İNCİ GÜÇLÜER-Mimar
Köşe Yazarı
İNCİ GÜÇLÜER-Mimar
 

Kazandaki Kurbağa

Tiran sözcüğü, Klasik Yunancada “efendi” anlamına gelen “tyrannos” kelimesinin günümüze ulaşan biçimidir. Antik Yunan’da çoğunlukla hitabet gücüyle alt sınıfların sevgi ve güvenini kazanıp ve yine bu kitle sayesinde, genellikle de açık veya örtülü bir darbeyle iktidarı ele geçirip tek başına hüküm sürmeye başlayan kişiye verilen isimdir. Geçmişten bugüne sözcük değişmiş olsa da tiranlar uygarlık tarihi boyunca toplumların gündeminden hiç düşmemiş, her dönemde var olmuşlar.   Naziler 2.Dünya Savaşı başlamadan çok önce, restoran ve kafelerin kapılarına “Yahudiler giremez” tabelaları astığında, Yahudiler önce çok şaşırdılar fakat sonra kabullendiler. Hatta giderek kapısında tabela asılı olmayan restoranlara da girmediler. Her şey adım adım, yavaş yavaş başlamıştı. Yavaş yavaş ısıtılan bir kazana atılan kurbağalar, su ısındıkça sıçrama yeteneğini kaybederler. Su kaynadığında ise artık ölüm kaçınılmaz olur.   “Şaşırdılar. Fakat her seferinde biraz daha az şaşırdılar.” Timothy Snyder   Sürekli şaşkınlık yaşamak korkuya, korku ise tepkisizliğe yol açar. Faşizmin ve bir tiranın tam da istediği budur. Çünkü tepkisiz kitle yönetilebilir olan bir halk yığınıdır. Halk her gün yeni bir gündeme ve krize maruz bırakılır. Günün yeni olayıyla oyalanan halk, başka bir deyişle yeni gündeme şaşırmış iken geri planda bir önceki olay için düzenlemeler planlanır. Hepsi zaten bir amaç için yapılmaktadır. Halkın münferit sandığı olaylar silsilesi bir stratejinin küçük parçalarıdır. Resmin büyüğünü gördüğünde çoktan iş işten geçmiş olur genelde. Tahakküm amaçlı bu strateji, tiran tarafından bazen kendi kitlesine bazen de başka ülkelerin halklarına uygulanır.   Bu kadarı da olmaz, artık bunu da yapmazlar dediğin ne varsa olur. Sistem senin “o kadarını yapmazlar” dediklerini yapmak için kurulmuştur zaten. Hesabını sormadığın her şeyin dahası yapılır. Sistemin zaferi her felaketin ve acının normalleşmesidir. Giderek duyarsızlaşan insan şaşırmayı da bırakır. Etrafında olup biten her şeye ve kendisine de yabancılaşır, robotlaşır. Bu durum, her gün bir parmağı kesilen bir piyanistin hiçbir şey olmamış gibi her gün yine piyano çalmaya devam etmek istemesi gibidir.   Sürekli şaşırtılan insan ürkekleşir, korkak ve endişelidir. Her gün “sen bir korkaksın” dediğiniz insan sonunda buna inanır. Gün gelir bunu kendi kendisine söylemeye başlar. Ben kimim ki? Ben ne yapabilirim ki? Elimden ne gelir ki? Kimi kime şikâyet edelim ki? Üstelik rıza gösterilen her dayatma, zorbalık olmaktan çıkar. Normalin, gerçeğin olur.   Hatırlayın, Münevver Karabulut cinayeti toplumda büyük infial yaratmıştı. Katil ve katilin zengin ailesi ile polis arasındaki çıkar ilişkisi de herkesi ayrıca şaşırtmıştı. Fakat o günden sonra vahşice işlenmiş her cinayette adım adım tepkinin dozu azaldı. Toplumda Devlete, Hukuka güvensizlik, endişe ve mafya oluşumları baş gösterdi. Giderek kendi adaletini kendi kurallarıyla sağlayan insanların ülkesi olduk. O yıl doğan çocuklar bugün 17 yaşında.   Özgecan Arslan yine başka bir miladımızdı. Vahşi cinayetin her detayı günlerce her yerde ve ekranlarda konuşuldu. Soğukkanlı katilin ve ona yardım edenlerin yarattığı dehşet ve vahşet konuşuldukça sıradanlaştı, normalleşti. Giderek toplum da vahşileşti.   Ardından daha ve dahası geldi. Öğretim üyesi Ceren Damar’ı bir öğrencisi, balerin Ceren Özdemir’i de hiç tanımadığı ve çarşı iznindeki(!) bir mahkûm katletmişti. Hatırlayın. Sonrasında olanlar ve suçluların adaleti satın alma girişimleri ülkede hukuku bitirdiği gibi ahlâksızlığı da normalleştirdi.   Şiddetin toplumda neden bu kadar arttığını anlamak isteyen herkes “Her yaptığı yanına kâr kalmış” suçlular ve suçlu yakınlarını incelesin derim. Suçlulara hak ettiği cezayı vermek, hapisteki diğer suçlulara kalıyorsa o ülkede halk nezdinde saygınlığı ve güvenilirliği olan bir adalet sisteminden söz edilemez.   15 yaşındaki evladımız Ahmet Minguzzi’nin vahşice katli aylarca gündemimiz oldu. Fakat benzer şekilde ve yine sudan bir sebeple katledilen bir başka çocuğumuz Atlas Çağlayan ne yazık ki ilki kadar infial yaratmadı. İlkinde katillere verilen cezalar hafızamızda çünkü. Hukuk neredeyse “olur böyle şeyler” demiştir.   