Başım Dağ Saçlarım Kardır
2 Nisan 1948 günü kaybettiğimiz Sabahattin Ali (1907-1948) ölümünden 7 ay sonra Kırklareli’nin Sazağa Köyü yakınlarındaki kayalık bir alanda bulunmuştu. Naaşı ise otopsi için elden ele dolaşırken kaybolan yazarın, bugün hâlâ bir mezarı bile yoktur. Kızı Prof Dr Filiz Ali, yıllar sonra bölgeye giderek babasının bulunduğu yerin yakınındaki bir kayanın üzerine, aşağıdaki mısrasından bir bölümün yazılı olduğu bir mermeri yerleştirir. Yazar için her yıl aynı gün, bu temsili mezarı başında bir anma toplantısı yapılmaktadır.
“Başım dağ, saçlarım kardır
Deli rüzgârlarım vardır
Ovalar bana çok dardır
Şehirler bana bir tuzak
Uzak olun benden uzak
Benim meskenim dağlardır dağlar“
Bugün köşemde sözü, aynı zamanda gazetemizin de eski yazarlarından biri olan Sabahattin Ali’ye bırakmak istiyorum.
Bundan 78 yıl önce faili meçhul bir cinayete kurban verdiğimiz yazarımız, kısa süre sonra öldürüleceğini bilmeden bakın neler yazmış. Yıllar önce köşesinde paylaştığı gazete ve dergi yazılarından halka ve muhataplarına nasıl seslenmiş görelim istedim.
Alıntı yaptığım bazı yazılarının tarihlerine iki kez bakmak ihtiyacı duydum. Çünkü o kadar günceldi ki hayret ettim.
Markopaşa / 10 Şubat 1947
Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş üç beş kişinin çıkarına değil, bu topraklarda yaşayan milyonların yararına olsun. Herhangi bir karar alınırken, iş ortağı tüccar, ahbap milyoner değil, bu kararların altında beli bükülen, çoluk çocuk inleyen yığınlar göz önüne alınsın.
Biz istiyoruz ki, bu topraklar üzerinde yaşayan insanlar kafalarındaki fikirlerden dolayı değil, bu vatan için yaptıklarından ve yapmadıklarından dolayı hesap versin. Bunlar incelenirken de koltuğuna alışmış beş on hazır yiyicinin çıkarı, keyfi değil, milletin hayrı düşünülsün.
Biz istiyoruz ki, bu topraklar ve onun üzerinde yaşayan insanlar, hiçbir yabancı devletin oyuncağı olmasın. Bir karış toprağımıza, bir tek vatandaşımıza göz dikilmesin. İster jandarmaya, ister paraya güvenip, ister dost düşman görünerek, bu topraklarda kendi çıkarını gözetenlere yüz verilmesin.
Biz, şunun bunun kölesi olmak değil, milletin selâmetini sağlayacak yolları özgürce seçebilmek istiyoruz.
İşte biz sadece bunları istiyor ve söylüyoruz.
Eğer böyle düşünmek ve bunları istemek bir suçsa, haber versinler, bu suçu işlemekten vazgeçelim.
Yok değilse, o zaman bize sinsi yollardan kahpece vurmayı bıraksınlar. Çünkü namuslu insanlar, bu kirli yollardan gitmeye gerek görmez ve tenezzül etmezler.
Markopaşa / 17 Mart 1947
Geçenlerde vefat eden değerli bir Yargıtay başsavcısı şöyle demişti.
“Bir memleketin ordusu bozuk olabilir, harp çıkmadıkça bu anlaşılmaz. Maarifi bozuk olabilir, iki nesil geçmedikçe bu da anlaşılmaz. Ekonomisi bozuksa millet yıllarca ve yıllarca sefalet içinde günden güne sürüklenir. Ama bir memlekette adalet bozulursa, halk adalete inanmamaya başlarsa, anarşi ve suç hemen baş gösterir. Ahali kendi hakkını kendisi aramaya başlar. İşte bu toplum hızla dağılmaya, çökmeye başlar.“
Neyse ki biz henüz bu halde değiliz. Memleketimizde hâlâ kanunlar dışında hiçbir yerden emir almayan hâkimlerimiz vardır.
