Bektaşiler-Aleviler (o dönemlerde Kızılbaş olarak anılanlar), Selçukluların ve Osmanlıların devlet kurup güçlenmelerinde önemli etken olmuşlardır. Bir paylaşım savaşı olan Birinci Dünya Savaşı’nda alay kurarak, Anadolu’nun Doğu cephesinde Ruslara karşı savaşmışlardır.
Araştırmalara yansıdığı üzere; bu alayın kuruluşunda özveride bulunan Hacı Bektaş Dergâhı yöneticileri 14 Haziran 1914’te de Osmanlı Donanmasına verdiği destekten dolayı donanma tarafından madalyayla ödüllendirilmiş,alaya ait sancak bugün Hacıbektaş Cemalettin Çelebi türbesinin başucunda bulunmaktadır
Alevilik-Bektaşilik Hakkında
Günümüzde “Alevilik” olarak anılan inancı;Orta Asya kökenli, insanları ve diğer canlıları yaratanın (Tengri’nin-Tanrı’nın) emaneti olarak gören, zalime (ezene) karşı,ezilene (masuma) yandaş olan, İslam öncesi kadim bir inanç olarak tanımlamak mümkündür.
Nusayrilik, Caferilik ve hatta Bektaşilikten farklı inanç sitemi olan Anadolu Aleviliği;Anadolu’da yaşam sürmüş, doğaya ve canlıya hoşgörülü davranan diğer kadim inançlarla da bütünleşmiştir.
Alevilik; Hz. Muhammed’in Hakka yürümesinden sonra, iktidarı ele geçiren Emevilerin halifesi Muaviye’den sonra halife olan oğlu Yezit’in yönetiminde, Hz.Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin’i ve yanındakileri Kerbela’da şehit edilmişler ve“Ehli Beyt” olarak anılan Hz. Peygamberin yakınlarına zalimce davranılmıştır. Zulüm ve kırıma uğrayan Hz. Peygamber yakınlarından sağ kalan ve kaçabilenler, Türk yörelerine sığınmışlardır. Türkler kendilerine sığınanın Müslümanlardan, Emevi soylu yöneticilerinin insanlık dışı davranışlarını öğrendiklerinde,“yol” olarakbildikleri; adaletten, doğruluktan ve haksızlığa uğrayanlarda yana olan inançlarını ve benliklerini koruyarak,
Tanrı’ya ve Tanrı’nın elçisi olduğuna inandıkları Hz. Peygamberi benimseyerek,
Ancak Araplaşmadan kendi dil ve diğer kültür unsurlarını koruyarak Müslüman olma yolunu seçmişlerdir.
Alevi inancının tarihi geçmişi eskilere dayanmakta iken, Bektaşilik, 13. Yüzyıl sonrasında gelişen bir inançtır. Anadolu’da Türk birliğinin kurulması ve korunması amacı içeren Bektaşilik, Alevi inancıyla bütünleşmiş ise de, "Her Alevi Bektaşi' dir, fakat her Bektaşi Alevi değildir.”sözünde vurgulandığı üzere; Alevi ile Bektaşi arasında kimi farklılıklar bulunmaktadır. Bu farklıklardan biri; Alevi inançlı anne ve babadan doğan biri doğuş itibariyle Alevi olmakta iken, annesi-babası Alevi inançlı olmasa bile, bir kişinin Alevi iknacını benimseyerek Bektaşi olabilmesidir.
Alevilerin, Çaldıran Savaşı (23 Ağustos 1514) sonrasında aslı olmayan iftira fermanlarıyla dışlanmaları karşısında Bektaşiliğin, Anadolu’da ve diğer bölgelerde benimsenmesive kentsel yörelerde yaygınlaşmasının yarattığı sosyal ortamında etkisiyle Aleviler, inançlarıyla bütünleşmiş olan Bektaşiliklebirliktelik oluşturmuşlardır.Günümüzde de Hacıbektaş, Alevilerin yol ulusu olarak kabul görmektedir.