Öfkeyi sindirdik. Sorgulamayı bıraktık. Üst üste gelen olaylar silsilesi hiçbir olaya hak ettiğince odaklanmamaya neden oldu. Her biri tek başına çok önemliyken hepsi bir bir önemsizleşti. Anlamsızlaştı.   Devamlı üzülüp somut hiçbir şey yapmadığınız olaylar silsilesi sonunda artık üzülmemeye başlarsınız. Beyin başa çıkamadığı her bilgiyi bir sis perdesi ardına ittirir. Unutmak eğilimindedir fakat gerçekte asla unutamaz. Bir kenara kaydedip, ardında bırakıp yaşamaya devam etmek ister. İnsan beyni her ne pahasına olursa olsun kişiyi hayatta tutmak üzere programlıdır.   Acıyla, kaygıyla mücadele etmek için kaçış noktamız da sistem tarafından çoktan hazırlanmıştır. Ekran kaydır, sepete ekle, sipariş ver. Bu olaylar olurken bir yandan da ya büyük indirim başlar, ya da yeni bir dizi gösterime girer. Üzüntü bastırılmıyor aslında tüketerek teselli ediliyor. Ağlayıp sızlanan kişi direnen kişi değildir. Direnmek, sorunun çözümünü planlamakla başlar. Söylenmeyi bırakıp gereğini yapmaktır direnmek.   “Sabır katlanmak değil, asla pes etmemektir” der Hz. Ömer   Bazı sorunlar ilgili makama dilekçe yazarak çözülmez. Çünkü gereğini yapacağına güvendiğiniz o makam “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor, daha sonra tekrar deneyin” durumunda olabilir.   *** Yaşadığımız coğrafyadaki diğer tüm ulus devletler gibi bizim de ulus olma bilincimiz, Türk kimliğimiz, kültürümüz, dilimiz, tarihimiz, sanatımız, müziğimiz, değerlerimiz, gelenek ve ahlâkımız yok edilmek üzere hedefe alınmıştır. Çoktandır bu hedefe odaklananlar tarafından görevlendirilen ve maaşa bağlanan içimizden insanlar var. Bizim akademisyen, sanatçı, gazeteci, yazar, entelektüel, sinema yönetmeni falan sandığımız bu insanlar bu iş için canla başla çalıştırılıyor. Diziler, filmler, reklamlar, belgeseller çekildi. Kitaplar, makaleler, dergiler ve tiyatro oyunları yazdırıldı. Her fırsatta bu algı operasyonları sayesinde insanımızın beynini yıkayan, gençlerimizi zehirleyen düşman aslında şekil değiştirmiş emperyalizmin ta kendisi. 100 yıl öncekinden farklı bir işgal yöntemi olan toplum mühendisliği ile bizi ele geçirdiler. Silkinip bu ölü toprağını üzerimizden atmak zorundayız. Önce şaşırıp sonra unutma döngüsünden çıkmalıyız.   Orman yangınlarına şaşırdın mı? Geçen yıl da şaşırmıştın. O araziler sessiz sedasız imara açıldı, haberin var mı? Ne yaptın? Ben ne yapabilirim ki dedin. Sonra oraya otel yapıldı. Ne yaptın? Ben söyleyeyim; o otele tatile gittin. Köylüler tarım arazilerine, zeytinliklere çöken maden firmalarına direnirken, coplanırken izledin. Benim elimden ne gelir dedin, dedik değil mi?   Günlerce süren orman yangınları “Bakanlık yangınlara müdahale etti” ve “Yangınlar kontrol altına alındı” denince halkın tepkisi sönümlenir. Oysa artık yanacak ağaç kalmadığı için sönmüştü yangın. Ne yazık ki sonraki yangınlar için hiçbir önlem alınmaz. Hiçbir hazırlık ve plan yapılmaz, bütçe ayırılmaz.   Halk bunları sorgulamaz, unutur. Yaşadığı her felâketi doğal afet sanır. Suçlu aramaz. Hele ölenlere şehittir denilirse isyanı bırakır, kaderine razı olur. Depremde, Kartalkaya yangınında, orman yangınlarında bunu yaşamadık mı?   Unutmadık! Unutmayacağız! Dediğimiz kişi veya değerlerimiz için mücadele etmiyorsak, mücadele edene destek vermiyorsak hatırlayıp anmamızın kimseye bir faydası olmaz.   Şiddetin normalleşmesi katilin zaferidir. Bunu yapan bir terör örgütü elebaşı da olsa bir çocuk katili de olsa aynıdır. Unutmuyoruz dediklerimize sahip çıkalım. Onlar adına “Ben Buradayım” deme cesaretini gösterelim.   *** Bugün 23 Ocak. 1993 yılına dönme şansımız olsaydı bugün Uğur Mumcu henüz hayattaydı. Kim bilir belki şu saatlerde yine daktilosunun başındaydı. Bilmeden katillerini anlattığı yeni bir yazı yazıyordu belki. Belki de yarın öleceğini bilmeden sonraki hafta için planlar yapıyordu.   Uğur Mumcu’yu saygıyla ve minnetle anıyorum. Neyse ki bu ülkede Onun ardından Onun gibi değerli nice Uğur Mumcu’lar yetişti. Hiç değilse onlara sahip çıkalım. Yoksa ne anlamı kalır yaşamanın ve var olmanın öyle değil mi? Şairin dediği gibi…   Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da. Herkes sadece biraz var, o kadar.                            Edip CANSEVER  
Ekleme Tarihi: 23 Ocak 2026 -Cuma

