Hüsnü MERDANOĞLU-Araştırmacı Yazar
Köşe Yazarı
Hüsnü MERDANOĞLU-Araştırmacı Yazar
 

KUR’AN AYETLERİNİ ANLAYANLAR KEMAL ATATÜRK’E SAYGI DUYARLAR

  Başlıktaki bu yargının doğruluğunu anlayabilmek için: 1-Ülkemiz işgal edildiğinde halkımız ne gibi zulümlerle karşılaştı? 2- Kur’an, zulmü ve zalim hakkında ne demektedir? 3- Halkımız zulümden kimin öncülüğünde kurtarılmıştır? Sorularını; Kur’an hükümleri ve tarihi gerçekler ışığında anlamak gerekir.   1-ÜLKEMİZ İŞGAL OLUNDUĞUNDA, İŞGAL YÖRELERİNDE UYGULANAN ZULÜMLER 29 Ekim 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti, dört yıl boyunca sekiz cephede (Irak, İran, Suriye, Sina, Galiçya, Çanakkale, Romanya ve Kafkasya) savaşmak durumunda kalmış, Albay Mustafa Kemal’in başarılarıyla Çanakkale Boğazı geçilip İstanbul teslim alınamamış ise de ülke işgalden kurtarılamamış, ancak geleceğin Atatürk’ünün kendini kanıtlamasına yaramıştır. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkesi ile Osmanlı yönetimince de tutsak duruma düşürülmüş işgal ve zulüm başlamıştır.   İşgal Zulüm Demektir Müttefik Kuvvetleri Komutanı, Fransız General Franchet d'Esperey de 23 Kasım 1918 günü İstanbul’a girmiş, içinde bir yaşında zatürre hastası bir kız ile hamile bir hanımın kapı dışarı edilerek buraya Fransız general yerleşmiştir. (Bu saray eşi ile kızını bu sarayda bırakarak yurt dışına kaçan Enver Paşa’ya aitti.)  İstanbul 16 Mart 1920’den itibaren resmi olarak işgal edildikten sonra, varsılların ve işgal temsilcilerinin her yaştaki yoksulları her yönden sömürmeleri, en aşağılık ahlaksız uygulamalarla bedenlerinden yararlanma eylemleri yaygınlaşmıştır. İşgal koşullarını yaşamış olan Halikarnas Balıkçısı (Şakir Kabaağaçlı) tanıklığını şu satırlara yansıtmıştır:  “Şehre adeta bir kâbus havası çöktü. Şehrin tenha yerlerinden geçmek tehlikeliydi. Gazhane yokuşundan Taksim’e çıkanlar ölümü göze almalıydı. Çünkü Taşkışla’yı işgal eden yabancı kuvvetler, yokuştan çıkanları vuruyor ve sonra koşup soyuyorlardı.” İzmir ve Yöresinde Zulüm Ülkemiz işgal edildiğinde yaşanılan onca onur kırıcı uygulamalara aşağıda sadece birkaç örnekle değineceğiz. 15 Mayıs 1919 günü “Zito Venizelos” naralarıyla İzmir işgal olunduğunda, işgal güçlerinden kaçıp, Ziraat Bankası merdivenlerine sığınan kadın ve çocuklar öldürülmüş, “Banka merdivenlerinden sel gibi kan” akmış, onlarca subay şehit edilmiştir. *Birçok Türk çocuğu, Rum oldukları iddiası ile zorla kiliseye alınmışlar,              *Kimi hanelerde eşinin önünde, kadınlarına tecavüz edildiği raporlara yansımıştır. 11 Mayıs 1921 günü, 3 Yunan subayı ve 200 er Bursa'nın Hamide köyünde, erkekleri çırılçıplak soyarak sopa ile dövmüşler, kadınlara sarkıntılık yapmışlardır. Kutsal Yerlere Saldırı ve Cami Yakılması *Aydın’da, ramazan ayında, Müslümanların, camiye gitmeleri engellenmiş, *İzmir’de ezan vakitleri Hisar Camii’ne çekilen bayrak hedef alınarak, cami kurşun yağmuruna tutulup, giriş kapısı ve âlemi tahrip edilmiş, *İzmir ve çevresindeki köy ve kasabalarda 150 cami tahrip edilmiş, insanlar diri diri yakılmış, *15 Mayıs 1921’de Aydın’ın Germencik nahiyesine bağlı Çamköy’de 120 kişi camiye doldurularak diri diri yakılmış, *Temmuz 1920’de Kanlıca’da bir müezzin Yunan askerlerinin saldırısına uğramış, *Mayıs 1921’de Tuzla’da bir Yunan subayı ezan okumakta olan müezzine silah atmış, *Ümraniye’de ezan okuyan müezzine İngiliz müfrezesi tarafından ateş açılmış, *1922 yılı ramazan ayının 28. gecesi (25 Mayıs 1922) bir Yunan zabiti, emrindeki 8 askeriyle birlikte Edirne’de Yediyolağzı’ndaki Katırcılar Camii’ne girmiş; caminin kandillerini kırarak namaz kılan cemaate işkence etmiştir. Yabancıların Raporlarına Yansıyanlar “USS Arizona” adlı Amerikan savaş gemisinin kumandanı günümüze şu bilgileri taşımıştır; ”Silahsız yaşlı erkekler ve hiç kimseye zararı dokunmayan halktan Türkler, Rumlar tarafından yere serildi. Bıçak veya süngülerle hançerlenmelerinin ardından, üzerlerindeki elbiselerle değerli eşyaları alınıp vücutları denize savruldu”. İzmir'deki Amerikan Konsolosu Park, gördüğü şehirlerdeki durumu şöyle anlatmıştır: Yangın nedeniyle Manisa’nın neredeyse tamamı harap olmuş, 10.300 ev, 15 cami, 2 hamam, 2.278 dükkân, 19 otel, 26 villa yakılmıştır. Yunanlı yazar Tassos Kostopulos’ un, “1912- 1922 Savaş ve Etnik Temizlik” adlı kitabında şu cümleler yer almıştır: “25 Aralık 1920 öğle vakti Köprühisar’a girdik. Türk köyünün içinde silahlı askerler evlerin, mağazaların kapılarını kırıyor, içeri giriyorlardı. Her yerden çığlıklar, kadın haykırışları, ağlama