İNCİ GÜÇLÜER-Mimar
Köşe Yazarı
İNCİ GÜÇLÜER-Mimar
 

6 Şubat 2023

Yaşanan her felakette benzer bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz: Hayatımız altüst oluyor. Fakat 6 Şubat depremleri özelinde konuşmak gerekirse, o günden sonra bu ülkede hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Toplumsal bir travma yaşadık. Çok sayıda insan yaşamını, sevdiklerini, evini ve hatta bütün mülkünü bir gecede kaybetti. Ve sonrasında yaşananlar, yurdun her bölgesinden vatandaşları panik ve endişeye sevk etti. İçine düştüğümüz duygu durumu, âdeta bir “Deprem Depresyonu” gibi aylarca bütün ülkeyi saran bir pandemi olmuştu. Olay öyle vahim, kayıp öyle büyüktü ki bir anda hepimiz için hayat anlamsızlaştı. Yaşama sevincimizin, umudun ve neşenin yok olduğu günlerdi. Hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimizden. Hatırlayın. Bölgeye uzak illerde yaşayan bizler, âdeta yemekten, içmekten, uyumaktan bile utandık o günlerde. Geçmişte birçok deprem yaşadık, deneyimliyiz. Fakat bu kadar yaygın bölgesel bir depremi ilk kez yaşamıştık. Şaşkındık ve dehşet içindeydik. Bir şey daha ilkti ve garipti: Bir gün arayla aynı şiddette ve aynı bölgede iki büyük deprem oldu. Uzmanlara göre, şiddetli depremlerin ardından düşük şiddette artçılar olması normaldi. Fakat öğrendik ki, ardarda aynı şiddette iki büyük deprem vakası, tarihte kayıtlı değildi. İşte bu çok düşündürücüydü. Deprem sanki ilkinde hedefini şaşırmış, dokuz saat sonra tekrar denemiş gibiydi. Bu ikinci depremde Hatay, deyim yerindeyse yerle bir oldu. *** 6 Şubat 2023 tarihi tam anlamıyla ülkede bir milat oldu. O gün olağanüstü bir felâket yaşandığı çok belliydi. Fakat aynı gün gelen haberler, durumun biraz garip olduğunu düşündürmeye başladı. Deprem bölgesine nedense bir türlü müdahale edilmiyordu. Yetkililer ivedilikle bölgeye gitmekten imtina ediyorlardı. Binlerce yıllık devlet geleneği olan bir ülkede, o gün ve ertesi günlerde de bu akıl tutulması devam etti. Hiç umulmadık şeyler birbiri ardına yaşandı. Biz ise dehşet ve çaresizlik içinde, olan biteni anlayabilmek için TV yayınlarına kilitlendik. *** Onca acının, şaşkınlığın ve imdat çığlığının ortasında birdenbire üç tip insan modeli ortaya çıktı. Birincisi, felâketle mücadele etmek yerine yok saymaya, örtbas etmeye, sıyrılmaya çalışanlar. İkincisi canını, canânını kurtarmaya çalışan, çırpınarak ortalıkta koşuşturan acılı insanlar. Üçüncüsü de bu karmaşayı fırsat bilip, ortamdan faydalanmaya çalışan sırtlanlar. Birincisi ne yazık ki en nüfuzlu ve güçlü gruptu. Kimi kamu görevlileri, devlet adamları, müteahhitler, liyâkatsız meslek çalışanları, emlâk zenginleri vs. İkincisi elbette biziz. Hemen her felaketin sonunda kaderiyle başbaşa kalan halk. Yani bu mülkün, ülkenin asıl sahipleri. Üçüncüsü ise yağmacı, hırsız, insan kaçakçısı, organ mafyası, fırsatçı, sapık, paragöz bir güruh. Ve hatta daha akla hayale gelmeyecek birçok kötü niyetlerle her yerden felâketin yaşandığı ortama akan bir iblis grubu. Son büyük depremlere, gecenin bir saatinde yatağında uykudayken yakalandı insanlar. Sonrasında ise en büyük kötülüğü, en çok hangi gruptan gördü doğrusu bir türlü emin olamıyorum. *** Olayın üzerinden üç yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ yüzlerce soru var cevapsız bırakılan. Neden yardım hemen aynı gün organize edilmedi? Neyi, neden bekledik? Neden asker ve