Kazandaki Kurbağa

Tiran sözcüğü, Klasik Yunancada “efendi” anlamına gelen “tyrannos” kelimesinin günümüze ulaşan biçimidir. Antik Yunan’da çoğunlukla hitabet gücüyle alt sınıfların sevgi ve güvenini kazanıp ve yine bu kitle sayesinde, genellikle de açık veya örtülü bir darbeyle iktidarı ele geçirip tek başına hüküm sürmeye başlayan kişiye verilen isimdir.

Geçmişten bugüne sözcük değişmiş olsa da tiranlar uygarlık tarihi boyunca toplumların gündeminden hiç düşmemiş, her dönemde var olmuşlar.

 

Naziler 2.Dünya Savaşı başlamadan çok önce, restoran ve kafelerin kapılarına “Yahudiler giremez” tabelaları astığında, Yahudiler önce çok şaşırdılar fakat sonra kabullendiler. Hatta giderek kapısında tabela asılı olmayan restoranlara da girmediler. Her şey adım adım, yavaş yavaş başlamıştı.

Yavaş yavaş ısıtılan bir kazana atılan kurbağalar, su ısındıkça sıçrama yeteneğini kaybederler. Su kaynadığında ise artık ölüm kaçınılmaz olur.

 

“Şaşırdılar. Fakat her seferinde biraz daha az şaşırdılar.” Timothy Snyder

 

Sürekli şaşkınlık yaşamak korkuya, korku ise tepkisizliğe yol açar. Faşizmin ve bir tiranın tam da istediği budur. Çünkü tepkisiz kitle yönetilebilir olan bir halk yığınıdır. Halk her gün yeni bir gündeme ve krize maruz bırakılır. Günün yeni olayıyla oyalanan halk, başka bir deyişle yeni gündeme şaşırmış iken geri planda bir önceki olay için düzenlemeler planlanır. Hepsi zaten bir amaç için yapılmaktadır. Halkın münferit sandığı olaylar silsilesi bir stratejinin küçük parçalarıdır. Resmin büyüğünü gördüğünde çoktan iş işten geçmiş olur genelde.

Tahakküm amaçlı bu strateji, tiran tarafından bazen kendi kitlesine bazen de başka ülkelerin halklarına uygulanır.

