Hüsnü MERDANOĞLU-Araştırmacı Yazar
Köşe Yazarı
Hüsnü MERDANOĞLU-Araştırmacı Yazar
 

İLK ANAYASAMIZIN VE HALKÇILIK İLKESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

“1921 Anayasası” olarak bilinen, İlk Meclis tarafından 20 Ocak 1921 günü kabul edilen ilk anayasamız (Teşkilâtı Esasiye Kanunu), 07 Şubat 1921 tarihli ve 1 sayılı Resmî Gazetede (Ceride-i Resmiye’de) yayınlanarak, 85 sayılı yasa olarak yürürlüğe girmiştir. İlk Anayasa: *Türkiye’nin kuruluş ilkelerini belirleyen, *1923 yılında yapılan değişikle, Cumhuriyet yönetimi için de geçerli olan hükümler içeren, *Daha sonra kabul edilen; 1924, 1961, 1982 anayasalarına temel oluşturan, *Temel hükümleri yönünden anlamını ve güncelliğini koruyan değerde bir anayasa olup, İlk dört maddesi günümüz Türkçesiyle şu hükümleri içermektedir: Madde 1- Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim şekli halkın kendi yazgısını doğrudan doğruya ve fiilen kendisinin yönetmesi esasına dayalıdır. Madde 2- Yürütme gücü ve yasama yetkisi milletin biricik ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde toplanır. Madde 3- Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir ve hükümeti, “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır. Madde 4- Büyük Millet Meclisi, iller halkınca seçilmiş üyelerden oluşur. Yasama meclisi, yürütme ve yargılama kurumları belli olan, “egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu” hükmünü taşıyan anayasaya sahip Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni, işgal güçlerinin güdümünde hükümet kuran padişaha sahip, İstanbul Hükümeti’nin devamı olarak kabul etmek elbette mümkün değildir. Ancak yeni kurulan devletin toprağı ve halkı, önceki devletin devamı olduğundan hiç kuşku yoktur. 1921 Anayasasının birinci maddesi; 29 Ekim 1923 tarihli ve 364 sayılı Yasa ile değiştirilerek; “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir (dayanır). Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.” Hükmüne, İkinci maddesi; “Türkiye Devletinin dini, Dini İslam’dır. Resmi lisanı Türkçedir.” hükmüne dönüştürülmüştür. İlk Anayasanın Değerlendirilmesi İlk kez egemenlik hakkını, “kayıtsız koşulsuz” Türk milletine vermiş olan,  “Asli Kurucu İktidar” yetkisine sahip olduğu için anayasa yapma yetkisini kullanan, bu yönüyle demokratik bir anayasa olan, 1921 Anayasası; *“Türkiye Devleti” deyimi yeğlenmekle (madde 3), etnik kökeni, dili ve kültürü (inancı da dâhil) farklı da olsa, aynı coğrafi birimde yaşayan halkın belli bir siyasal amaç etrafında birleşmesi gücü hedeflenmiştir. Böylece, yeni kurulacak devletin, kurtuluşa destek veren herkes için ayrımcılıktan uzak, bütünleştirici, kucaklayıcı ulusal-üniter devlet hedefini belirtmiştir. İlk Anayasa; *1839 Tanzimat Fermanı’nın da olduğu gibi ferman ile yürürlüğe konulan, monarşi anayasa değildir. *Halkın oyları ile oluşan Kurucu Meclis tarafından kabul edilen, demokratik bir anayasadır. Kemal Atatürk’ün İlk ve Meclisi ve İlk Anayasayı Değerlendirmesi Kemal Atatürk, İlk Meclis’in yetkisini ile Kanun-i Esasi ve Teşkilat-ı Esasi karşılaştırmasına yönelik yaklaşımının bir bölümünü, Teşkilat-ı Esasi’nin kabulünden