polis bölgeye derhal gitmedi? Oysa hem arama kurtarma çalışmaları ve hem de bölgeyi kötü niyetli insanlardan korumak için bu elzemdi. Neden insanların feryatları duyulurken arama kurtarma ekipleri acilen işe başlatılmadı? Neden hâlâ canlı insana ulaşma umudu varken, arama kurtarma çalışması yerine apar topar enkaz kaldırma çalışması başlatıldı? Neden enkaz altında sıkıştığı yerde, bir umutla kurtarılmayı bekleyen insanların, dışarıyla tek bağlantısı olan internet yavaşlatıldı? Bu insanlar neden ölüme terk edildi? Neden gerekli deliller toplanmadan, bina enkazları apar topar kaldırılıp ortamdan uzaklaştırıldı? Neden sapasağlam ve hasarsız tek katlı kimi kamu binalarında hızlıca yıkım işlemi yapıldı? Ve hatta arşivleri apar topar yakıldı, yok edildi? Hem de o vinç ve ekiplere başka yerlerde acilen ihtiyaç varken… Yıkılmış binalara ait tarafsız devlet üniversiteleri ve kurumlardan alınmış bilirkişi raporları mevcut iken neden tekraren ve kimlere bilirkişi raporları ısmarlandı? Neden yıkılan binaların yapımı ve tadilatı ile ilgili kusuru bulunanlar itirazlara rağmen tutuklu yargılanmadı ve yurt dışına kaçmalarına göz yumuldu? Neden ölü sayısına dair şüpheli rakamlar kamuoyuna açıklandı? Sözgelimi yıkılan bina sayısı bile 500.000’in üzerindeyken ölü sayısı sadece 50.000 olarak açıklandı. Oysa deprem sabaha karşı herkesi yatağında yakalamıştı. Kimse çarşıda, pazarda, parkta değildi. Kayıp onlarca çocuk, bebek ve insanımız nerede? Enkazdan çıkmayan onlarca insanımızın âkıbetleri neden araştırılmadı? Neden TBMM bu konuda verilen önergeleri işleme koymadı? *** Yapılan röportajlardan ve araştırmalardan mağdurların yaşadıklarını öğrendik, kahrolduk. Görünen o ki, bazı mağdurların aileleri, tıpkı kaybettikleri canlar gibi onlar için verdikleri hukuk mücadelesini de kaybetmekteler. Bazıları enkazdan delil toplayabilmek için tek başına çırpınmış. Elleriyle kazmış. Hâlâ yaşam umudu varken, apar topar enkaz kaldırılmasın diye kepçe operatörüyle tek başına mücadele etmek zorunda kalanlar olmuş. Kötü niyetli insanlara karşı gece gündüz enkazda nöbet tutanlar olmuş. Yıkılan kimi binalar için mağdur yakınlarınca yetkililerden ısrarla teknik inceleme talep edilmiş.  Ancak gittiği söylenen ekipte ne mimar ne mühendis imzası var. Tutanak yok, fotoğraf yok. Hatta gittikleri bile şaibeli. Daha da can yakıcı olan tesbit şu ki; ölenlerin çoğu deprem yüzünden ölmemiş. En küçük bir yara bere izi bulunamamış vücutlarında. Sıkıştıkları yerde kıpırdayamadıkları için olaydan günler sonra ve sadece açlıktan, susuzluktan veya soğuktan donarak ölmüşler. Çoğunun telefonlarında yüzlerce imdat mesajı vardı. Ki o günlerde bu mesajların hiçbiri kimseye ulaşamadı. Çünkü o sırada tüm ülkede internet yavaşlatılmıştı. Neden? Neden? Hatırlayın, o günlerde sosyal medyada tepkiler çığ gibi büyümüştü. Halk bu akıl tutulmasının nedenlerini sorguluyordu. Yapılan yanlış uygulamaları tartışıyordu. Sonra birden “internette bant daraltması” yapılmıştı. Neden? Neden? *** Birçok aile, ardında hiç kimse kalmaksızın yok oldu. Hayatta kalanların bir kısmı başka illere göç etmek zorunda kaldı. Bazılarının ise sadece bebekleri, çocukları sağ kurtulabildi. Şimdi kimsesiz bir hayatın içinde üç yıldır nerede, ne yapıyorlar acaba? Ana sütü gibi helâl tapulu mülkleri, yıkılan evleri, arsaları şimdi kimin mülkü oldu? Mülkler deprem bahanesiyle el mi değiştirdi? Kimi