 

Bu kadarı da olmaz, artık bunu da yapmazlar dediğin ne varsa olur. Sistem senin “o kadarını yapmazlar” dediklerini yapmak için kurulmuştur zaten.

Hesabını sormadığın her şeyin dahası yapılır. Sistemin zaferi her felaketin ve acının normalleşmesidir. Giderek duyarsızlaşan insan şaşırmayı da bırakır. Etrafında olup biten her şeye ve kendisine de yabancılaşır, robotlaşır. Bu durum, her gün bir parmağı kesilen bir piyanistin hiçbir şey olmamış gibi her gün yine piyano çalmaya devam etmek istemesi gibidir.

 

Sürekli şaşırtılan insan ürkekleşir, korkak ve endişelidir. Her gün “sen bir korkaksın” dediğiniz insan sonunda buna inanır. Gün gelir bunu kendi kendisine söylemeye başlar.

Ben kimim ki? Ben ne yapabilirim ki? Elimden ne gelir ki? Kimi kime şikâyet edelim ki?

Üstelik rıza gösterilen her dayatma, zorbalık olmaktan çıkar. Normalin, gerçeğin olur.

 

Hatırlayın, Münevver Karabulut cinayeti toplumda büyük infial yaratmıştı. Katil ve katilin zengin ailesi ile polis arasındaki çıkar ilişkisi de herkesi ayrıca şaşırtmıştı. Fakat o günden sonra vahşice işlenmiş her cinayette adım adım tepkinin dozu azaldı. Toplumda Devlete, Hukuka güvensizlik, endişe ve mafya oluşumları baş gösterdi. Giderek kendi adaletini kendi kurallarıyla sağlayan insanların ülkesi olduk. O yıl doğan çocuklar bugün 17 yaşında.

 

Özgecan Arslan yine başka bir miladımızdı. Vahşi cinayetin her detayı günlerce her yerde ve ekranlarda konuşuldu. Soğukkanlı katilin ve ona yardım edenlerin yarattığı dehşet ve vahşet konuşuldukça sıradanlaştı, normalleşti. Giderek toplum da vahşileşti.

 

Ardından daha ve dahası geldi. Öğretim üyesi Ceren Damar’ı bir öğrencisi, balerin Ceren Özdemir’i de hiç tanımadığı ve çarşı iznindeki(!) bir mahkûm katletmişti. Hatırlayın.

Sonrasında olanlar ve suçluların adaleti satın alma girişimleri ülkede hukuku bitirdiği gibi ahlâksızlığı da normalleştirdi.

 

Şiddetin toplumda neden bu kadar arttığını anlamak isteyen herkes “Her yaptığı yanına kâr kalmış” suçlular ve suçlu yakınlarını incelesin derim. Suçlulara hak ettiği cezayı vermek, hapisteki diğer suçlulara kalıyorsa o ülkede halk nezdinde saygınlığı ve güvenilirliği olan bir adalet sisteminden söz edilemez.

 

15 yaşındaki evladımız Ahmet Minguzzi’nin vahşice katli aylarca gündemimiz oldu. Fakat benzer şekilde ve yine sudan bir sebeple katledilen bir başka çocuğumuz Atlas Çağlayan ne yazık ki ilki kadar infial yaratmadı. İlkinde katillere verilen cezalar hafızamızda çünkü. Hukuk neredeyse “olur böyle şeyler” demiştir.

 

Öfkeyi sindirdik. Sorgulamayı bıraktık. Üst üste gelen olaylar silsilesi hiçbir olaya hak ettiğince odaklanmamaya neden oldu. Her biri tek başına çok önemliyken hepsi bir bir önemsizleşti. Anlamsızlaştı.

 

Devamlı üzülüp somut hiçbir şey yapmadığınız olaylar silsilesi sonunda artık üzülmemeye başlarsınız. Beyin başa çıkamadığı her bilgiyi bir sis perdesi ardına ittirir. Unutmak eğilimindedir fakat gerçekte asla unutamaz. Bir kenara kaydedip, ardında bırakıp yaşamaya devam etmek ister. İnsan beyni her ne pahasına olursa olsun kişiyi hayatta tutmak üzere programlıdır.

 

Acıyla, kaygıyla mücadele etmek için kaçış noktamız da sistem tarafından çoktan hazırlanmıştır. Ekran kaydır, sepete ekle, sipariş ver. Bu olaylar olurken bir yandan da ya büyük indirim başlar, ya da yeni bir dizi gösterime girer.