önce yaptığı konuşmasında, şu sözleriyle yansımıştır: “… Yüce Meclis’iniz aynı zamanda bir kurucu (Meclis-i Müessisan) yetkisine sahiptir. Mevcut Kanunu Esasi’yi kaldırır, yerine yenisini koyabilir… anlaşma ve barış yapılması, vatan savunması ilanı, yani savaş ilanı gibi yetkilerin mevcut Kanunu Esasi’den (1876 anayasasında) kime ait olduğu malumunuzdur. Zannediyorum ki milletin hakiki vekillerinden oluşan Yüce Meclis artık bu yetkileri bir şahsa bırakmak istemiyor. Kendi yapmak ve tamamen üzerine almak istiyor. Dolayısıyla bunu ifade etmek lazımdır. Ayrık Bir Yaklaşım Üzerinde saray ve meşrutiyet gölgesi olmayan, seçilmiş milletvekillerinin oluşturduğu ilk anayasamızı kabul eden İlk Meclis’in, Cumhuriyetimizin 100. yılında TBMM tarafından yayınlanan; “1920 Seçimleri ve I. Meclis (1920-1923)” adındaki çalışmada (TBMM Yayını, I. Cilt, Ankara, 1920, s. ,99-121) “başlıca amacının saltanat ile hilafetin korunması” olduğu değerlendirmesi yapılmıştır. Ülkemizin düşman işgalinden kurtulması uğraşı veren kadrolardan oluşan İlk Meclis’in başarılanını, yani ülkenin düşman işgalinden kurtulmasını önlemek için; *Kurtuluşumuzun ulusal kadrosu Kuvayi milliye’ye karşı Hilafet Ordusu kuran, Kuvayı Maliye’nin başarısını önlemek için kararnameler yayınlayan (11 Nisan 1920 (1336) Tarihli Takvim-i Vekâyi'de yayınlanan Kararlar gibi). *İç ayaklanmaları kışkırtan, ayaklanmaları çoğaltmak için düşman uçaklarıyla Anadolu’da yerleşim yerlerine fetvalar attıran, *Mehmet Akif Bey’in camilerde; düşmana karşı yürütülen savaşın dine uygun olduğu içeriğindeki konuşmalarından rahatsız olunarak, halkın gerçekleri öğrenmesini önlemek için Kur’an ve hadis anlamlarının yayınlanmasını yasaklayan (23 Ekim 1921 tarihli Takvim-i Vekai’de yayınlanan; Kur’an’ı Türkçe anlamının yayınlanmasının yasaklandığı gibi), *Tüm siyaseti, işgalcilerin işini kolaylaştırma amacı güden, saltanat ve hilafet makamlarının korunması söz konusu olamazdı. Kaldı ki, yüzyıllardan beri inananları “Allah ile aldatmak” için kendilerini Tanrı’nın gölgesi gibi uydurmalarla aldatılan halka, padişah ve halifenin kurtarılacağından söz etmek de günün koşullarının gereği idi. Ayrıca bilinmelidir ki, başarı ve üstün kişiliği düşmanları tarafından bile takdir edilen Kemal Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü, yani İlk Meclis’in görevde olduğu bir tarih olan 25 Eylül 1920 günü, TBMM gizli toplantısında: “… Şimdi hilafet ve saltanat makamını işgal eden kimse, bu ulus için hain bir adamdır.” “Çünkü halife ve padişah kimliğini taşımış olan kimsenin bu ulusu yanıltmak, zehirlemek için şahsen uğraştığı birtakım fesat ocakları vardır. Bu örgütleriyle, o ifsatlarla (karışıklıklarla) kendinde cesaret gören bir adam reddedilmiştir ve redde mahkûmdur.” sözlerine yer vermekle gerçek düşüncesini açıklamıştır.   İlk Anayasa’da Halkçılık İlkesi Halk kavramı, çeşitli yönlerden tarif edilip anlamlaştırılmış ise de, devleti oluşturan; toprak ve egemenlik unsurlarının üçüncüsü, toprak ve egemenliğin de güvencesi olan insan unsurudur. Yurttaşsız, yani halksız devlet olamayacağı için halk, devletin en önemli unsurudur. Halk iç cepheyi oluşturur, dış cephe iç cepheden oluşur, iç cephe ne denli güçlü olasa ülke o denli güçlü olur. Halkçılığı; halkın: ekonomik ve sosyal yönden korunması ve kollanması dolayısıyla iç cephenin güçlendirilmesi olarak değerlendirmek mümkündür.   