sesleri yükseliyordu. Arada sırada tüfek sesleri de geliyordu. Yolda ilerlerken açık bir kapı gördüm. İçeri girdim. Merdivenin ucunda yaşlı bir Türk’ün cesedi vardı. Daha içeride bir patırtı vardı. Yaklaşık 10 kadar çamur ve pislik içinde asker yerlerde yuvarlanıyor, kahkahalar atıyordu. Altlarında da ise bir genç Türk kızı vardı. Yarı çıplaktı. O da çığlık çığlığa ağlıyor, yalvarıyordu.” Bu konu ile ilgili değerlendirmemizi, Kemal Atatürk’ün 13Ağustos 1923 günü, TBMM’de söylediği şu sözlerini yinelemekle yetinelim: “Türk namı altındaki her şeye tecavüz edildi. Her gün Ayasofya 'ya haç asmak tehdidiyle en ince hislerimiz rencide edildi. … Geçirdiğimiz buhranlı günlerin şerefli kahramanlarını hep beraber takdis edelim (kutsayalım). Onlar arasında namuslarına tecavüz edilmiş, ebediyen ağlamaya mahkûm genç kızlar da vardır."   2-KUR’AN’DA ZULÜM VE ZALİM KONUSU İslam dininin temeli, Kur’an’dır. Kur’an, Müslümanlara; *İnancın esaslarını, ibadet yöntemlerini, insan olmanın gereği olan güzel nitelikleri yani ahlak ilkelerini, insanların oluşturduğu toplumsal düzende davranış kurallarını, insanın içinde yaşadığı topluma karşı olan sorumluluklarını, *Adaletli ve ahlaklı yaşamın temel kurallarını sunmaktadır. Adalet ise;  hak sahibinin hakkından yoksun bırakmamak,  her hak sahibine hakkını vermektir. Adaletin karşıtı da,  haksız davranışta bulunmak yani zulüm yapmaktır. Kur’an’da Zulüm İfadesi Zulüm kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 289 kez geçtiği, yirmi kadar ayetin insan ilişkilerini içerdiği, yetmişe yakın yerde de Allah’ın zalimlik yapmaktan uzak olduğunun vurgulandı tespit edilmiştir. Örneğin; Lokman Suresi’nin 31. ayetinde Allah ile aldatmayı yeren Kur’an, en büyük zulmün şirk (Allah’a ortak koşmak) olduğuna da dikkatleri çekmiştir. “Her ümmet için bir resul öngörülmüştür. Resulleri gelince, aralarında adaletle hüküm verilir. Hiçbir zulme uğratılmazlar.” anlamındaki Yunus Suresi’nin 47. Ayeti ile aynı surenin “Aralarında adaletle hükmedilmiştir. Asla zulme uğratılmazlar!” anlamındaki 54 ayetinde zulüm; adaletsizliğin ve haksızlığın karşıtı olarak anlamlandırılmıştır. “Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adalet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele!” hükmünü içeren Al-i İmran suresinin 21. ayetinde de zulüm; haksızlık anlamında kullanılmıştır. Nisa Suresi, 148. ayeti; Allah’ın, zulme uğrayanlar dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmeyeceği bildirilmiştir. “İşkence” anlamı da taşıyan “zulüm” sözcüğünün Türkçe karşılığı; “haksızlık” anlamında olup, Kur’an’da zulüm, rüşvet ve hile ile mal edinmek, yetimin hakkını yemek, kamu malına zarar vermek anlamlarında da yer almıştır. Haksızlığı yapan ise zalim olarak tanımlanmaktadır.             Kur’an da zalim ifadesi; insani ilişkilerinde insanların haklarına saldıranları,  insan öldürenleri, zina yapanları, hırsızlık yapanları, yalan yere tanıklık yapanları, haksız yere ceza verenleri,  boşanma durumunda gerekli hak ve yükümlülükleri yerine getirmeyenleri, Tanrı’yı ananlara kötülük yapanları, insanlarla alay edip küçük düşürmeye çalışmaları,  yardıma muhtaç olanların mallarından yararlananları, faiz yiyenleri tanımlamıştır.             Zalimlik, zulüm; zorbalık, haksızlık ve adaletsizlik gibi anlamlarını da içeren “zalim” kelimesi Kur’an da Şura Suresi’nin 40 ayetinde; “O, zalimleri hiç sevemez” olarak yer almıştır.             İslam tarihinde en büyük zalimlik, Kerbela olayında, Türklerin Müslüman olmaya zorlanmalarında yaşanmış, günümüzde güçlü silahlara sahip ABD-İsrail ortaklığı Filistin ve Gazze’de, birçok yerde sürdürülmektedir.              Mustafa Paşa (Kemal Atatürk) öncülüğünde Ulusal Kurtuluş Savaşı verilmemiş ve kazanılmamış olsa idi, ülkemiz o günden bugüne zulüm altında yaşayacağını söylemek abartı olmayacaktır. 3- ÜLKEMİZİN İŞGALDEN HALKIMIZIN ZULÜMDEN KURTULUŞU “Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşaması” idealini, “bir ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde” olduğu sorumluluğunu yüklenen Mustafa Kemal Paşa ve yanındakiler, “Bandırma” adındaki gemi ile 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a varmışlardır.  