insanlar da sakat kalarak kurtulabildi. Sonrasını hastanelerde ve ardı ardına operasyonlarla geçirmişler. Para yok, pul yok, borç içindeler ama yine de şükrediyorlar. Gülümsemeye çalışıyorlar. Evsiz, eşyasız, işsiz ve kimsesiz yüzbinlerce insan o tarihten sonra 21 m2 bir konteynerde yaşama tutunmaya çalıştı. Bugün hâlâ aynı durumda olan binlerce insan var. Tabii her daim susuzluk, tuvalet ve diğer temel ihtiyaçların eksikliği ile mücadele ettiler. Konutlarının, işyerlerinin depremde yıkılmasından bu insanların hiçbiri suçlu veya sorumlu değil. Devletin ivedilikle vatandaşına sahip çıkıp yaralarını sarması gerekmez miydi?   Etkili imar yasası değişikliği ile tekrarı yaşanmasın diye önlem alınması gerekmez miydi? Oysa Devlet, o günlerde ücretsiz Kızılay çadırı bile dağıtamadı. Ve günler sonra bu Devlet Kurumu, bölgeye yardıma koşan hayırseverlere zaten milletin olan bu çadırları para karşılığında verdi. Unutulmazımız oldu. Hatırlayın. Deprem vergileri adı altında, yıllardır toplanan milyarlarca liranın deprem hazırlığı için harcanmadığı ortaya çıktı. Halbuki ’99 depreminin ardından, 2000 yılında o zor koşullarda bile hazırlanıp her mahalleye birer tane gönderilen deprem konteynerleri adeta buharlaşmıştı. Oysa o konteynerlerin içinde kazma kürekten, iğne ipliğe ve gıda ürünlerine kadar bir âfet anında acil ihtiyaç duyulacak her şey mevcuttu. Depremin yaşandığı bölgede, günlerce insanlar bir kazma, bir kürek bulabilmek için çaresizlik içinde sağa sola koşturdular. Kendi imkânlarıyla enkazdan can kurtarmanın derdine düşmüşlerdi. Hatırlayın. Devlet ne için, kim için kurulur? Devleti temsil eden her kişi ve kurum bu millete hizmet vermek için ve bizzat millet tarafından görevlendirilmiş değil midir? Onlara ödenen o yüklü maaşları kimin ödediğini sanıyorsunuz? Seçim öncesi hükümet tarafından depremzedelere verilen sözlerin tutulması beklendi. Sadece bir yıl içinde 650.000 konut yapılıp teslim edileceği söylenmişti seçim meydanlarında. Hatırlayın. Bugün üç yıl sonra bile hâlâ konteynerde yaşayan deprem mağdurları var. Oysa hükümet görevlilerimiz, vekillerimiz hiç değilse üç ay maaş almasa ve bu miktar bu bütçeye aktarılsaydı belki çoğu depremzede çoktan bu sefaletten kurtulmuş olacaktı. Yapılmadı. Bunun yerine zaten geçim derdinde olan vatandaşlara IBAN verilip bağış istendi. Hatırlayın. *** Geçen zaman içinde çoğu depremzedenin psikolojisi bozulmuş. Çoğu aile bu süreçte dağılmış, boşanmış ya da boşanma davası sürüyor. Çocukların ise artan bir şiddet eğilimi içinde olduğu gözlenmiş. Evleri yok, işleri yok, aile bağları kopmuş. Elbette çok öfkeliler ve çaresizler. Birçok depremzede artık yardım istemekten ve durumlarını anlatmaktan bile vazgeçmiş. *** Deprem bölgesinden iyi bir haber var mı diye çok araştırdım. Neyse ki hâlâ umudunu ve coşkusunu yitirmeyen çocukların cıvıltısı vardı. Onlar o ortamda bile hâlâ oyunlar oynayıp, ebeveynlerinin aksine gülümsüyorlardı. Benim anladığım, şimdilik bununla yetinmek zorunda olduğumuz.     Biz başımıza gelenlerden ders alamayan bir millet değiliz aslında. Galiba bizim içimizde iyi insan, erdemli insan az. Sadece âfetlerde değil, yaşadığımız her sorunun temelinde işte bu toplumsal yara var sanıyorum. Yanılıyor olmayı dileyerek bitirmek istiyorum. Dilerim ki ülkemde iyiler çoğalsın ve ahlâk yeniden töremiz olsun.  
Ekleme Tarihi: 04 Şubat 2026 -Çarşamba