Halkçılığı ise; halkın yararına çaba içinde olmak olarak, adlandırmak gerekir.   1921 Anayasası’nda halkçılık; egemenliğin hiçbir kişi, zümre veya sınıfa değil doğrudan doğruya millete ait olması, yasama ve yürütme yetkilerinin halkın temsilcisi olan TBMM’de toplanması, siyasal karar alma süreçlerinde ulusal iradenin tek meşru kaynak olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir. Tutanaklarda; “Teşkilatı Esasiye Kanunu Lahiyası (Tasarısı)” olarak geçen, 18 Eylül 1920 günü gündeme alınan Halkçılık Programı ya da Halkçılık Beyannamesi, ilk anayasamızın temellerinden birini oluşturmuştur. Halkçılık Programı; *Kurulacak devletin, temel yapısını belirlemiş, *İlerleyen süreçte, “Halkçılık” olarak gelişmiş ve uygulanmıştır. 9 Eylül 1923’te kabul edilen Cumhuriyetimizin ilk siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi (Fırkası) Tüzüğünde, halkçılık söyle tanımlanmıştır: “Halk kavramı herhangi bir sınıfa özgü değildir. Hiçbir ayrıcalık iddiasında bulunmayan ve genellikle yasalar önünde kesin bir eşitlik kabul eden bütün bireyler halktandır. Halkçılar; hiçbir ailenin, hiçbir sınıfın, hiçbir toplumun ayrıcalıklarını kabul etmeyen ve yasaları uygulamada kesin özgürlük ve bağımsızlık tanıyanlardır.” Cumhuriyet Halk Partisi, 15-20 Ekim 1927 tarihindeki, İkinci Büyük Kongresinde Partinin; Cumhuriyetçi, Halkçı, Milliyetçi olduğu belirtilmiştir. Böylece ilkeler üçe çıkarılmıştır. Üçüncü Büyük Kongre’de (1931’de) ise bu ilkelere Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik (İnkılapçılık) eklenmiş ve ilke sayısı altıya çıkarılmıştır. Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1935 Programında da, sınıfsal çatışma yerine iş kolları arasında uzlaşı ve dayanışma vurgusu yapılmıştır. Söz konusu Programın 4.maddesinin "Halkçılık" başlıklı C bendinde (günümüz Türkçesiyle); “(...) Kanun önünde mutlak eşitliği kabul eden ve hiçbir bireye, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, hiçbir topluluğa ayrıcalık tanımayan yurttaşları halktan ve halkçı sayarız. Türkiye Cumhuriyeti halkını, birbirine karşıt sınıflardan oluşan bir yapı olarak değil; bireysel ve toplumsal yaşamda, iş bölümü esasına göre çeşitli hizmet alanlarına ayrılmış bir toplum olarak görmek temel ilkelerimizdendir. Çiftçiler, küçük zanaatkârlar, esnaf ve işçiler; serbest meslek sahipleri, sanayiciler, tüccarlar ve memurlar Türk ulusal yapısının başlıca çalışma kesimleridir. Bunların her birinin emeği, diğerlerinin ve toplumun yaşamı ve refahı için zorunludur. Partimizin bu ilkeyle ulaşmak istediği amaç, sınıf çatışmaları yerine toplumsal düzen ve dayanışmayı sağlamak ve çıkar grupları arasında birbirine karşıt olmayacak biçimde uyum kurmaktır. Çıkarlar, yetenek ve çalışma düzeyine göre belirlenir.” ifadelerine yer verilmiştir. Kemalizm’in "altı ilkesi" olarak bilinen bu ilkeler,  5 Şubat 1937'de yapılan bir anayasa değişikliğiyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na eklenmiştir. Kemal Atatürk döneminde bu ilkelerin gereği, içeriklerine uygun olarak yerine getirilmiştir. Her alanda güçlü olmak için kalkınma ve halkın gönencini artırmak bağlamında Türkiye yeryüzünde en geniş şantiye alanına dönmüştür. Devletin ve halkın gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için her alanda yeni yatırımlar yapılırken, yabancıların denetim ve yönetiminde olan ekonomik değerler satın alınarak ulusal ekonomiye katılmış, ülkemizin iç ve dış saygınlığı artmış, kamu kaynakları kamunun yararına harcandığı için oldukça başarılı ve dengeli kalkınma sağlanmıştır. Kemalist Halkçılık; sınıf üstünlüğüne ve ayırımına her yönüyle karşı olduğu gibi, herhangi bir aile, sınıf ya da topluluğun bir başkasına üstün olmasına, bu ayrıcalık nedeniyle hakkın diğer kesimlerine egemen olmalarına (maddi üstünlük ya da siyasi güç ve dini görünümlerle aldatılmalarına) da karşı olma anlamını içermektedir.  Kemal Atatürk, halkçılığa o denli önem vermiştir ki, çoğunlukla “cumhuriyet” deyimi yerine; “halk yönetimi”, “halk hükümeti”, “halkçılık” ifadelerini kullanmış, 01.12.1921 tarihli konuşmasından halkçılığı, “Toplumsal düzenini; emeğine, hukukuna dayandırmak isteyen toplumsal bir öğreti” olarak tanımlamıştır. Bu tanımdan Kemalist halkçılık, toplumsal eşitliği, sosyal adaleti ve dayanışmayı devlet eliyle güvence altına almayı amaçlayan ulusal ve bütünleştirici bir sosyal anlayıştır. Kemalist halkçılığın; *Emeğe değer vermesi, *Ekonomik eşitliği savunması, gelir ve servet uçurumlarına karşı olması, *Emekçinin yandaşı olması, işçi haklarının güvencesi için sendikal örgütlenmeyi desteklemesi, sosyalist değilse de sosyal içerikli bir anlayıştır. *Devletin, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alanlarda etkin olmasından yanadır. *Sömürüye, ayrıcalıklara ve sınıfsal üstünlüklere karşıdır. * Temel değerler arasında; demokrasi, laiklik, insan hakları ve toplumsal adalet yer alır. Bu bağlamda;             Sol görüşü, sosyal adaleti gerçekleştirmek için  devletin ekonomik-sosyal yaşamda halkı korumaya yönelik tutum içinde olması,; gelir dağılımının eşit olmasına, emeğe değer verilmesine özen gösterilmesi,             Sağ görüşü de, devletin bireysel özgürlüğe önem vermesi, serbest piyasa koşullarını hazırlaması, ekonomiye müdahaleden uzak durması şeklinde özetlemek gerekir ise;  1921 Anayasası’nın Halkçılık yaklaşımıyla, sol görüşe içerikli olduğunu söylemek abartı olmaz. Ayrıca, İlk Meclis’in kurduğu Ankara Hükümeti, halk hükümeti olarak şekillendiğini, Türkiye Cumhuriyeti'nin "halk hükümeti" olarak kurulduğunu,  Kemal Atatürk tarafından kurulun, partinin Halkçılık ilkesi esaslı olarak Halk Partisi olduğunu da bilmek gerekir. Anımsanması gereken bir başka gerçek ise; Yıllar boyu kamu yararına çalışarak emekli olunduktan sonra, geçim sıkıntısı içinde yaşama uğraşı verdikleri için günümüzde gündemlerde yer alan halkımızın önemli bir bölümünü oluşturan emeklilerin, maddi yaşam uğraşı verecek duruma düşürülmesi; halkçılıktan uzaklaşmalarının sonucu olduğudur.    
Ekleme Tarihi: 17 Ocak 2026 -Cumartesi