Amasya Genelgesiyle ulusal irade açığa vurulmuş, Birçok engellemelere karşın toplanabilen Erzurum ve Sivas Kongrelerinde;  “Kuva-yi Milliyeyi amil ve iradeyi milliyeyi hâkim kılmak.” (Ulusal güçleri etken, ulusal iradenin egemen kılınması) esası benimsenmiş, Temsilciler Kurulu (Heyet-i Temsiliye) kurulmuş, Müdafaa Hukuk ve Kuvayı Millîye örgütlenmesine önem verilmiş, Kurtarıcı ve kurucu Mustafa Kemal Paşa’nın, 4 Ocak 1921 günü bir açıklamasında belirttiği, “Emperyalist güçler tarafından milletimize yapılan saldırı karşısında, haklarımızı savunmak amacıyla Büyük Millet Meclis’i, kurulmuştur.” (Büyük Söylev’de (Nutuk’ta) ifade edildiği üzere; “Saltanat ve hilafet makamımda oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta.” Olan, (Alçaklık sözcüğü, soysuzluğu da içerecek şekilde Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; Bile bile en kötü, en ahlaksızca davranışlarda bulunan, aşağılık, soysuz, namert, rezil, hain” olarak tanımlandığını yani zulüm yapan olduğunu da bilmek gerekir). Padişah-Halife Vahdeddin’in onayıyla, Halkı Allah ile aldatmak için fetvalar yayınlamasına karşın, “Bağımsızlıktan yoksun, bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa Türk Ulusunun onur ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm.” ilkesi doğrultusunda,  Kurtuluş ve Yeniden Kuruluş Savaşı; *Emperyalist güçlerin üstün silah ve teknoloji gücüne karşı, onca yokluk, yoksulluk, çaresizlik ve son yıllarda içinde yaşadığı onca savaşlar nedeniyle halkın yılgınlığına, *İstanbul’da işgal güçlerinin güdümüne girmiş olan Ferit Paşa Hükümeti, düşmanla iş birliği içinde hareket etmesine, *Artin Kemal” olarak da bilinen Ali Kemal ve benzerlerinin, Mustafa kemal Paşa’yı ve Kuvayı Milliyle yanlılarını ağır dille suçlayan yazılar yazmalarına, (Örneğin Ali Kemal bir yazısında; “Kuyucu Murat Paşa, Celâlilere nasıl muamele etmişse, Kuvayı Milliye'ye de öyle muamele edilmelidir. Anadolu halkı da Mustafa Kemal şakisine haddini bildirecek.” cümlelerin yer vermiştir.) *İstanbul Hükümetinin ve emperyalist güçleri kışkırttıkları ayaklanmalara karşı, *Kağnın kamyonu, çarığın da potini yenmesi mücadelesi olarak sürdürülmüştür. Türk Ordusunun 92.000 asker, 48.000 tüfek, 819 makineli tüfek, 145 topuna karşı,  180.000 asker, 88.000 tüfek, 3000 makineli tüfek ve 300 top gücüne sahip Yunan Ordusu ile savaştığı,  * Genç kızlarımız cepheden gelen şehit haberler üzerine, gelinlik yerine entari giyerek gelin olmayı yeğledikleri, * Şehit ve yaralı olarak 25 bin canımızı yitirdiğimiz, 7’si tümen komutanı olmak üzere 350 subayımızı şehit verip, 800 subayımızın da yaralandığı, bu nedenle; “Subay Savaşı” olarak anılan Sakarya Savaşı’nın sürdüğü günlerde, * Padişah-Vahdettin, cariyelerinden kendinden kırk yaş küçük olan, Nimet Nevzat Hanım’la (1902-1992) 1 Eylül 1921 günü evlenmiştir.   30 Ağustos’ta Kurtuluş Güneşinin Doğduğu Güne Doğru Baytar mektebi, nal üretme atölyeleri, çarık stokları artırılarak kesin sonuç alma hazırlıları yapılmış, Mustafa Kemal Paşa, saldırıyı yönetmek için gün doğumuna bir saat kala, bir dizi erin el fenerleri ile aydınlattığı yolda ilerleyerek ve savaş planını düşünerek Kocatepe’ye varmış, Ay hilal şeklini almış, hilalin önünde bir yıldız parlamış, Saat 22’de birlikler, saldırıya hazır olarak, mevzilenmişlerdir. 26 Ağustos sabahı sis nedeniyle gecikmeli olarak, saat 5.30'da topçu ateşimizle taarruz başlamıştır. Büyük Taarruzun başlatılmasından önce, iç ve dış iletişimin kesilmesi o denli etkili olmuştur ki, Anadolu’yu bir ağ gibi sarmış olan işgal güçlerinin istihbarat örgütleri bile, işin ciddiyetini ancak 28 Ağustos’ta kavrayabilmişlerdir. 30 Ağustos günü kurtuluşun gerçekleştiği kesinleştiği dakikalarda Başkomutanın yanında bulunanları tarihe şu notu düşmüşledir: “Askerlik sanatının büyük dâhisi, büyük strateji, harpten ve kandan açıkça nefret ediyordu. (şehitlere bakarak) gözleri nemlenmişti. Güneş ufukta kaybolmak üzereydi. Eliyle muharebe sahasını göstererek: ‘Hacıanestis! Mağrur kumandan! Neredesin? Gel, ordularını kurtar’ diye bağırdı” Trikopis'in rütbesi Tümgeneralliğe yükseltilmiş, ancak Yunan telsiz hatları Türk telsizcilerinin kontrolüne girdiği için, Trikopis terfi ettiğini tutsak olduktan sonra öğrenmiştir. Ankara’yı işgal edip, Mustafa Kemal’i tutsak edip, İstanbul’a giderek Ayasofya’ya Yunan bayrağı çekilmesini düşleyen ve Eskişehir’e dek gelen Kral Konstantin; The Daily Telgraph muhabirine, Mustafa Kemal’in sonunun yakın olduğunu söylediği, İstanbul, Beyoğlu Caddesi'nde, Yunan resmi binasına Kral'ın büyük boy resimleri yapıştırılmış ve altına "Geliyoruz" diye yazıldığı, Kimi fırsat düşkünleri bu koşullarda bile, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis Başkanlığından düşürülmesi girişimlerinde bulundukları günlerde, 1 Eylül 1921 günü, Suruç'ta yapılan mitingde zulme karşı, "Kürt Kavminin şanlı ordu zaferi elde