6 Şubat 2023

Yaşanan her felakette benzer bir sonuçla karşı karşıya kalıyoruz: Hayatımız altüst oluyor.

Fakat 6 Şubat depremleri özelinde konuşmak gerekirse, o günden sonra bu ülkede hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Toplumsal bir travma yaşadık.

Çok sayıda insan yaşamını, sevdiklerini, evini ve hatta bütün mülkünü bir gecede kaybetti.

Ve sonrasında yaşananlar, yurdun her bölgesinden vatandaşları panik ve endişeye sevk etti.

İçine düştüğümüz duygu durumu, âdeta bir “Deprem Depresyonu” gibi aylarca bütün ülkeyi saran bir pandemi olmuştu.

Olay öyle vahim, kayıp öyle büyüktü ki bir anda hepimiz için hayat anlamsızlaştı.

Yaşama sevincimizin, umudun ve neşenin yok olduğu günlerdi. Hiçbir şey yapmak gelmiyordu içimizden. Hatırlayın.

Bölgeye uzak illerde yaşayan bizler, âdeta yemekten, içmekten, uyumaktan bile utandık o günlerde.

Geçmişte birçok deprem yaşadık, deneyimliyiz. Fakat bu kadar yaygın bölgesel bir depremi ilk kez yaşamıştık. Şaşkındık ve dehşet içindeydik.

Bir şey daha ilkti ve garipti: Bir gün arayla aynı şiddette ve aynı bölgede iki büyük deprem oldu.

Uzmanlara göre, şiddetli depremlerin ardından düşük şiddette artçılar olması normaldi.

Fakat öğrendik ki, ardarda aynı şiddette iki büyük deprem vakası, tarihte kayıtlı değildi.

İşte bu çok düşündürücüydü. Deprem sanki ilkinde hedefini şaşırmış, dokuz saat sonra tekrar denemiş gibiydi. Bu ikinci depremde Hatay, deyim yerindeyse yerle bir oldu.

***

6 Şubat 2023 tarihi tam anlamıyla ülkede bir milat oldu.

O gün olağanüstü bir felâket yaşandığı çok belliydi.

Fakat aynı gün gelen haberler, durumun biraz garip olduğunu düşündürmeye başladı.

Deprem bölgesine nedense bir türlü müdahale edilmiyordu. Yetkililer ivedilikle bölgeye gitmekten imtina ediyorlardı.

Binlerce yıllık devlet geleneği olan bir ülkede, o gün ve ertesi günlerde de bu akıl tutulması devam etti. Hiç umulmadık şeyler birbiri ardına yaşandı.

Biz ise dehşet ve çaresizlik içinde, olan biteni anlayabilmek için TV yayınlarına kilitlendik.

***

Onca acının, şaşkınlığın ve imdat çığlığının ortasında birdenbire üç tip insan modeli ortaya çıktı.

Birincisi, felâketle mücadele etmek yerine yok saymaya, örtbas etmeye, sıyrılmaya çalışanlar.

İkincisi canını, canânını kurtarmaya çalışan, çırpınarak ortalıkta koşuşturan acılı insanlar.

Üçüncüsü de bu karmaşayı fırsat bilip, ortamdan faydalanmaya çalışan sırtlanlar.

Birincisi ne yazık ki en nüfuzlu ve güçlü gruptu.

Kimi kamu görevlileri, devlet adamları, müteahhitler, liyâkatsız meslek çalışanları, emlâk zenginleri vs.

İkincisi elbette biziz. Hemen her felaketin sonunda kaderiyle başbaşa kalan halk.

Yani bu mülkün, ülkenin asıl sahipleri.

Üçüncüsü ise yağmacı, hırsız, insan kaçakçısı, organ mafyası, fırsatçı, sapık, paragöz bir güruh.

Ve hatta daha akla hayale gelmeyecek birçok kötü niyetlerle her yerden felâketin yaşandığı ortama akan bir iblis grubu.

Son büyük depremlere, gecenin bir saatinde yatağında uykudayken yakalandı insanlar.

Sonrasında ise en büyük kötülüğü, en çok hangi gruptan gördü doğrusu bir türlü emin olamıyorum.

***

Olayın üzerinden üç yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ yüzlerce soru var cevapsız bırakılan.

Neden yardım hemen aynı gün organize edilmedi? Neyi, neden bekledik?

Neden asker ve polis bölgeye derhal gitmedi? Oysa hem arama kurtarma çalışmaları ve hem de bölgeyi kötü niyetli insanlardan korumak için bu elzemdi.

