İNCİ GÜÇLÜER-Mimar
Köşe Yazarı
İNCİ GÜÇLÜER-Mimar
 

Yalan Dünya

Bundan yıllar önce Türkiye’ye yükseköğrenim için gelen bir grup genç ile sokak röportajı yapılır. Bir süredir burada yaşamakta olan gençler, ülkemizde en çok şaşırdıkları şeyin Türk toplumunun kendi aralarındaki tuhaf akrabalık bağı olduğunu söyler. Otobüste, vapurda, dolmuşta, kahvede, yolda rastladığı herkesin birbirine sanki akrabasıymış gibi hitap etmesi bu Avrupalı gençlere tuhaf fakat muhteşem görünmüştür.   Gerçekten de Türk toplumunda herkes sokakta birbirini ilk kez görüyor bile olsa birbirine amca, dayı, yeğenim, evlat, teyze, abla, yenge, kardeşim diye hitap eder. Biz bugün hâlâ dolmuşta, önünde oturan her kim olursa olsun, parayı şoföre uzatırken, “kardeşim şunu uzatıver”diyoruz. Vapurda, otobüste, “teyze gel sen otur, ben az ileride ineceğim” diyoruz. Bazen son durakta insek bile… Kahvede, “çay içer misin amca” denmiyor mu? “Yüküm ağır evlat, ucundan tutuver” diyen birine yardım etmiyor muyuz? Bu röportaja rastlayana dek bunun sadece bize özgü ve aslında çok değerli bir şey olduğunu fark etmemiştim.   İşte bu yabancılarda asla bulunmayan görünmeyen akrabalık bağları sayesinde, toplumumuzda bir diğerkâmlık hâkimdi. Bu bağ meğer toplumu birleştiriyor, birçok tehlikeden de koruyormuş. Diğer toplumlardaki birbirine yabancılaşma olgusu ve suç oranlarının yüksekliği, işte bu görünmeyen bağın onlarda bulunmayışından olabilir diye düşünüyorum. Bizde göz göre göre birbirine kötülük etmek, dolandırmak ve daha büyük seri suçların uzun süre infial boyutuna ulaşmaması başka nasıl açıklanabilir? Eski gazete haberlerini taradığımda gördüm ki, küçük bir banka soygununun veya münferit bir cinayet haberinin tam sayfa verildiği ve günlerce konuşulduğu olmuş. Oysa aynı dönemde batı toplumlarında, başa çıkmakta zorlandıkları seri katiller, mafya ve organize suç örgütleri gazetelere konu oluyordu.   Çocukken Amerikan filmlerinde ve dizilerinde anlatılan korkunç suçları izledikten sonra Amerikalı olmadığıma şükrettiğimi anımsıyorum. Vahim olan şuydu ki bu sadece filmlerinde, dizilerinde, romanlarındaki bir kurgu değildi. Gazete ve TV haberlerinde de benzer olaylar vardı. Bu durum o toplumun bir gerçeğiydi. O günlerde henüz bu akıl almaz, ürkütücü kötülüğe anlam veremiyordum. Kendi ülkemde bu tür olaylar yaşanmadığına şükrediyordum.   Oysa şu günlerde artık toplum olarak ahlâksızlık bizim de öyle normalimiz oldu ki, çocukken hayret ettiğim her şey sanki etrafımızı sardı. Öfke, şiddet ve bencillik sıradanlaştı. Trafikte, sokakta, otobüste hatta okullarda insanımız incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerle birbirine öldüresiye saldırıyor. Yanında, aracında silah taşıyor. Bir türlü bitmeyen bir ekonomik kriz, siyasi bunalım, liyâkatsız ve adaletsiz bir iklim epeydir gerçeğimiz. Dolayısıyla öfke büyük, görüyorum. Herkesin canı burnunda, anlıyorum. Fakat biz hiçbir zaman Finlandiya’yı yakalayacak seviyede refah bir ülke olmadık ki zaten. Hep yoksulduk. Fakat yoksulsak hepimiz yoksulduk. Halk bir dertten kavruluyorsa hep birlikte yanıyordu. Cenazesi olan bir evin komşuları yüksek sesle gülmezdi bile. Ayıp diye bir kavram vardı. Çok değerliymiş meğer.   Açgözlü siyasetçiler, haris iş adamları, dolandırıcılar her dönemde vardı. Ve fakat bunlara dur diyen, hesap soran bir devlet ve devlet adamları vardı. Herkes adalete sığınıyor, adaletin tarafsızlığına güveniyordu. Biz bunu kaybettik işte. Öfkemiz artık sesimizi duyan, arkamızı kollayan bir hukuk sisteminin ve devletin kalmayışındandır. Artık ne devlete ne birbirimize güveniyoruz.   