Bektaşilik; Ahmet Yesevi ocağındanHorasanlı bir Türk olan,Hacıbektaş’ın (1209-1271)Sulucakarahüyk’e (sonraları adı Hacıbektaş olan) yerleşerek yaygınlaştırdığı bir inançsistemidir.Hacıbektaş’ın “hacı” olarak anılması ise bir efsaneye dayandırılmaktadır. 13. yüzyılda gerçekleşen Moğol istilası sonarında mensup olduğu Çepni oynağının bir kolu olan Bektaşlı oymağı ile birlikteAnadolu’ya geldiği yağın görüştür.
Bektaşiler, Hacı Bektaş Veli’nin bel ve yol evlatlarından oluşmaktadırlar. Hacıbektaş’ın soyundan gelenlere “bel evlatları”, daha sonradan tarikata katılanlara “yol evlatları” denilmekte, Anadolu’da geniş etkinlikleri olan inanç önderleri olduklarına inanılan Çelebiler ise dergâhın bağlı olduğu vakfın sahihleridir.
Bektaşilik, bir tarikat olarak Hacı Bektaş-ı Veli’nin Hakk’a yürümesinden sonra kurumsallaşmıştır.
Yeniçerilere Bektaşi Yakıştırması
Osmanlı Devleti yöneticileri, beylikten, imparatorluğa yükselme sürecinde Anadolu’da saygınlığını fark ettikleri Bektaşiliği, İslam dışı inanç taşıyan devşirmelerden kurduğu özünde Bektaşilik ile hiç ilgisi olmayan yeniçeri Bektaşilik inancı ile tanışmasınısağlamışlardır. Böylece hem Anadolu’da güçlenme siyaseti gütmüşler hem de, katı Sünni kuralları yerine özde Hristiyan olan yeniçeri olarak eğitilengençlerin belli bir inanç kuralına bağlanmaları kolaylaştırmışlardır.
Osmanlı Devleti’nin her alanda geri kalarak devlet yönetiminin yozlaşması sürecinde Yeniçerileri de yozlaştırdığı için,1826 yılında Yeniçeri Ocağı’nın kıyıma uğratılarak kaldırılması sonrasında Bektaşilik de yasaklandığı gibi Hacıbektaş Dergâhına, Bektaşilikle ilgisi olmayan Nakşi Şeyhleri atanmış (yani kayyum görevlendirilmiştir. Hacıbektaş Dergâhındaki cami o süreçte yapılmıştır).
Zamanla yeniden birlikteliklerini gerçekleştiren Bektaşiler-Aleviler, Osmanlı yönetiminin onca zulmünü, türlü kötülüğünü ve dışlayıcısiyasetlerine tanık olundukları için Osmanlı’nın son döneminde etkin olan ve daha çağdaş ilkeler benimseyen İttihat ve Terakki’nin güçlenmesine katkı vermişlerdir. Bu kuruluşun gizil toplantılarını yapmaları için zaten gizlilikiçinde yürüttükleri İstanbul’dakitekkelerinionlara açmışlar, meşrutiyet yanlı siyaset izlemişlerdir.
Osmanlı Devleti yönetimi altında, oldukça güç ulaşılan yerlerde yerleşim yeri kuran, ibadetlerini gizilce yürüten, Alevi-Bektaşi inançlılar, tekke ve türbelerine Nakşi şeyhler görevlendirerek, kendilerini yok sayan sisteme karşı hep bir “mehdi” beklentisindeler iken, Mustafa Kemal Paşa ile karşılaşmışlardır.
Mustafa Kemal Paşa’nın Alevilerle İletişim Kurma Girişimi
Mustafa Kemal Paşa (Kemal Atatürk) Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Anadolu’ya geçip Müdafa-i Hukuk örgütlerini kurarak ve Kuvayi Milliye oluşumlarını güçlendirmeye yönelik çalışmalarını yürütmekte iken, Alevilerin temsilcileriyle iletişim kurup desteklerini almak için 26 Haziran 1919 tarihinde Konya’da bulunan 2. Ordu Müfettişliğine şu telgrafı göndermiştir:
“Tokat ve yöresinin İslam nüfusunun yüzde seksen ve Amasya yöresinin de önemli bir kesimi Alevi mezhebinden olanlar oluşturmaktadırlar ve Kırşehir’deki (Hacıbektaş) Baba Efendi hazretlerine oldukça bağlı bulunuyorlar. Vatanın ve ulusal bağımsızlığın bugünkü tehlikesini bizzat görmekte olan bu kişilerin mevcut kanısı kuşkusuz buna pek uygundur. Dolayısıyla sözü geçer ve güvenilir kimi kişileri görüştürerek kendilerince uygun görülecek Müdafaa-i Hukuk-u Milliye ve Reddi İlhak örgütlerini destekleyecek biçimde birkaç mektup yazdırılarak bu yöredeki Alevi sözü geçerlerine dağıtmak üzere gönderilmesini pek yararlı görüyorum.”