İLK ANAYASAMIZIN VE HALKÇILIK İLKESİNİN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

“1921 Anayasası” olarak bilinen, İlk Meclis tarafından 20 Ocak 1921 günü kabul edilen ilk anayasamız (Teşkilâtı Esasiye Kanunu), 07 Şubat 1921 tarihli ve 1 sayılı Resmî Gazetede (Ceride-i Resmiye’de) yayınlanarak, 85 sayılı yasa olarak yürürlüğe girmiştir.

İlk Anayasa:

*Türkiye’nin kuruluş ilkelerini belirleyen,

*1923 yılında yapılan değişikle, Cumhuriyet yönetimi için de geçerli olan hükümler içeren,

*Daha sonra kabul edilen; 1924, 1961, 1982 anayasalarına temel oluşturan,

*Temel hükümleri yönünden anlamını ve güncelliğini koruyan değerde bir anayasa olup,

İlk dört maddesi günümüz Türkçesiyle şu hükümleri içermektedir:

Madde 1- Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Yönetim şekli halkın kendi yazgısını doğrudan doğruya ve fiilen kendisinin yönetmesi esasına dayalıdır.

Madde 2- Yürütme gücü ve yasama yetkisi milletin biricik ve gerçek temsilcisi olan Büyük Millet Meclisinde toplanır.

Madde 3- Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından yönetilir ve hükümeti, “Büyük Millet Meclisi Hükümeti” unvanını taşır.

Madde 4- Büyük Millet Meclisi, iller halkınca seçilmiş üyelerden oluşur.

Yasama meclisi, yürütme ve yargılama kurumları belli olan, “egemenliğin kayıtsız ve şartsız millete ait olduğu” hükmünü taşıyan anayasaya sahip Büyük Millet Meclisi Hükümeti’ni, işgal güçlerinin güdümünde hükümet kuran padişaha sahip, İstanbul Hükümeti’nin devamı olarak kabul etmek elbette mümkün değildir. Ancak yeni kurulan devletin toprağı ve halkı, önceki devletin devamı olduğundan hiç kuşku yoktur.

1921 Anayasasının birinci maddesi; 29 Ekim 1923 tarihli ve 364 sayılı Yasa ile değiştirilerek;

“Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. İdare usulü halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir (dayanır). Türkiye Devletinin şekli Hükümeti, Cumhuriyettir.” Hükmüne,

İkinci maddesi; “Türkiye Devletinin dini, Dini İslam’dır. Resmi lisanı Türkçedir.” hükmüne dönüştürülmüştür.

İlk Anayasanın Değerlendirilmesi

İlk kez egemenlik hakkını, “kayıtsız koşulsuz” Türk milletine vermiş olan,

 “Asli Kurucu İktidar” yetkisine sahip olduğu için anayasa yapma yetkisini kullanan, bu yönüyle demokratik bir anayasa olan, 1921 Anayasası;

*“Türkiye Devleti” deyimi yeğlenmekle (madde 3), etnik kökeni, dili ve kültürü (inancı da dâhil) farklı da olsa, aynı coğrafi birimde yaşayan halkın belli bir siyasal amaç etrafında birleşmesi gücü hedeflenmiştir. Böylece, yeni kurulacak devletin, kurtuluşa destek veren herkes için ayrımcılıktan uzak, bütünleştirici, kucaklayıcı ulusal-üniter devlet hedefini belirtmiştir.

İlk Anayasa;

*1839 Tanzimat Fermanı’nın da olduğu gibi ferman ile yürürlüğe konulan, monarşi anayasa değildir.

*Halkın oyları ile oluşan Kurucu Meclis tarafından kabul edilen, demokratik bir anayasadır.

Kemal Atatürk’ün İlk ve Meclisi ve İlk Anayasayı Değerlendirmesi

Kemal Atatürk, İlk Meclis’in yetkisini ile Kanun-i Esasi ve Teşkilat-ı Esasi karşılaştırmasına yönelik yaklaşımının bir bölümünü, Teşkilat-ı Esasi’nin kabulünden önce yaptığı konuşmasında, şu sözleriyle yansımıştır:

“… Yüce Meclis’iniz aynı zamanda bir kurucu (Meclis-i Müessisan) yetkisine sahiptir. Mevcut Kanunu Esasi’yi kaldırır, yerine yenisini koyabilir… anlaşma ve barış yapılması, vatan savunması ilanı, yani savaş ilanı gibi yetkilerin mevcut Kanunu Esasi’den (1876 anayasasında)

kime ait olduğu malumunuzdur. Zannediyorum ki milletin hakiki vekillerinden oluşan Yüce Meclis artık bu yetkileri bir şahsa bırakmak istemiyor. Kendi yapmak ve tamamen üzerine almak istiyor. Dolayısıyla bunu ifade etmek lazımdır.