Üzüntü bastırılmıyor aslında tüketerek teselli ediliyor.

Ağlayıp sızlanan kişi direnen kişi değildir. Direnmek, sorunun çözümünü planlamakla başlar. Söylenmeyi bırakıp gereğini yapmaktır direnmek.

 

“Sabır katlanmak değil, asla pes etmemektir” der Hz. Ömer

 

Bazı sorunlar ilgili makama dilekçe yazarak çözülmez. Çünkü gereğini yapacağına güvendiğiniz o makam “Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor, daha sonra tekrar deneyin” durumunda olabilir.

 

***

Yaşadığımız coğrafyadaki diğer tüm ulus devletler gibi bizim de ulus olma bilincimiz, Türk kimliğimiz, kültürümüz, dilimiz, tarihimiz, sanatımız, müziğimiz, değerlerimiz, gelenek ve ahlâkımız yok edilmek üzere hedefe alınmıştır. Çoktandır bu hedefe odaklananlar tarafından görevlendirilen ve maaşa bağlanan içimizden insanlar var. Bizim akademisyen, sanatçı, gazeteci, yazar, entelektüel, sinema yönetmeni falan sandığımız bu insanlar bu iş için canla başla çalıştırılıyor.

Diziler, filmler, reklamlar, belgeseller çekildi. Kitaplar, makaleler, dergiler ve tiyatro oyunları yazdırıldı. Her fırsatta bu algı operasyonları sayesinde insanımızın beynini yıkayan, gençlerimizi zehirleyen düşman aslında şekil değiştirmiş emperyalizmin ta kendisi. 100 yıl öncekinden farklı bir işgal yöntemi olan toplum mühendisliği ile bizi ele geçirdiler.

Silkinip bu ölü toprağını üzerimizden atmak zorundayız. Önce şaşırıp sonra unutma döngüsünden çıkmalıyız.

 

Orman yangınlarına şaşırdın mı? Geçen yıl da şaşırmıştın. O araziler sessiz sedasız imara açıldı, haberin var mı? Ne yaptın? Ben ne yapabilirim ki dedin. Sonra oraya otel yapıldı. Ne yaptın? Ben söyleyeyim; o otele tatile gittin.

Köylüler tarım arazilerine, zeytinliklere çöken maden firmalarına direnirken, coplanırken izledin. Benim elimden ne gelir dedin, dedik değil mi?

 

Günlerce süren orman yangınları “Bakanlık yangınlara müdahale etti” ve “Yangınlar kontrol altına alındı” denince halkın tepkisi sönümlenir. Oysa artık yanacak ağaç kalmadığı için sönmüştü yangın.

Ne yazık ki sonraki yangınlar için hiçbir önlem alınmaz. Hiçbir hazırlık ve plan yapılmaz, bütçe ayırılmaz.

 

Halk bunları sorgulamaz, unutur. Yaşadığı her felâketi doğal afet sanır. Suçlu aramaz.

Hele ölenlere şehittir denilirse isyanı bırakır, kaderine razı olur. Depremde, Kartalkaya yangınında, orman yangınlarında bunu yaşamadık mı?

 

Unutmadık! Unutmayacağız! Dediğimiz kişi veya değerlerimiz için mücadele etmiyorsak, mücadele edene destek vermiyorsak hatırlayıp anmamızın kimseye bir faydası olmaz.

 

Şiddetin normalleşmesi katilin zaferidir. Bunu yapan bir terör örgütü elebaşı da olsa bir çocuk katili de olsa aynıdır.

Unutmuyoruz dediklerimize sahip çıkalım. Onlar adına “Ben Buradayım” deme cesaretini gösterelim.

 

***

Bugün 23 Ocak.

1993 yılına dönme şansımız olsaydı bugün Uğur Mumcu henüz hayattaydı. Kim bilir belki şu saatlerde yine daktilosunun başındaydı. Bilmeden katillerini anlattığı yeni bir yazı yazıyordu belki.

Belki de yarın öleceğini bilmeden sonraki hafta için planlar yapıyordu.

 

Uğur Mumcu’yu saygıyla ve minnetle anıyorum. Neyse ki bu ülkede Onun ardından Onun gibi değerli nice Uğur Mumcu’lar yetişti. Hiç değilse onlara sahip çıkalım.

Yoksa ne anlamı kalır yaşamanın ve var olmanın öyle değil mi?

Şairin dediği gibi…

 

Kimsenin öldüğü yok, yaşadığı da.

Herkes sadece biraz var, o kadar.

                           Edip CANSEVER

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.