Neden insanların feryatları duyulurken arama kurtarma ekipleri acilen işe başlatılmadı?

Neden hâlâ canlı insana ulaşma umudu varken, arama kurtarma çalışması yerine apar topar enkaz kaldırma çalışması başlatıldı?

Neden enkaz altında sıkıştığı yerde, bir umutla kurtarılmayı bekleyen insanların, dışarıyla tek bağlantısı olan internet yavaşlatıldı? Bu insanlar neden ölüme terk edildi?

Neden gerekli deliller toplanmadan, bina enkazları apar topar kaldırılıp ortamdan uzaklaştırıldı?

Neden sapasağlam ve hasarsız tek katlı kimi kamu binalarında hızlıca yıkım işlemi yapıldı? Ve hatta arşivleri apar topar yakıldı, yok edildi? Hem de o vinç ve ekiplere başka yerlerde acilen ihtiyaç varken…

Yıkılmış binalara ait tarafsız devlet üniversiteleri ve kurumlardan alınmış bilirkişi raporları mevcut iken neden tekraren ve kimlere bilirkişi raporları ısmarlandı?

Neden yıkılan binaların yapımı ve tadilatı ile ilgili kusuru bulunanlar itirazlara rağmen tutuklu yargılanmadı ve yurt dışına kaçmalarına göz yumuldu?

Neden ölü sayısına dair şüpheli rakamlar kamuoyuna açıklandı? Sözgelimi yıkılan bina sayısı bile 500.000’in üzerindeyken ölü sayısı sadece 50.000 olarak açıklandı. Oysa deprem sabaha karşı herkesi yatağında yakalamıştı. Kimse çarşıda, pazarda, parkta değildi.

Kayıp onlarca çocuk, bebek ve insanımız nerede? Enkazdan çıkmayan onlarca insanımızın âkıbetleri neden araştırılmadı? Neden TBMM bu konuda verilen önergeleri işleme koymadı?

***

Yapılan röportajlardan ve araştırmalardan mağdurların yaşadıklarını öğrendik, kahrolduk.

Görünen o ki, bazı mağdurların aileleri, tıpkı kaybettikleri canlar gibi onlar için verdikleri hukuk mücadelesini de kaybetmekteler.

Bazıları enkazdan delil toplayabilmek için tek başına çırpınmış. Elleriyle kazmış.

Hâlâ yaşam umudu varken, apar topar enkaz kaldırılmasın diye kepçe operatörüyle tek başına mücadele etmek zorunda kalanlar olmuş. Kötü niyetli insanlara karşı gece gündüz enkazda nöbet tutanlar olmuş.

Yıkılan kimi binalar için mağdur yakınlarınca yetkililerden ısrarla teknik inceleme talep edilmiş.  Ancak gittiği söylenen ekipte ne mimar ne mühendis imzası var. Tutanak yok, fotoğraf yok. Hatta gittikleri bile şaibeli.

Daha da can yakıcı olan tesbit şu ki; ölenlerin çoğu deprem yüzünden ölmemiş. En küçük bir yara bere izi bulunamamış vücutlarında.

Sıkıştıkları yerde kıpırdayamadıkları için olaydan günler sonra ve sadece açlıktan, susuzluktan veya soğuktan donarak ölmüşler.

Çoğunun telefonlarında yüzlerce imdat mesajı vardı. Ki o günlerde bu mesajların hiçbiri kimseye ulaşamadı. Çünkü o sırada tüm ülkede internet yavaşlatılmıştı.

Neden? Neden?

Hatırlayın, o günlerde sosyal medyada tepkiler çığ gibi büyümüştü. Halk bu akıl tutulmasının nedenlerini sorguluyordu. Yapılan yanlış uygulamaları tartışıyordu. Sonra birden “internette bant daraltması” yapılmıştı. Neden? Neden?

***

Birçok aile, ardında hiç kimse kalmaksızın yok oldu. Hayatta kalanların bir kısmı başka illere göç etmek zorunda kaldı.

Bazılarının ise sadece bebekleri, çocukları sağ kurtulabildi.

Şimdi kimsesiz bir hayatın içinde üç yıldır nerede, ne yapıyorlar acaba?

Ana sütü gibi helâl tapulu mülkleri, yıkılan evleri, arsaları şimdi kimin mülkü oldu?

Mülkler deprem bahanesiyle el mi değiştirdi?