Ayrık Bir Yaklaşım

Üzerinde saray ve meşrutiyet gölgesi olmayan, seçilmiş milletvekillerinin oluşturduğu ilk anayasamızı kabul eden İlk Meclis’in, Cumhuriyetimizin 100. yılında TBMM tarafından yayınlanan; “1920 Seçimleri ve I. Meclis (1920-1923)” adındaki çalışmada (TBMM Yayını, I. Cilt, Ankara, 1920, s. ,99-121) “başlıca amacının saltanat ile hilafetin korunması” olduğu değerlendirmesi yapılmıştır.

Ülkemizin düşman işgalinden kurtulması uğraşı veren kadrolardan oluşan İlk Meclis’in başarılanını, yani ülkenin düşman işgalinden kurtulmasını önlemek için;

*Kurtuluşumuzun ulusal kadrosu Kuvayi milliye’ye karşı Hilafet Ordusu kuran, Kuvayı Maliye’nin başarısını önlemek için kararnameler yayınlayan (11 Nisan 1920 (1336) Tarihli Takvim-i Vekâyi'de yayınlanan Kararlar gibi).

*İç ayaklanmaları kışkırtan, ayaklanmaları çoğaltmak için düşman uçaklarıyla Anadolu’da yerleşim yerlerine fetvalar attıran,

*Mehmet Akif Bey’in camilerde; düşmana karşı yürütülen savaşın dine uygun olduğu içeriğindeki konuşmalarından rahatsız olunarak, halkın gerçekleri öğrenmesini önlemek için Kur’an ve hadis anlamlarının yayınlanmasını yasaklayan (23 Ekim 1921 tarihli Takvim-i Vekai’de yayınlanan; Kur’an’ı Türkçe anlamının yayınlanmasının yasaklandığı gibi),

*Tüm siyaseti, işgalcilerin işini kolaylaştırma amacı güden, saltanat ve hilafet makamlarının korunması söz konusu olamazdı.

Kaldı ki, yüzyıllardan beri inananları “Allah ile aldatmak” için kendilerini Tanrı’nın gölgesi gibi uydurmalarla aldatılan halka, padişah ve halifenin kurtarılacağından söz etmek de günün koşullarının gereği idi.

Ayrıca bilinmelidir ki, başarı ve üstün kişiliği düşmanları tarafından bile takdir edilen Kemal Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü, yani İlk Meclis’in görevde olduğu bir tarih olan 25 Eylül 1920 günü, TBMM gizli toplantısında:

“… Şimdi hilafet ve saltanat makamını işgal eden kimse, bu ulus için hain bir adamdır.” “Çünkü halife ve padişah kimliğini taşımış olan kimsenin bu ulusu yanıltmak, zehirlemek için şahsen uğraştığı birtakım fesat ocakları vardır. Bu örgütleriyle, o ifsatlarla (karışıklıklarla) kendinde cesaret gören bir adam reddedilmiştir ve redde mahkûmdur.” sözlerine yer vermekle gerçek düşüncesini açıklamıştır.

 

İlk Anayasa’da Halkçılık İlkesi

Halk kavramı, çeşitli yönlerden tarif edilip anlamlaştırılmış ise de, devleti oluşturan; toprak ve egemenlik unsurlarının üçüncüsü, toprak ve egemenliğin de güvencesi olan insan unsurudur. Yurttaşsız, yani halksız devlet olamayacağı için halk, devletin en önemli unsurudur. Halk iç cepheyi oluşturur, dış cephe iç cepheden oluşur, iç cephe ne denli güçlü olasa ülke o denli güçlü olur.

Halkçılığı; halkın: ekonomik ve sosyal yönden korunması ve kollanması dolayısıyla iç cephenin güçlendirilmesi olarak değerlendirmek mümkündür.  