Bu bizim aramızdaki kardeşlik ve akrabalık bağını yitirdiğimizin de resmidir. Kimse bir başkasını düşünmüyor, hâlini umursamıyor. Kapısını kapattığında dışarıda olanlardan sorumlu hissetmiyor. Emekli değilse emeklilerin, öğrenci değilse öğrencilerin, kadın değilse kadınların yaşadığı sorunları sahiplenmiyor. Misal, Akbelen’de yaşamıyorsa oradaki ağaçlardan, derelerden, bağdan bahçeden kendisini sorumlu görmüyor. Olan biteni izlemekle yetiniyor. Bunu yapanlar da tam da buna güveniyor. Biz birlikte olmuyoruz artık.   “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tavrı bizim toplumumuzda hep vardı. Fakat bu insanlar kesin olarak ayıplanır, dışlanırdı. Artık hiçbir ahlâksızlık ayıplanmıyor, farkında mısınız?   “Devlet neden batar” diye soran Sultan Süleyman’a “Bir toplumda ahlâk çökerse, devlet de biter” demiş Taşlıcalı Yahya.   Türlü ekonomik sıkıntılar yüzünden intihar eden emekliler ile vatandaşın milyarlarca parasını zimmetine geçiren kamu görevlilerinin “görevden affı” aynı gün gündem oluyor.   Sadece borsada, fonda değil vize işlemlerinde, hastanede, okulda, tapuda hatta markette bile dolandırılan soyulan halk, kimi nereye şikâyet etsin? Kaybettiği parayı alabildi mi? Dahası bütün bu organize işler yıllardır nasıl olur da fark edilemez? Bu inandırıcı mı? Kimsenin ne can ne mal güvenliği kaldı. Sadece diğer insanlara değil sokağındaki ağaca, fidana, çaresiz kediye, köpeğe bile eziyet etmekten zevk alanların bunca çoğalması halkta infial ve öfke yaratıyor. Cezaların azlığı da her katilden bir seri katil yaratıyor.   Legal bir siyasi parti liderinin illegal örgüt liderlerini makamında ağırlayıp “Bunları barıştırdım” diye beyanat vermesi normal mi? Bunun Dünyada bir benzeri var mı? Şimdi bu suç değilse nedir? İnsanların, gençlerin buna öyküneceği, suçun normalleşeceği hiç mi düşünülmez? Bu ne pervasızlıktır?   Bilirsiniz “Herkes en yakın üç arkadaşının ortalamasıdır” derler. Hatta “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” eski bir Türk atasözüdür.     Ezcümle, nasıl olacak bilmiyorum ama çok geç olmadan bu toplum fabrika ayarlarına dönmelidir. Bir zamanlar yabancıların imrenerek söz ettiği o görünmez akrabalık bağlarımıza ve diğerkâmlık erdemlerimize geri dönmeliyiz. Bu yüzyılın Kurtuluş Savaşı’nıda galiba, bizi biz yapan değerlerimizin göz göre göre yok edilmesine karşı vereceğiz. Toplumsal birliğimizin ve hasletlerimizin tehdit altında olduğunun farkında olalım. Bu birliğin yok olması kimlerin işine gelirdi iyi düşünelim.     Büyük usta Neşet Ertaş’ı 25 Eylül 2012 günü kaybetmiştik. Onun en sevilen ve bilinen türküsüdür YalanDünya. Bazı insanların değerini de nedense söz ettiğim toplumsal değerlerimiz gibi ancak kaybedince anlıyoruz. Bize hediye ettiği sayısız güzelim türkü ve öğüt gibi sözlerinin hayatımıza kattıkları paha biçilmezdir. Neşet Ertaş yeri dolmaz bir Anadolu bilge ozanıydı. Bu vesileyle kendisini anmış olayım. Saygı ve minnetle,     “ Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın?      Ben de gülmedim yalan dünyada      Boş yere aldandım, boş yere kandım      Rengi gözümde solan dünyada      Hep sen mi ağladın şu yalan dünyada? Sen ağladınsa ben de yandım Ah şu yalan dünyada, Yalandan yüzüme gülen dünyada”  
Ekleme Tarihi: 29 Eylül 2026 -Salı