edinceye kadar malca ve bedence hiçbir fedakârlıktan çekinmeyeceği ve gereğinde askerlik yükümlülüğü dışında bulunan eli silah tutan herkesin savaşa katılabileceği” duyarlılığının gösteren, insan haklarından ve onurundan yana olan halkımızın verdiği güç sayesinde, * Sorunlar karşısında önce, düşünen, * Gerekli araştırmayı yapan, tartışan, * Kararını ondan sonra veren, * Doğru bildiği şeyleri açıkça söylemekten çekinmeyen,  kişiliğe sahip olan “Bu başarıyı eltafı Sübhaniye’den (Allah’ın lütfundan) edindiğini dile getiren Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk Milletine yurdun işgalden kurtuluşunu 13 Eylül 1922 günü şu satırlara yansıyan sözleriyle duyurmuştur:  “Büyük ve Necip (soylu) Türk Milleti, Anadolu’nun halâsı (kurtuluş) zaferini tebrik ederken sana İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selâmını da takdim ediyorum.” ** Tük ordusuyla dört kez çarpışmış olan (Birinci ve İkinci İnönü Savaşları, Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz da) Trikopis’in, Mustafa Kemal Paşa ve yanındakilerle tanışmasını o gün cephede bulunan tanıklardan Halide Edip Hanım, şöyle aktarmıştır: “Fevzi Paşayla İsmet Paşa eğildiler. Fakat ellerini vermediler. … Mustafa Kemal Paşa, ‘Oturun General, yorulmuş olacaksınız,’ dedi. Sonra sigara tabakasını uzattı. Kahve ısmarladı.” Savaşı kazanacağını ve Talas’ta Amerikan Kolejinde kahve içeceğini söylemiş olan Trikopis, tutsak olarak Talas tutsak kampına gönderilmiştir. ** Günümüzde önemli 100 bilim ve düşün adamları sıralamasında 9. sırada yer alan Yaşar Nuri Öztürk’e göre; “Namus” kavramı Kurtuluş Savaşı sürecinde sıkça yinelenen kavramlardandır. Kuran’ı anlayarak okuyanlar bilirler ki;  bu kavram, Kur’an’da “sıdk” kavramı anlamındadır. Kamer Suresinin 54. ayetine göre; cennetle müjdelenenler emperyalist işgalciler karşısında sıdk konumunda bulunanlar; (Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere) Kuvayı Milliyeciler (Müdafaa Hukuk erleri) ve onlar gibi olanlardır. ** Kurtuluştan sonra yapılan değerlendirmelere göre işgalciler tarafından; 340 köy tamamen yakılmış, 576 köy kısmen yakılmış, 54.377 hane tamamen yakılmış, 4212 hane kısmen yakılmış, toplam 56591 hane zulüm görmüştür. ** Her ne kadar savaş koşulları zulüm ve acı çekmek ise de bu koşullarda insani davranışlar da yok değildir. 2 Ağustos 1919’da, Aydın’da Kuvayı Milliye karşısında yenilen Yunan güçleri,  kentte yangın çıkarmışlar, yangından kaçmaya çalışanlar, Yunanlar tarafından makineli tüfekle öldürülmüşler, evlerinden çıkamayanlar da evleriyle birlikte diri diri yakılmışlardır. Kuvayı Milliye’nin kontrolünde olan yerlerdeki Rumlar ve hatta Yunanlara yardım ettikleri bilinen Rum gençlerin bile can güvenliği sağlanarak, koruma altına alınımışlardır. Cephede yaşananları not eden (Halide Edip’in) Halide Onbaşı’nın notlarından; “Büyük bir kamyon durdu. İçinden birkaç esir çıktı. Bir çocuk sesi geliyordu. Bir Türk çavuşu, bir çocuğu kollarının arasına almış, sade bir babanın yapacağı gibi, onu avutmaya çalışıyordu. Gebe bir Yunanlı kadın, kocası olduğu anlaşılan bir Yunan zabitine dayanmış, geliyordu. Türk askerleri ve zabitleri çekildiler. Biraz sonra, Binbaşı Tahsin onlara köyde bir oda verdi. Kendisi de bir aile babası olduğu için, taarruza uğramasınlar diye, odalarının önüne nöbetçi koydu. Kadınlar bağırarak, Binbaşı Tahsin'e sitem ediyorlardı. Dumlupınar'da Yunanlıların Türk kadınlarına böyle muamele etmediklerini söylüyorlardı.” ** “KEŞKE YUNAN GALİP GELSEYDİ” diyenlere hatırlatmak için bir örnek daha vermek gerekir ise; Eskişehir'in Sazak köyünde evlere kapanan kadınlarla 8 ve 11 yaşlarında iki kızın ırzına geçen Yunan askeri, camiyi, okulu ve götüremedikleri eşyayı yakmışlar, kimi köyleri taş yığınına çevirmişlerdir. Kur’an’ı anlayarak okuyanların, Kemal Atatürk’ün yaptıkları ile Kur’an ayetlerinin örtüştüğünü göreceklerini vurgulayarak, Nisâ Suresi 75. Ayetinde; baskı altında ezilen kadın, erkek ve çocukların kurtarılması için Allah yolunda savaşmaya çağrı yapıldığını anımsatarak, şimdi dördüncü soruyu soralım.             4-EMPERYALİZM İLE BİRLİKTE İŞBİRLİKÇİLERİ DE YENEN, HALKIMIZI ZULÜMDEN KURTARARAK, KENDİ DÖNEMİNDE TÜRKİYE’Yİ YERYÜZÜNÜN EN SAYGIN DEVLETLERİNDEN BİRİ DURUMUNA YÜKSELTEN KEMAL ATATÜRK VE ONUNLA BİRLİKTE OLANLARA SAYGI DUYMAK, SAYGIYLA ANMAK GEREKMEZ Mİ?             Ya da bu soruyu şöyle soralım;             Zulüm yapandan yana mı, yoksa Kur’an’ın kötülediği zulümlerden kurtarandan yana mı olmak gerekir?    
Ekleme Tarihi: 25 Mart 2026 -Çarşamba