Halkçılığı ise; halkın yararına çaba içinde olmak olarak, adlandırmak gerekir.  

1921 Anayasası’nda halkçılık; egemenliğin hiçbir kişi, zümre veya sınıfa değil doğrudan doğruya millete ait olması, yasama ve yürütme yetkilerinin halkın temsilcisi olan TBMM’de toplanması, siyasal karar alma süreçlerinde ulusal iradenin tek meşru kaynak olarak kabul edilmesi anlamına gelmektedir.

Tutanaklarda; “Teşkilatı Esasiye Kanunu Lahiyası (Tasarısı)” olarak geçen, 18 Eylül 1920 günü gündeme alınan Halkçılık Programı ya da Halkçılık Beyannamesi, ilk anayasamızın temellerinden birini oluşturmuştur.

Halkçılık Programı;

*Kurulacak devletin, temel yapısını belirlemiş,

*İlerleyen süreçte, “Halkçılık” olarak gelişmiş ve uygulanmıştır.

9 Eylül 1923’te kabul edilen Cumhuriyetimizin ilk siyasi parti olan Cumhuriyet Halk Partisi (Fırkası) Tüzüğünde, halkçılık söyle tanımlanmıştır:

“Halk kavramı herhangi bir sınıfa özgü değildir. Hiçbir ayrıcalık iddiasında bulunmayan ve genellikle yasalar önünde kesin bir eşitlik kabul eden bütün bireyler halktandır. Halkçılar; hiçbir ailenin, hiçbir sınıfın, hiçbir toplumun ayrıcalıklarını kabul etmeyen ve yasaları uygulamada kesin özgürlük ve bağımsızlık tanıyanlardır.”

Cumhuriyet Halk Partisi, 15-20 Ekim 1927 tarihindeki, İkinci Büyük Kongresinde Partinin; Cumhuriyetçi, Halkçı, Milliyetçi olduğu belirtilmiştir. Böylece ilkeler üçe çıkarılmıştır.

Üçüncü Büyük Kongre’de (1931’de) ise bu ilkelere Devletçilik, Laiklik ve Devrimcilik (İnkılapçılık) eklenmiş ve ilke sayısı altıya çıkarılmıştır.

Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1935 Programında da, sınıfsal çatışma yerine iş kolları arasında uzlaşı ve dayanışma vurgusu yapılmıştır. Söz konusu Programın 4.maddesinin "Halkçılık" başlıklı C bendinde (günümüz Türkçesiyle);

“(...) Kanun önünde mutlak eşitliği kabul eden ve hiçbir bireye, hiçbir aileye, hiçbir sınıfa, hiçbir topluluğa ayrıcalık tanımayan yurttaşları halktan ve halkçı sayarız. Türkiye Cumhuriyeti halkını, birbirine karşıt sınıflardan oluşan bir yapı olarak değil; bireysel ve toplumsal yaşamda, iş bölümü esasına göre çeşitli hizmet alanlarına ayrılmış bir toplum olarak görmek temel ilkelerimizdendir. Çiftçiler, küçük zanaatkârlar, esnaf ve işçiler; serbest meslek sahipleri, sanayiciler, tüccarlar ve memurlar Türk ulusal yapısının başlıca çalışma kesimleridir. Bunların her birinin emeği, diğerlerinin ve toplumun yaşamı ve refahı için zorunludur. Partimizin bu ilkeyle ulaşmak istediği amaç, sınıf çatışmaları yerine toplumsal düzen ve dayanışmayı sağlamak ve çıkar grupları arasında birbirine karşıt olmayacak biçimde uyum kurmaktır. Çıkarlar, yetenek ve çalışma düzeyine göre belirlenir.ifadelerine yer verilmiştir.

Kemalizm’in "altı ilkesi" olarak bilinen bu ilkeler,  5 Şubat 1937'de yapılan bir anayasa değişikliğiyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'na eklenmiştir.