Yalan Dünya

Bundan yıllar önce Türkiye’ye yükseköğrenim için gelen bir grup genç ile sokak röportajı yapılır.

Bir süredir burada yaşamakta olan gençler, ülkemizde en çok şaşırdıkları şeyin Türk toplumunun kendi aralarındaki tuhaf akrabalık bağı olduğunu söyler.

Otobüste, vapurda, dolmuşta, kahvede, yolda rastladığı herkesin birbirine sanki akrabasıymış gibi hitap etmesi bu Avrupalı gençlere tuhaf fakat muhteşem görünmüştür.

 

Gerçekten de Türk toplumunda herkes sokakta birbirini ilk kez görüyor bile olsa birbirine amca, dayı, yeğenim, evlat, teyze, abla, yenge, kardeşim diye hitap eder.

Biz bugün hâlâ dolmuşta, önünde oturan her kim olursa olsun, parayı şoföre uzatırken, “kardeşim şunu uzatıver”diyoruz.

Vapurda, otobüste, “teyze gel sen otur, ben az ileride ineceğim” diyoruz. Bazen son durakta insek bile…

Kahvede, “çay içer misin amca” denmiyor mu?

“Yüküm ağır evlat, ucundan tutuver” diyen birine yardım etmiyor muyuz?

Bu röportaja rastlayana dek bunun sadece bize özgü ve aslında çok değerli bir şey olduğunu fark etmemiştim.

 

İşte bu yabancılarda asla bulunmayan görünmeyen akrabalık bağları sayesinde, toplumumuzda bir diğerkâmlık hâkimdi.

Bu bağ meğer toplumu birleştiriyor, birçok tehlikeden de koruyormuş.

Diğer toplumlardaki birbirine yabancılaşma olgusu ve suç oranlarının yüksekliği, işte bu görünmeyen bağın onlarda bulunmayışından olabilir diye düşünüyorum.

Bizde göz göre göre birbirine kötülük etmek, dolandırmak ve daha büyük seri suçların uzun süre infial boyutuna ulaşmaması başka nasıl açıklanabilir?

Eski gazete haberlerini taradığımda gördüm ki, küçük bir banka soygununun veya münferit bir cinayet haberinin tam sayfa verildiği ve günlerce konuşulduğu olmuş. Oysa aynı dönemde batı toplumlarında, başa çıkmakta zorlandıkları seri katiller, mafya ve organize suç örgütleri gazetelere konu oluyordu.

 

Çocukken Amerikan filmlerinde ve dizilerinde anlatılan korkunç suçları izledikten sonra Amerikalı olmadığıma şükrettiğimi anımsıyorum. Vahim olan şuydu ki bu sadece filmlerinde, dizilerinde, romanlarındaki bir kurgu değildi. Gazete ve TV haberlerinde de benzer olaylar vardı. Bu durum o toplumun bir gerçeğiydi.

O günlerde henüz bu akıl almaz, ürkütücü kötülüğe anlam veremiyordum. Kendi ülkemde bu tür olaylar yaşanmadığına şükrediyordum.

 

Oysa şu günlerde artık toplum olarak ahlâksızlık bizim de öyle normalimiz oldu ki, çocukken hayret ettiğim her şey sanki etrafımızı sardı. Öfke, şiddet ve bencillik sıradanlaştı.

Trafikte, sokakta, otobüste hatta okullarda insanımız incir çekirdeğini doldurmayacak sebeplerle birbirine öldüresiye saldırıyor. Yanında, aracında silah taşıyor.

Bir türlü bitmeyen bir ekonomik kriz, siyasi bunalım, liyâkatsız ve adaletsiz bir iklim epeydir gerçeğimiz.

Dolayısıyla öfke büyük, görüyorum. Herkesin canı burnunda, anlıyorum.

Fakat biz hiçbir zaman Finlandiya’yı yakalayacak seviyede refah bir ülke olmadık ki zaten. Hep yoksulduk.

Fakat yoksulsak hepimiz yoksulduk.

Halk bir dertten kavruluyorsa hep birlikte yanıyordu. Cenazesi olan bir evin komşuları yüksek sesle gülmezdi bile. Ayıp diye bir kavram vardı. Çok değerliymiş meğer.

 

Açgözlü siyasetçiler, haris iş adamları, dolandırıcılar her dönemde vardı.

Ve fakat bunlara dur diyen, hesap soran bir devlet ve devlet adamları vardı.

Herkes adalete sığınıyor, adaletin tarafsızlığına güveniyordu.

Biz bunu kaybettik işte. Öfkemiz artık sesimizi duyan, arkamızı kollayan bir hukuk sisteminin ve devletin kalmayışındandır. Artık ne devlete ne birbirimize güveniyoruz.

 

Bu bizim aramızdaki kardeşlik ve akrabalık bağını yitirdiğimizin de resmidir.

Kimse bir başkasını düşünmüyor, hâlini umursamıyor. Kapısını kapattığında dışarıda olanlardan sorumlu hissetmiyor.