KUR’AN AYETLERİNİ ANLAYANLAR KEMAL ATATÜRK’E SAYGI DUYARLAR

 

Başlıktaki bu yargının doğruluğunu anlayabilmek için:

1-Ülkemiz işgal edildiğinde halkımız ne gibi zulümlerle karşılaştı?

2- Kur’an, zulmü ve zalim hakkında ne demektedir?

3- Halkımız zulümden kimin öncülüğünde kurtarılmıştır?

Sorularını; Kur’an hükümleri ve tarihi gerçekler ışığında anlamak gerekir.

 

1-ÜLKEMİZ İŞGAL OLUNDUĞUNDA, İŞGAL YÖRELERİNDE UYGULANAN ZULÜMLER

29 Ekim 1914’te Birinci Dünya Savaşı’na giren Osmanlı Devleti, dört yıl boyunca sekiz cephede (Irak, İran, Suriye, Sina, Galiçya, Çanakkale, Romanya ve Kafkasya) savaşmak durumunda kalmış, Albay Mustafa Kemal’in başarılarıyla Çanakkale Boğazı geçilip İstanbul teslim alınamamış ise de ülke işgalden kurtarılamamış, ancak geleceğin Atatürk’ünün kendini kanıtlamasına yaramıştır.

30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkesi ile Osmanlı yönetimince de tutsak duruma düşürülmüş işgal ve zulüm başlamıştır.

 

İşgal Zulüm Demektir

Müttefik Kuvvetleri Komutanı, Fransız General Franchet d'Esperey de 23 Kasım 1918 günü İstanbul’a girmiş, içinde bir yaşında zatürre hastası bir kız ile hamile bir hanımın kapı dışarı edilerek buraya Fransız general yerleşmiştir. (Bu saray eşi ile kızını bu sarayda bırakarak yurt dışına kaçan Enver Paşa’ya aitti.)

 İstanbul 16 Mart 1920’den itibaren resmi olarak işgal edildikten sonra, varsılların ve işgal temsilcilerinin her yaştaki yoksulları her yönden sömürmeleri, en aşağılık ahlaksız uygulamalarla bedenlerinden yararlanma eylemleri yaygınlaşmıştır.

İşgal koşullarını yaşamış olan Halikarnas Balıkçısı (Şakir Kabaağaçlı) tanıklığını şu satırlara yansıtmıştır:

 “Şehre adeta bir kâbus havası çöktü. Şehrin tenha yerlerinden geçmek tehlikeliydi. Gazhane yokuşundan Taksim’e çıkanlar ölümü göze almalıydı. Çünkü Taşkışla’yı işgal eden yabancı kuvvetler, yokuştan çıkanları vuruyor ve sonra koşup soyuyorlardı.”

İzmir ve Yöresinde Zulüm

Ülkemiz işgal edildiğinde yaşanılan onca onur kırıcı uygulamalara aşağıda sadece birkaç örnekle değineceğiz.

15 Mayıs 1919 günü “Zito Venizelos” naralarıyla İzmir işgal olunduğunda, işgal güçlerinden kaçıp, Ziraat Bankası merdivenlerine sığınan kadın ve çocuklar öldürülmüş, “Banka merdivenlerinden sel gibi kan” akmış, onlarca subay şehit edilmiştir.

*Birçok Türk çocuğu, Rum oldukları iddiası ile zorla kiliseye alınmışlar,

             *Kimi hanelerde eşinin önünde, kadınlarına tecavüz edildiği raporlara yansımıştır.

11 Mayıs 1921 günü, 3 Yunan subayı ve 200 er Bursa'nın Hamide köyünde, erkekleri çırılçıplak soyarak sopa ile dövmüşler, kadınlara sarkıntılık yapmışlardır.

Kutsal Yerlere Saldırı ve Cami Yakılması

*Aydın’da, ramazan ayında, Müslümanların, camiye gitmeleri engellenmiş,

*İzmir’de ezan vakitleri Hisar Camii’ne çekilen bayrak hedef alınarak, cami kurşun yağmuruna tutulup, giriş kapısı ve âlemi tahrip edilmiş,

*İzmir ve çevresindeki köy ve kasabalarda 150 cami tahrip edilmiş, insanlar diri diri yakılmış,

*15 Mayıs 1921’de Aydın’ın Germencik nahiyesine bağlı Çamköy’de 120 kişi camiye doldurularak diri diri yakılmış,

*Temmuz 1920’de Kanlıca’da bir müezzin Yunan askerlerinin saldırısına uğramış,

*Mayıs 1921’de Tuzla’da bir Yunan subayı ezan okumakta olan müezzine silah atmış,

*Ümraniye’de ezan okuyan müezzine İngiliz müfrezesi tarafından ateş açılmış,

*1922 yılı ramazan ayının 28. gecesi (25 Mayıs 1922) bir Yunan zabiti, emrindeki 8 askeriyle birlikte Edirne’de Yediyolağzı’ndaki Katırcılar Camii’ne girmiş; caminin kandillerini kırarak namaz kılan cemaate işkence etmiştir.

Yabancıların Raporlarına Yansıyanlar

USS Arizona” adlı Amerikan savaş gemisinin kumandanı günümüze şu bilgileri taşımıştır;

”Silahsız yaşlı erkekler ve hiç kimseye zararı dokunmayan halktan Türkler, Rumlar tarafından yere serildi. Bıçak veya süngülerle hançerlenmelerinin ardından, üzerlerindeki elbiselerle değerli eşyaları alınıp vücutları denize savruldu”.

İzmir'deki Amerikan Konsolosu Park, gördüğü şehirlerdeki durumu şöyle anlatmıştır:

Yangın nedeniyle Manisa’nın neredeyse tamamı harap olmuş, 10.300 ev, 15 cami, 2 hamam, 2.278 dükkân, 19 otel, 26 villa yakılmıştır.

Yunanlı yazar Tassos Kostopulos’ un, “1912- 1922 Savaş ve Etnik Temizlik” adlı kitabında şu cümleler yer almıştır:

25 Aralık 1920 öğle vakti Köprühisar’a girdik. Türk köyünün içinde silahlı askerler evlerin, mağazaların kapılarını kırıyor, içeri giriyorlardı. Her yerden çığlıklar, kadın haykırışları, ağlama sesleri yükseliyordu. Arada sırada tüfek sesleri de geliyordu. Yolda ilerlerken açık bir kapı gördüm. İçeri girdim. Merdivenin ucunda yaşlı bir Türk’ün cesedi vardı. Daha içeride bir patırtı vardı. Yaklaşık 10 kadar çamur ve pislik içinde asker yerlerde yuvarlanıyor, kahkahalar atıyordu. Altlarında da ise bir genç Türk kızı vardı. Yarı çıplaktı. O da çığlık çığlığa ağlıyor, yalvarıyordu.”