Bu süreçte İstanbul Hükümeti yanlısı o dönemin Ankara Valisi Muhittin Paşa, Alevilerin, Müdafai-i Hukuk örgütlerini desteklemelerini önlemek amacıyla, Hacıbektaş’a gelmiş,Hacıbektaş’ta baba ve dedeleri ile görüşmüş, Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı harekete karşı gelmelerini sağlamaya çalışmış ise de onları ikna edememiştir.
Mustafa Kemal Paşa ve Yanındakilerin Hacıbektaş’ı Ziyaretleri ve Sonrası
Mustafa Kemal Başkanlığındaki Temsilciler Kurulu’nun Sivas’tan Ankara’yahareketetmelerinden10 gün önce Ali Fuat Paşa, Hacıbektaş’a gitmiştir.Kurulun geçeceği yolları kontrol etmiş ve güvenlik önlemlerini almıştır.
Temsil Kurulu Sivas–Ankara yolculuklarında Kayseri’ye uğradıktan sonar 21 Aralık günü, Feleğin Mehmet (Evirgen)’in evine, konuk olmuşlar, yemek ikramına sıra gelince, yemeğin güvenil olduğunu belli etmek için ev sahibinin yemekten birkaç kaşık tatmasının gelenek olduğundan söz edilmiştir.
Bunun üzerine Mazhar Müfit Bey, sofrayı hazırlayan Hamide Hanım’a hazırladığı yemeği tatmasını söylemesi üzerine, Hamide Hanım;
“Bey, bizim soframız Muhammed-Ali sofrasıdır, sofraya hile olmaz.” demiştir.
Temsil Heyeti 22 Aralık günü Hacıbektaş’a konuk olmuştur.
Ulusal Kurtuluş Savaşı’mızın başlangıç günlerine ışık tuttuğuiçin, yakın tarihimiz yönünden önemli olan Mazhar Müfit’in (Kansu’num) “Erzurum’dan Ölümüne Kadar Atatürk’le Beraber” adındaki yapıtta, Hacıbektaş ziyareti şu satırlara yansıtılmıştır:
“O zaman Çelebi Cemalettin Efendi ve Hacıbektaş dede postu vekili Niyazi Salih Baba idi. … Ortalık kararınca odaya bir masa getirilerek rakı takımları konuldu. Cemaleddin Efendi geldi. Rahatsız olduğundan içmediğini, fakat şerefimize içeceğini söyleyerek rakıya başladı.
Paşa: ‘Biz de içmiyoruz !’ cevabını verince Cemaleddin Efendi: ‘Burada içmemek nasıl olur ?’
Paşa, Çelebi ile görüşerek, tamamen KuvayiMilliye'ye taraftar olduğuna dair söz aldı ve buraya gelmekten maksadımız da hasıl oldu. Çelebi Efendi derhal vaziyeti kavradı ve adamlarına lazım gelen talimatı vereceğini vadetti. Paşa'nın, vaziyet ve giriştiğimiz mücadele hakkında verdiği tafsilat Çelebi'nin nazarı dikkatini celbetti. Hatta Çelebi daha ileri giderek cumhuriyet taraftarlığını ihsas ettirdi ise de Paşa zamanı olmayan bu mühim mesele için müsbet veya menfi bir cevap vermeyerek gayet tedbirli bir surette müzakereyi idare etti.”
