığını yapmak olmuştu. Türkler yıllarca bu sömürgeci Levantenlerin hayatını uzaktan izlemekle ve onlara hizmet etmekle yetindi. Hatta Rumca bilmeyen bir Türk’e asla ne iş verdiler ne de alışveriş yaptılar.
Biliyorsunuz milletçe hepimiz Osmanlı ailesinin bıraktığı bu yüklü dış borcu 1950’li yılların ortalarına dek ödemek zorunda kalmıştık.
Tüm limanlarımız, madenlerimiz, demiryolu işletmelerimiz ve arazileriyle birlikte ne kadar ürün ve üretim tesisimiz varsa yok pahasına yabancılara verilmişti. Bunları geri almak ne yazık ki 30 Ağustos günü kazandığımız büyük zaferin doğal bir sonucu olmadı. Tümünü geri kazanmak için çok daha çetin bir savaş verilmişti.
Ülkeyi kurtaran ve Cumhuriyeti kuran başta Atatürk olmak üzere tüm bu kadroyu tekrar minnet ve saygıyla anmak istiyorum.
Ve şimdi sormak istiyorum; bu kadar zor kazandığımız bağımsızlığımızı ve kurtardığımız yeraltı ve yerüstü kaynaklarımızı tekrar neden yabancılara devrediyoruz?
Ne oldu çocukken okulda edindiğimiz “yerli malı yurdun malı” bilincine?
Hatta nedir bu tüketim çılgınlığı? Alışveriş merkezlerinde bir ürünü satın alabilmek için birbirini paralayan insanlar çocukken Yerli Malı Haftası kutlamamış mıydı?
İhtiyacımız olmayanı da almak ve istiflemek bağımlılığımızın kökeninde ne var?
Biz bu kadar zavallı ve köksüz bir toplum muyuz ki daha fazla, daha çok, en çok ve en büyük olanı isteme görgüsüzlüğüne teslim olduk.
Sahip olma çılgınlığının bir sonu var mı?
Biz ne zaman ve nasıl özümüze döneriz? Sahip olduklarımızın değerini ne zaman anlarız?
Ne olursa akıllanırız?
Tekrar Vatan elden gidince mi?