Halk düşmanları, kendileri için tehlike saydıkları adaletin de elini kolunu bağlamaya, onu da kendilerine uşak yapmaya çalışıyorlar.
Ama inanıyoruz ki bu memlekette hâlâ adalet var. Namuslu insanların nefes alabildikleri tek yer işte bu adalettir. Bu adalet mevcut oldukça memleketin istikbalinden umudumuzu kesmiyoruz.
Markopaşa / 18 Aralık 1946
Biz Vatanımızın istikbali üzerine en küçük bir gölge düşmesin, bağımsızlık anlayışımız Atatürk’ün yolundan ayrılmasın dediğimiz için mi bizim için “kökü dışarda” deniyor?
Binbir hileli yoldan bağrımıza kadar sokulup, bizi tekrar sömürgeliğe sürüklemek isteyen, sömürgeci yabancı sermayeye karşı uyanık olalım dediğimiz için mi bize “kökü dışarda” deniyor?
Biz bu yabancı devletleri övmediğimiz, yerden yere vurduğumuz için mi kökümüz dışarda oluyor?
Bu satırların yazarı, kalemini, fikirlerini satmadığı için birçok kahra uğratılmıştır. Bana bunları söyleyen o milletvekili gibilerin gözünde nimet sayılan birçok şeyi tepmiştir.
En kutsal vazifemiz olan askerlik hizmetini bile yapmamış olan ve gözü her daim üst mevkilerde olan bu vekilin, kendini ispat için daha temiz bir yol seçmesi doğru olmaz mıydı?
Siyasi hırsları bir insanı, başkalarının onuruna dil uzatacak kadar alçaltmalı mıdır? Ayıp değil midir?
Ali Baba / 9 Aralık 1947
Bu memlekette hüküm yürütenler bizi sevmiyorlar. Sevmezler.
Onlar Atıf İnan’ı sever. O Atıf İnan ki, milleti görülmemiş sıkıntılara sokan, fakir fukarayı açlığa, sefilliğe mahkûm eden 7 Eylül kararlarını, sırf kendisinin ve ortaklarının kesesini doldurmak için kullanmıştır.
Onlar Edremit Belediye Başkanı’nı severler. O Başkan ki, millet aşına damla yağ bulamazken, yağ ihalesinde dalavere yapıp zenginleşmiştir.
Onlar halkı susturmak için baskı yapan, seçime hile karıştıran, sandık başlarında adam bıçaklayanları, halkın sırtına binen Senirkent jandarmalarını severler.
Onlar bu millet trahomdan, sıtmadan, veremden kırılırken yabancı memleketlerde sefa süren kodamanları, zor günü fırsat bilip milyonlar kazanan fırsatçıları severler.
Bunların kusurlarını örter, affeder, ihya ederler.
Biz ki ömrümüzü, halka bu gerçekleri anlatmak, halkın bağımsız ve müreffeh yaşamasını sağlamak için harcıyoruz. Bizi nasıl sevsinler?
Bizi bu halk sevsin, bize o yeter!
Sevgili okuyucu, Sabahattin Ali bugün pek çok kişi tarafından etkileyici romanları ve hikâyeleriyle tanınır. Ki o romanlar ve hikâyelerdir ki birçoğu dizi ve filmlere de aktarılmıştır. Samimi bir dille ve çoğunu hapishane günlerinde kaleme aldığı şiirlerini ise bestelenmese idi belki de çok kişi duymamış olabilirdi.
Oysa türlü baskı, tehdit ve imkânsızlığa rağmen çıkardığı gazeteler ve dergilerde sürdürdüğü basın macerası pek bilinmeyen ve tam anlamıyla trajik bir dönemidir. Onun kısacık fakat onurlu hayat hikâyesi ve köşe yazıları neredeyse “sebebi belirsiz” sayılmış cinayetine de ışık tutmaktadır.
Sabahattin Ali, insandan yana yaralı fakat yine de insanlardan umudunu yitirmemiş müstesna bir kişilikti. Yazıma yine O’ndan, kalbe dokunan bir alıntıyla son vermek istiyorum.
“İsteseler canımı vereceğim birçok insanı hayatımdan çıkardım. Yokluklarına üzülmek, yaptıklarına üzülmekten daha az acı vericiydi.”