Araştırmacılar kurtuluşa yönelen yolcuların Hacıbektaş’a ziyaretlerini daha ileri taşmışlar ve söz konusu ziyaretle ve ilerleyen günlerde Hacıbektaş Dergâhı yöneticileriyle ilgili olarak aşağıdaki bilgilere yer verilmektedirler:
*Mustafa Kemal Paşa ziyaretten önce, Bektaşi önderleriyle iletişim halinde olmuştur. Hacı Bektaş Veli dergâhında Bektaşiliğin Babagan kolu postnişiSalih Niyazi Dedebaba 8 Ekim 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’ya, Milli Mücadele’ye destek vereceğini içeren bir telgraf göndermiştir. Mustafa Kemal Paşa, Sivas’tan 12 Ekim 1919’da Salih Niyazi Baba’ya gönderdiği mektupta; Ulusal Kurtuluş mücadelesine desteklerini sürdürmelerini istemiştir.
*Hacıbektaş Dergâhını ziyaretinin ertesi günü Kurul üyeleri Dergâhı gezmişler. Mustafa Kemal Paşa, üç saat Hacı Bektaş Veli’nin kabrinin başında yalnız kalmış ve ellerini Hacı Bektaş Veli’nin sandukasına koyarak; “Ey Hacı Bektaş Veli Hazretleri! … Biz bu memleketi istiklal ve hürriyetine kavuşturmak için Allah’ın yardımıyla işe başladık. Manevi kuvvet ve kudretinden yardım bekliyoruz” diye dua ettiği,günümüze yansıtılmıştır.
*Hacı Bektaş’taki görüşmeler sonucunda Mustafa Kemal Paşa’nın, Ulusal Kurtuluş Mücadelesine katkı vermeye karar veren dergâh yöneticileri, Dergâhta bulunan giysi, yiyecek ve benzeri mal ve malzemeyi Mustafa Kemal Paşa’nın gözü önünde O’nun dediği yere teslim etmek üzere araçlara yüklemişlerdir.
*Ankara’dan 28 Aralık 1919 tarihinde Bab-ı Ali Dâhiliye Nezareti’ne gönderilen şifreli bir telgraf olmakla birlikte, telgrafta Hacı Bektaş Veli dergâhı öncülüğünde Alevi-Bektaşi vatandaşların Milli Mücadele’ye destek vereceği bilgisi de yer almıştır.
*2 Ocak 1920 tarihinde Mustafa Kemal, Çelebi Cemalettin Efendi’ye bir telgraf göndermiş, telgrafta Cemalettin Efendi’den ulusun ve ülkenin geleceğinin kurtarılması için hakkımız olan isteklerimizi elde edeceğimiz güne kadar çalışılması ve bu bildirinin köylere kadar ulaştırılmasını rica etmiştir.
*Mustafa Kemal Paşa, Çelebi Cemalettin Efendi, Salih Niyazi Dedebaba ve arkadaşlarına çektiği 22 Mart 1920 tarihli bir başka telgrafta yürütülen mücadelenin başarılı şekilde seyretmesinde onların maddi ve manevi olarak yardımlarının etkili olduğunu ifade etmiştir.
*Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü günlerde, Mustafa Kemal Paşa tarafından görevlendirilen Cemal Bardakçı, yaygınlaşan ayaklanmalardan olan Koçgiriayaklanmasıyla ilgili olarak Çelebi Cemalettin Efendi ile görüşmüş, Alevilerin ayaklanmalar karşısında sakin olmaları sağlanmıştır.
Aleviler Kurtuluş Savaşı’na Destek Vermeyi Ulusal Görev Olarak Görmüşlerdir
Osmanlı yönetimine göre Türkler, Etrak-i bi-idrak (İdraksiz, akılsız) idi. Oysa adından da belli olduğu üzere; Ulusal Kurtuluş Savaşımız (Milli Mücadelemiz) ulusal (milli) bir savaştı. Türk ulusunun, Türk olarak bağımsız kalma kavgasıdır. Anadolu’da, yabancı anadan doğma Osmanlı yöneticilerin ezip durduğu Aleviler ise öz be öz Türk kökenli idiler ve doğaya olan tutkuları, özgür yaşama isteklerine yansımıştır.