Bu konu ile ilgili değerlendirmemizi, Kemal Atatürk’ün 13Ağustos 1923 günü, TBMM’de söylediği şu sözlerini yinelemekle yetinelim:

Türk namı altındaki her şeye tecavüz edildi. Her gün Ayasofya 'ya haç asmak tehdidiyle en ince hislerimiz rencide edildi. …

Geçirdiğimiz buhranlı günlerin şerefli kahramanlarını hep beraber takdis edelim (kutsayalım). Onlar arasında namuslarına tecavüz edilmiş, ebediyen ağlamaya mahkûm genç kızlar da vardır."

 

2-KUR’AN’DA ZULÜM VE ZALİM KONUSU

İslam dininin temeli, Kur’an’dır. Kur’an, Müslümanlara;

*İnancın esaslarını, ibadet yöntemlerini, insan olmanın gereği olan güzel nitelikleri yani ahlak ilkelerini, insanların oluşturduğu toplumsal düzende davranış kurallarını, insanın içinde yaşadığı topluma karşı olan sorumluluklarını,

*Adaletli ve ahlaklı yaşamın temel kurallarını sunmaktadır.

Adalet ise;  hak sahibinin hakkından yoksun bırakmamak,  her hak sahibine hakkını vermektir.

Adaletin karşıtı da,  haksız davranışta bulunmak yani zulüm yapmaktır.

Kur’an’da Zulüm İfadesi

Zulüm kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 289 kez geçtiği, yirmi kadar ayetin insan ilişkilerini içerdiği, yetmişe yakın yerde de Allah’ın zalimlik yapmaktan uzak olduğunun vurgulandı tespit edilmiştir.

Örneğin; Lokman Suresi’nin 31. ayetinde Allah ile aldatmayı yeren Kur’an, en büyük zulmün şirk (Allah’a ortak koşmak) olduğuna da dikkatleri çekmiştir.

“Her ümmet için bir resul öngörülmüştür. Resulleri gelince, aralarında adaletle hüküm verilir. Hiçbir zulme uğratılmazlar.” anlamındaki Yunus Suresi’nin 47. Ayeti ile aynı surenin “Aralarında adaletle hükmedilmiştir. Asla zulme uğratılmazlar!” anlamındaki 54 ayetinde zulüm; adaletsizliğin ve haksızlığın karşıtı olarak anlamlandırılmıştır.

“Allah’ın ayetlerini inkâr edenler, haksız yere peygamberlerin canlarına kıyanlar ve adalet isteyen insanları öldürenler var ya, onlara can yakan bir azabı müjdele!” hükmünü içeren Al-i İmran suresinin 21. ayetinde de zulüm; haksızlık anlamında kullanılmıştır.

Nisa Suresi, 148. ayeti; Allah’ın, zulme uğrayanlar dışında, kötü sözün açıkça söylenmesini sevmeyeceği bildirilmiştir.

“İşkence” anlamı da taşıyan “zulüm” sözcüğünün Türkçe karşılığı; “haksızlık” anlamında olup, Kur’an’da zulüm, rüşvet ve hile ile mal edinmek, yetimin hakkını yemek, kamu malına zarar vermek anlamlarında da yer almıştır.

Haksızlığı yapan ise zalim olarak tanımlanmaktadır.

            Kur’an da zalim ifadesi; insani ilişkilerinde insanların haklarına saldıranları,  insan öldürenleri, zina yapanları, hırsızlık yapanları, yalan yere tanıklık yapanları, haksız yere ceza verenleri,  boşanma durumunda gerekli hak ve yükümlülükleri yerine getirmeyenleri, Tanrı’yı ananlara kötülük yapanları, insanlarla alay edip küçük düşürmeye çalışmaları,  yardıma muhtaç olanların mallarından yararlananları, faiz yiyenleri tanımlamıştır.

            Zalimlik, zulüm; zorbalık, haksızlık ve adaletsizlik gibi anlamlarını da içeren “zalim” kelimesi Kur’an da Şura Suresi’nin 40 ayetinde; “O, zalimleri hiç sevemez” olarak yer almıştır.

            İslam tarihinde en büyük zalimlik, Kerbela olayında, Türklerin Müslüman olmaya zorlanmalarında yaşanmış, günümüzde güçlü silahlara sahip ABD-İsrail ortaklığı Filistin ve Gazze’de, birçok yerde sürdürülmektedir.

             Mustafa Paşa (Kemal Atatürk) öncülüğünde Ulusal Kurtuluş Savaşı verilmemiş ve kazanılmamış olsa idi, ülkemiz o günden bugüne zulüm altında yaşayacağını söylemek abartı olmayacaktır.

3- ÜLKEMİZİN İŞGALDEN HALKIMIZIN ZULÜMDEN KURTULUŞU

“Temel ilke, Türk Ulusunun onurlu ve şerefli bir ulus olarak yaşaması” idealini, “bir ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak, yavaş yavaş bütün bir topluma uygulatmak mecburiyetinde” olduğu sorumluluğunu yüklenen Mustafa Kemal Paşa ve yanındakiler, “Bandırma” adındaki gemi ile 19 Mayıs 1919 günü Samsun’a varmışlardır. 

Amasya Genelgesiyle ulusal irade açığa vurulmuş, Birçok engellemelere karşın toplanabilen Erzurum ve Sivas Kongrelerinde;  “Kuva-yi Milliyeyi amil ve iradeyi milliyeyi hâkim kılmak.” (Ulusal güçleri etken, ulusal iradenin egemen kılınması) esası benimsenmiş, Temsilciler Kurulu (Heyet-i Temsiliye) kurulmuş, Müdafaa Hukuk ve Kuvayı Millîye örgütlenmesine önem verilmiş,

Kurtarıcı ve kurucu Mustafa Kemal Paşa’nın, 4 Ocak 1921 günü bir açıklamasında belirttiği, “Emperyalist güçler tarafından milletimize yapılan saldırı karşısında, haklarımızı savunmak amacıyla Büyük Millet Meclis’i, kurulmuştur.”