Kimi insanlar da sakat kalarak kurtulabildi.

Sonrasını hastanelerde ve ardı ardına operasyonlarla geçirmişler.

Para yok, pul yok, borç içindeler ama yine de şükrediyorlar. Gülümsemeye çalışıyorlar.

Evsiz, eşyasız, işsiz ve kimsesiz yüzbinlerce insan o tarihten sonra 21 m2 bir konteynerde yaşama tutunmaya çalıştı. Bugün hâlâ aynı durumda olan binlerce insan var.

Tabii her daim susuzluk, tuvalet ve diğer temel ihtiyaçların eksikliği ile mücadele ettiler.

Konutlarının, işyerlerinin depremde yıkılmasından bu insanların hiçbiri suçlu veya sorumlu değil.

Devletin ivedilikle vatandaşına sahip çıkıp yaralarını sarması gerekmez miydi?  

Etkili imar yasası değişikliği ile tekrarı yaşanmasın diye önlem alınması gerekmez miydi?

Oysa Devlet, o günlerde ücretsiz Kızılay çadırı bile dağıtamadı. Ve günler sonra bu Devlet Kurumu, bölgeye yardıma koşan hayırseverlere zaten milletin olan bu çadırları para karşılığında verdi. Unutulmazımız oldu. Hatırlayın.

Deprem vergileri adı altında, yıllardır toplanan milyarlarca liranın deprem hazırlığı için harcanmadığı ortaya çıktı. Halbuki ’99 depreminin ardından, 2000 yılında o zor koşullarda bile hazırlanıp her mahalleye birer tane gönderilen deprem konteynerleri adeta buharlaşmıştı. Oysa o konteynerlerin içinde kazma kürekten, iğne ipliğe ve gıda ürünlerine kadar bir âfet anında acil ihtiyaç duyulacak her şey mevcuttu.

Depremin yaşandığı bölgede, günlerce insanlar bir kazma, bir kürek bulabilmek için çaresizlik içinde sağa sola koşturdular. Kendi imkânlarıyla enkazdan can kurtarmanın derdine düşmüşlerdi. Hatırlayın.

Devlet ne için, kim için kurulur? Devleti temsil eden her kişi ve kurum bu millete hizmet vermek için ve bizzat millet tarafından görevlendirilmiş değil midir? Onlara ödenen o yüklü maaşları kimin ödediğini sanıyorsunuz?

Seçim öncesi hükümet tarafından depremzedelere verilen sözlerin tutulması beklendi.

Sadece bir yıl içinde 650.000 konut yapılıp teslim edileceği söylenmişti seçim meydanlarında. Hatırlayın. Bugün üç yıl sonra bile hâlâ konteynerde yaşayan deprem mağdurları var.

Oysa hükümet görevlilerimiz, vekillerimiz hiç değilse üç ay maaş almasa ve bu miktar bu bütçeye aktarılsaydı belki çoğu depremzede çoktan bu sefaletten kurtulmuş olacaktı. Yapılmadı. Bunun yerine zaten geçim derdinde olan vatandaşlara IBAN verilip bağış istendi. Hatırlayın.

***

Geçen zaman içinde çoğu depremzedenin psikolojisi bozulmuş.

Çoğu aile bu süreçte dağılmış, boşanmış ya da boşanma davası sürüyor.

Çocukların ise artan bir şiddet eğilimi içinde olduğu gözlenmiş.

Evleri yok, işleri yok, aile bağları kopmuş. Elbette çok öfkeliler ve çaresizler.

Birçok depremzede artık yardım istemekten ve durumlarını anlatmaktan bile vazgeçmiş.

***

Deprem bölgesinden iyi bir haber var mı diye çok araştırdım.

Neyse ki hâlâ umudunu ve coşkusunu yitirmeyen çocukların cıvıltısı vardı.

Onlar o ortamda bile hâlâ oyunlar oynayıp, ebeveynlerinin aksine gülümsüyorlardı.

Benim anladığım, şimdilik bununla yetinmek zorunda olduğumuz.    

Biz başımıza gelenlerden ders alamayan bir millet değiliz aslında.

Galiba bizim içimizde iyi insan, erdemli insan az.

Sadece âfetlerde değil, yaşadığımız her sorunun temelinde işte bu toplumsal yara var sanıyorum.

Yanılıyor olmayı dileyerek bitirmek istiyorum.

Dilerim ki ülkemde iyiler çoğalsın ve ahlâk yeniden töremiz olsun.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.