Yürü bire Hızır Paşa / Senin de çarkın kırılır / Güvendiğin padişahın / O da bir gün devrilir. dizelerine yansıdığı üzere; yüzyıllardan beri inançlarını, yaşamlarını ve özgürlüklerini kısıtlayan Osmanlı yönetiminden kurtulacakları, “Türk ulusunun egemenliğine ve saltanatına el koyan” Osmanlı’ya karşı güvenecekleri önderin öncülüğünde hesaplaşma gününübeklemişlerdir. Bekledikleri e güvendikleri kurtarıcı gelmiş ve o da Alevilere güvenmiştir. Şöyle ki;
*Atatürk, 25.05.1919’da Havza’ya vardığında, Ali Baba adlı Alevi inançlı bir kişinin “Mesudiye” otelinde kalmış ve otele başka konuk alınmamıştır.
*26 Haziran’da Tokat’a vardığında, Atatürk’ün geldiğinin başka yerlere bildirilmesini önlemek için postaneyi denetime alan Bektaşiler olmuştur.
*Mustafa Kemal Paşa ve yanındakiler, Hacıbektaş Dergâhında kaldıkları gece düzenlenen kabul gecesinde huzurlularında şu anlamlı dizeler okunmuştur:
Ben bir suna gördüm gözü sürmeli / Sordum senin aslın nerelidir dilber, …Görür görmez mail oldum huyuna/Sen beni düşürdün aşkın yayına ...”
**
Ulusal kurtuluş günlerinde Mecitözü kaymakamının Konya Valisine çektiği bir telgrafta; “Son günlerde Alevilerin Büyük Millet Meclisi Reisi Mustafa Kemal Paşa’yı mehdi diye anmaya başladıkları” ifadesinin yer alması Alevilerin, Mustafa Kemal Paşa’ya güvenlerinin ve verdiği değerin bir kanıtı olmuştur.
Bu güven ve değer, Cumhuriyet döneminde Alevi-Bektaşi tekelerinin kapatılması sonrasında da sarsılmamıştır.
**
30 Kasım 1925 tarihinde TBMM tarafından kabul edilerek, 13 Aralık 1925 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanarak yürürlüğe giren 677 sayılı, “Tekke ve Zaviyeler ile Türbelerin Seddine ve Türbedarlar ile Bazı Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun” yürürlüğe girince, diğer bütün tekke ve tarikatlarla birlikte Hacıbektaş Dergâhı da kapatılmıştır.
Yasa yayınlanınca Hacıbektaş Dergâhı Dedebabası Salih Niyazi, aşağıda günümüz Türkçesiyle özetlediğimiz beyannameyi yayınlamıştır:
*Türkiye Cumhuriyeti’nin çıkardığı Tekke ve Zaviyeler Kanunu bizim de kabulümüzdür.
*Siyasal ve toplumsal temsil yetkisi yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne aittir.
*İnanç, kişisel ve vicdanidir. Devlet işlerinden ayrıdır.
* Cumhuriyet’in laiklik ilkesinin ve çağdaşlığa yönelik çabalarının benimsenmesi her yurttaşın görevi olmalıdır.
Kurucu unsuru oldukları Selçuklu ve Osmanlı döneminde kıyıma uğrayan, insanlık dışı iftiralarla dışlanan,
Cumhuriyet ödenimindeinsanlık dışı uygulamalarla öldürülen (Çorum olaylarında olduğu gibi), camiden çıkanlar tarafından sığındıkları otelde yakılan, kırılan ve günümüzde üst düzey hiçbir görev verilmeyen Bektaşi-Alevi inançlı yurttaşlarımız,
İnançlarını;
Gösterişten, çıkar arayışlarından ve siyasi araç yapmaktan kaçınarak,
Cumhuriyet değerlerine-Kemalist ilkelere sımsıkı sarılarak,yurduna yurttaş olma bilinci ve sorumluluğuyla,
“Ölsek de öldürmeyiz” anlayışı doğrultusunda, inanları Allah ile aldatmadan sakınarak, başkalarına “sizde bizim gibi düşünün, yaşayın, inanın”gibi dayatmalarda bulunmadan, Seyit Nesimi’nin “Arabi Farisi bilmem dile minnet eylememem” dizelerine yarışır olarak, “Yol”larını devam etmektedirler.