Kemal Atatürk döneminde bu ilkelerin gereği, içeriklerine uygun olarak yerine getirilmiştir. Her alanda güçlü olmak için kalkınma ve halkın gönencini artırmak bağlamında Türkiye yeryüzünde en geniş şantiye alanına dönmüştür. Devletin ve halkın gerekli ihtiyaçlarını karşılamak için her alanda yeni yatırımlar yapılırken, yabancıların denetim ve yönetiminde olan ekonomik değerler satın alınarak ulusal ekonomiye katılmış, ülkemizin iç ve dış saygınlığı artmış, kamu kaynakları kamunun yararına harcandığı için oldukça başarılı ve dengeli kalkınma sağlanmıştır.

Kemalist Halkçılık; sınıf üstünlüğüne ve ayırımına her yönüyle karşı olduğu gibi, herhangi bir aile, sınıf ya da topluluğun bir başkasına üstün olmasına, bu ayrıcalık nedeniyle hakkın diğer kesimlerine egemen olmalarına (maddi üstünlük ya da siyasi güç ve dini görünümlerle aldatılmalarına) da karşı olma anlamını içermektedir.

 Kemal Atatürk, halkçılığa o denli önem vermiştir ki, çoğunlukla “cumhuriyet” deyimi yerine; “halk yönetimi”, “halk hükümeti”, “halkçılık” ifadelerini kullanmış, 01.12.1921 tarihli konuşmasından halkçılığı, “Toplumsal düzenini; emeğine, hukukuna dayandırmak isteyen toplumsal bir öğreti” olarak tanımlamıştır.

Bu tanımdan Kemalist halkçılık, toplumsal eşitliği, sosyal adaleti ve dayanışmayı devlet eliyle güvence altına almayı amaçlayan ulusal ve bütünleştirici bir sosyal anlayıştır.

Kemalist halkçılığın;

*Emeğe değer vermesi,

*Ekonomik eşitliği savunması, gelir ve servet uçurumlarına karşı olması,

*Emekçinin yandaşı olması, işçi haklarının güvencesi için sendikal örgütlenmeyi desteklemesi, sosyalist değilse de sosyal içerikli bir anlayıştır.

*Devletin, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi alanlarda etkin olmasından yanadır.

*Sömürüye, ayrıcalıklara ve sınıfsal üstünlüklere karşıdır.

* Temel değerler arasında; demokrasi, laiklik, insan hakları ve toplumsal adalet yer alır.

Bu bağlamda;

            Sol görüşü, sosyal adaleti gerçekleştirmek için  devletin ekonomik-sosyal yaşamda halkı korumaya yönelik tutum içinde olması,; gelir dağılımının eşit olmasına, emeğe değer verilmesine özen gösterilmesi,

            Sağ görüşü de, devletin bireysel özgürlüğe önem vermesi, serbest piyasa koşullarını hazırlaması, ekonomiye müdahaleden uzak durması şeklinde özetlemek gerekir ise;  1921 Anayasası’nın Halkçılık yaklaşımıyla, sol görüşe içerikli olduğunu söylemek abartı olmaz.

Ayrıca, İlk Meclis’in kurduğu Ankara Hükümeti, halk hükümeti olarak şekillendiğini,

Türkiye Cumhuriyeti'nin "halk hükümeti" olarak kurulduğunu,

 Kemal Atatürk tarafından kurulun, partinin Halkçılık ilkesi esaslı olarak Halk Partisi olduğunu da bilmek gerekir.

Anımsanması gereken bir başka gerçek ise;

Yıllar boyu kamu yararına çalışarak emekli olunduktan sonra, geçim sıkıntısı içinde yaşama uğraşı verdikleri için günümüzde gündemlerde yer alan halkımızın önemli bir bölümünü oluşturan emeklilerin, maddi yaşam uğraşı verecek duruma düşürülmesi; halkçılıktan uzaklaşmalarının sonucu olduğudur.

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (2)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Nevzat
(17.01.2026 10:43 - #4563)
Günümüzün şartlarına ilaç olacak değerdeki yazınız için sonsuz teşekkürler Sayın Yazar.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Mıchael
(17.01.2026 15:44 - #4569)
Güzel bilgilere değinmiş, okudum bilgilendim
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.