(Büyük Söylev’de (Nutuk’ta) ifade edildiği üzere; “Saltanat ve hilafet makamımda oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta.” Olan, (Alçaklık sözcüğü, soysuzluğu da içerecek şekilde Türk Dil Kurumu Sözlüğünde; Bile bile en kötü, en ahlaksızca davranışlarda bulunan, aşağılık, soysuz, namert, rezil, hain” olarak tanımlandığını yani zulüm yapan olduğunu da bilmek gerekir).

Padişah-Halife Vahdeddin’in onayıyla, Halkı Allah ile aldatmak için fetvalar yayınlamasına karşın,

“Bağımsızlıktan yoksun, bir ulus, uygar insanlık önünde uşaklıktan öte bir gözle görülmeye layık olamaz. Oysa Türk Ulusunun onur ve yetenekleri çok yüksek ve büyüktür. Böyle bir ulus tutsak yaşamaktansa yok olsun daha iyidir. Öyleyse ya bağımsızlık ya ölüm.” ilkesi doğrultusunda,  Kurtuluş ve Yeniden Kuruluş Savaşı;

*Emperyalist güçlerin üstün silah ve teknoloji gücüne karşı, onca yokluk, yoksulluk, çaresizlik ve son yıllarda içinde yaşadığı onca savaşlar nedeniyle halkın yılgınlığına,

*İstanbul’da işgal güçlerinin güdümüne girmiş olan Ferit Paşa Hükümeti, düşmanla iş birliği içinde hareket etmesine,

*Artin Kemal” olarak da bilinen Ali Kemal ve benzerlerinin, Mustafa kemal Paşa’yı ve Kuvayı Milliyle yanlılarını ağır dille suçlayan yazılar yazmalarına,

(Örneğin Ali Kemal bir yazısında; “Kuyucu Murat Paşa, Celâlilere nasıl muamele etmişse, Kuvayı Milliye'ye de öyle muamele edilmelidir. Anadolu halkı da Mustafa Kemal şakisine haddini bildirecek.” cümlelerin yer vermiştir.)

*İstanbul Hükümetinin ve emperyalist güçleri kışkırttıkları ayaklanmalara karşı,

*Kağnın kamyonu, çarığın da potini yenmesi mücadelesi olarak sürdürülmüştür.

Türk Ordusunun 92.000 asker, 48.000 tüfek, 819 makineli tüfek, 145 topuna karşı,  180.000 asker, 88.000 tüfek, 3000 makineli tüfek ve 300 top gücüne sahip Yunan Ordusu ile savaştığı,

 * Genç kızlarımız cepheden gelen şehit haberler üzerine, gelinlik yerine entari giyerek gelin olmayı yeğledikleri,

* Şehit ve yaralı olarak 25 bin canımızı yitirdiğimiz, 7’si tümen komutanı olmak üzere 350 subayımızı şehit verip, 800 subayımızın da yaralandığı, bu nedenle; “Subay Savaşı” olarak anılan Sakarya Savaşı’nın sürdüğü günlerde,

* Padişah-Vahdettin, cariyelerinden kendinden kırk yaş küçük olan, Nimet Nevzat Hanım’la (1902-1992) 1 Eylül 1921 günü evlenmiştir.

 

30 Ağustos’ta Kurtuluş Güneşinin Doğduğu Güne Doğru

Baytar mektebi, nal üretme atölyeleri, çarık stokları artırılarak kesin sonuç alma hazırlıları yapılmış,

Mustafa Kemal Paşa, saldırıyı yönetmek için gün doğumuna bir saat kala, bir dizi erin el fenerleri ile aydınlattığı yolda ilerleyerek ve savaş planını düşünerek Kocatepe’ye varmış,

Ay hilal şeklini almış, hilalin önünde bir yıldız parlamış, Saat 22’de birlikler, saldırıya hazır olarak, mevzilenmişlerdir.

26 Ağustos sabahı sis nedeniyle gecikmeli olarak, saat 5.30'da topçu ateşimizle taarruz başlamıştır.

Büyük Taarruzun başlatılmasından önce, iç ve dış iletişimin kesilmesi o denli etkili olmuştur ki, Anadolu’yu bir ağ gibi sarmış olan işgal güçlerinin istihbarat örgütleri bile, işin ciddiyetini ancak 28 Ağustos’ta kavrayabilmişlerdir.

30 Ağustos günü kurtuluşun gerçekleştiği kesinleştiği dakikalarda Başkomutanın yanında bulunanları tarihe şu notu düşmüşledir:

“Askerlik sanatının büyük dâhisi, büyük strateji, harpten ve kandan açıkça nefret ediyordu. (şehitlere bakarak) gözleri nemlenmişti. Güneş ufukta kaybolmak üzereydi. Eliyle muharebe sahasını göstererek:

‘Hacıanestis! Mağrur kumandan! Neredesin? Gel, ordularını kurtar’ diye bağırdı”

Trikopis'in rütbesi Tümgeneralliğe yükseltilmiş, ancak Yunan telsiz hatları Türk telsizcilerinin kontrolüne girdiği için, Trikopis terfi ettiğini tutsak olduktan sonra öğrenmiştir.

Ankara’yı işgal edip, Mustafa Kemal’i tutsak edip, İstanbul’a giderek Ayasofya’ya Yunan bayrağı çekilmesini düşleyen ve Eskişehir’e dek gelen Kral Konstantin; The Daily Telgraph muhabirine, Mustafa Kemal’in sonunun yakın olduğunu söylediği,

İstanbul, Beyoğlu Caddesi'nde, Yunan resmi binasına Kral'ın büyük boy resimleri yapıştırılmış ve altına "Geliyoruz" diye yazıldığı,

Kimi fırsat düşkünleri bu koşullarda bile, Mustafa Kemal Paşa’nın Meclis Başkanlığından düşürülmesi girişimlerinde bulundukları günlerde,