Emekli değilse emeklilerin, öğrenci değilse öğrencilerin, kadın değilse kadınların yaşadığı sorunları sahiplenmiyor. Misal, Akbelen’de yaşamıyorsa oradaki ağaçlardan, derelerden, bağdan bahçeden kendisini sorumlu görmüyor. Olan biteni izlemekle yetiniyor. Bunu yapanlar da tam da buna güveniyor. Biz birlikte olmuyoruz artık.

 

“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” tavrı bizim toplumumuzda hep vardı. Fakat bu insanlar kesin olarak ayıplanır, dışlanırdı.

Artık hiçbir ahlâksızlık ayıplanmıyor, farkında mısınız?

 

“Devlet neden batar” diye soran Sultan Süleyman’a

“Bir toplumda ahlâk çökerse, devlet de biter” demiş Taşlıcalı Yahya.

 

Türlü ekonomik sıkıntılar yüzünden intihar eden emekliler ile vatandaşın milyarlarca parasını zimmetine geçiren kamu görevlilerinin “görevden affı” aynı gün gündem oluyor.

 

Sadece borsada, fonda değil vize işlemlerinde, hastanede, okulda, tapuda hatta markette bile dolandırılan soyulan halk, kimi nereye şikâyet etsin?

Kaybettiği parayı alabildi mi? Dahası bütün bu organize işler yıllardır nasıl olur da fark edilemez? Bu inandırıcı mı?

Kimsenin ne can ne mal güvenliği kaldı. Sadece diğer insanlara değil sokağındaki ağaca, fidana, çaresiz kediye, köpeğe bile eziyet etmekten zevk alanların bunca çoğalması halkta infial ve öfke yaratıyor. Cezaların azlığı da her katilden bir seri katil yaratıyor.

 

Legal bir siyasi parti liderinin illegal örgüt liderlerini makamında ağırlayıp “Bunları barıştırdım” diye beyanat vermesi normal mi? Bunun Dünyada bir benzeri var mı? Şimdi bu suç değilse nedir?

İnsanların, gençlerin buna öyküneceği, suçun normalleşeceği hiç mi düşünülmez? Bu ne pervasızlıktır?

 

Bilirsiniz “Herkes en yakın üç arkadaşının ortalamasıdır” derler. Hatta “Bana arkadaşını söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim” eski bir Türk atasözüdür.

 

 

Ezcümle, nasıl olacak bilmiyorum ama çok geç olmadan bu toplum fabrika ayarlarına dönmelidir.

Bir zamanlar yabancıların imrenerek söz ettiği o görünmez akrabalık bağlarımıza ve diğerkâmlık erdemlerimize geri dönmeliyiz.

Bu yüzyılın Kurtuluş Savaşı’nıda galiba, bizi biz yapan değerlerimizin göz göre göre yok edilmesine karşı vereceğiz.

Toplumsal birliğimizin ve hasletlerimizin tehdit altında olduğunun farkında olalım. Bu birliğin yok olması kimlerin işine gelirdi iyi düşünelim.

 

 

Büyük usta Neşet Ertaş’ı 25 Eylül 2012 günü kaybetmiştik.

Onun en sevilen ve bilinen türküsüdür YalanDünya.

Bazı insanların değerini de nedense söz ettiğim toplumsal değerlerimiz gibi ancak kaybedince anlıyoruz. Bize hediye ettiği sayısız güzelim türkü ve öğüt gibi sözlerinin hayatımıza kattıkları paha biçilmezdir.

Neşet Ertaş yeri dolmaz bir Anadolu bilge ozanıydı.

Bu vesileyle kendisini anmış olayım. Saygı ve minnetle,

 

  “ Hep sen mi ağladın, hep sen mi yandın?

     Ben de gülmedim yalan dünyada

     Boş yere aldandım, boş yere kandım

     Rengi gözümde solan dünyada

     Hep sen mi ağladın şu yalan dünyada?

Sen ağladınsa ben de yandım

Ah şu yalan dünyada,

Yalandan yüzüme gülen dünyada”

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (2)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
İpek
(29.09.2026 13:28 - #6344)
Yazınız içimizi acıtsa da maalesef acı gerçekleri yüzümüze çarpıyor. O güzelim insani samimiyetimizi kaybetmekle kalmadık, denetimsizliğin, adaletsizliğin içinde savrulup gidiyoruz. Gerçekten de halk kimi kime şikayet etsin? Toplumsal birliğimizi hatırlatan yazınız için teşekkürler.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Derviş Ortak
(29.09.2026 14:20 - #6345)
Enteresan iyi kalpli gerçek aydın kişiliğinizi candan kutlarım.Bu ne güzel bir yazı böyle, gruplara ileteceğim.Svg. Syg.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.