1 Eylül 1921 günü, Suruç'ta yapılan mitingde zulme karşı, "Kürt Kavminin şanlı ordu zaferi elde edinceye kadar malca ve bedence hiçbir fedakârlıktan çekinmeyeceği ve gereğinde askerlik yükümlülüğü dışında bulunan eli silah tutan herkesin savaşa katılabileceği” duyarlılığının gösteren, insan haklarından ve onurundan yana olan halkımızın verdiği güç sayesinde,

* Sorunlar karşısında önce, düşünen,

* Gerekli araştırmayı yapan, tartışan,

* Kararını ondan sonra veren,

* Doğru bildiği şeyleri açıkça söylemekten çekinmeyen,  kişiliğe sahip olan “Bu başarıyı eltafı Sübhaniye’den (Allah’ın lütfundan) edindiğini dile getiren Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Türk Milletine yurdun işgalden kurtuluşunu 13 Eylül 1922 günü şu satırlara yansıyan sözleriyle duyurmuştur:

 “Büyük ve Necip (soylu) Türk Milleti, Anadolu’nun halâsı (kurtuluş) zaferini tebrik ederken sana İzmir’den, Bursa’dan, Akdeniz ufuklarından ordularının selâmını da takdim ediyorum.”

**

Tük ordusuyla dört kez çarpışmış olan (Birinci ve İkinci İnönü Savaşları, Sakarya Savaşı ve Büyük Taarruz da) Trikopis’in, Mustafa Kemal Paşa ve yanındakilerle tanışmasını o gün cephede bulunan tanıklardan Halide Edip Hanım, şöyle aktarmıştır:

“Fevzi Paşayla İsmet Paşa eğildiler. Fakat ellerini vermediler. … Mustafa Kemal Paşa, ‘Oturun General, yorulmuş olacaksınız,’ dedi. Sonra sigara tabakasını uzattı. Kahve ısmarladı.”

Savaşı kazanacağını ve Talas’ta Amerikan Kolejinde kahve içeceğini söylemiş olan Trikopis, tutsak olarak Talas tutsak kampına gönderilmiştir.

**

Günümüzde önemli 100 bilim ve düşün adamları sıralamasında 9. sırada yer alan Yaşar Nuri Öztürk’e göre; “Namus” kavramı Kurtuluş Savaşı sürecinde sıkça yinelenen kavramlardandır. Kuran’ı anlayarak okuyanlar bilirler ki;  bu kavram, Kur’an’da “sıdk” kavramı anlamındadır. Kamer Suresinin 54. ayetine göre; cennetle müjdelenenler emperyalist işgalciler karşısında sıdk konumunda bulunanlar; (Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere) Kuvayı Milliyeciler (Müdafaa Hukuk erleri) ve onlar gibi olanlardır.

**

Kurtuluştan sonra yapılan değerlendirmelere göre işgalciler tarafından;

340 köy tamamen yakılmış, 576 köy kısmen yakılmış, 54.377 hane tamamen yakılmış, 4212 hane kısmen yakılmış, toplam 56591 hane zulüm görmüştür.

**

Her ne kadar savaş koşulları zulüm ve acı çekmek ise de bu koşullarda insani davranışlar da yok değildir.

2 Ağustos 1919’da, Aydın’da Kuvayı Milliye karşısında yenilen Yunan güçleri,  kentte yangın çıkarmışlar, yangından kaçmaya çalışanlar, Yunanlar tarafından makineli tüfekle öldürülmüşler, evlerinden çıkamayanlar da evleriyle birlikte diri diri yakılmışlardır. Kuvayı Milliye’nin kontrolünde olan yerlerdeki Rumlar ve hatta Yunanlara yardım ettikleri bilinen Rum gençlerin bile can güvenliği sağlanarak, koruma altına alınımışlardır.

Cephede yaşananları not eden (Halide Edip’in) Halide Onbaşı’nın notlarından;

“Büyük bir kamyon durdu. İçinden birkaç esir çıktı. Bir çocuk sesi geliyordu. Bir Türk çavuşu, bir çocuğu kollarının arasına almış, sade bir babanın yapacağı gibi, onu avutmaya çalışıyordu. Gebe bir Yunanlı kadın, kocası olduğu anlaşılan bir Yunan zabitine dayanmış, geliyordu. Türk askerleri ve zabitleri çekildiler. Biraz sonra, Binbaşı Tahsin onlara köyde bir oda verdi. Kendisi de bir aile babası olduğu için, taarruza uğramasınlar diye, odalarının önüne nöbetçi koydu. Kadınlar bağırarak, Binbaşı Tahsin'e sitem ediyorlardı. Dumlupınar'da Yunanlıların Türk kadınlarına böyle muamele etmediklerini söylüyorlardı.”

**

“KEŞKE YUNAN GALİP GELSEYDİ” diyenlere hatırlatmak için bir örnek daha vermek gerekir ise; Eskişehir'in Sazak köyünde evlere kapanan kadınlarla 8 ve 11 yaşlarında iki kızın ırzına geçen Yunan askeri, camiyi, okulu ve götüremedikleri eşyayı yakmışlar, kimi köyleri taş yığınına çevirmişlerdir.

Kur’an’ı anlayarak okuyanların, Kemal Atatürk’ün yaptıkları ile Kur’an ayetlerinin örtüştüğünü göreceklerini vurgulayarak, Nisâ Suresi 75. Ayetinde; baskı altında ezilen kadın, erkek ve çocukların kurtarılması için Allah yolunda savaşmaya çağrı yapıldığını anımsatarak, şimdi dördüncü soruyu soralım.

            4-EMPERYALİZM İLE BİRLİKTE İŞBİRLİKÇİLERİ DE YENEN, HALKIMIZI ZULÜMDEN KURTARARAK, KENDİ DÖNEMİNDE TÜRKİYE’Yİ YERYÜZÜNÜN EN SAYGIN DEVLETLERİNDEN BİRİ DURUMUNA YÜKSELTEN KEMAL ATATÜRK VE ONUNLA BİRLİKTE OLANLARA SAYGI DUYMAK, SAYGIYLA ANMAK GEREKMEZ Mİ?

            Ya da bu soruyu şöyle soralım;

            Zulüm yapandan yana mı, yoksa Kur’an’ın kötülediği zulümlerden kurtarandan yana mı olmak gerekir?

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.