Merhaba,
Şu, Latin kökenli, telaffuz bakımından çoğu yabancı dilde de benzer şekilde kullanılan '’sistem’’ kelimesine, bizim bürokrasi jargonunda çok önemli bir hava yüklenerek kullanılmasına, ilk defa 1992 başlarında Kenya’dan Almanya’daki Karlsruhe başkonsolosluğuna tayin olduğumda tanık oldum desem abartmış sayılmam.
Malum o zamanlar, daha ne bilgisayarların ne de cep telefonlarının henüz günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası haline gelmediği, haberleşmenin telsiz veya teleks ile yapıldığı, yazılı iletişimin bel kemiğini ise faks cihazlarının oluşturduğu zamanlardı. Sosyal medyanın varlığından bahsedilmesi ise düşünülemezdi bile!
Konsolosluklara gelince, tarihçesi taa Osmanlı döneminin III.Selim zamanında ilk defa ‘Korfu’ adasında açılan ‘Şehbenderlik'e (Konsolosluk) dayanan bu misyonların sayısı, cumhuriyet tarihi boyunca gerçek ihtiyaçlar ve fayda/maliyet unsuru da dikkate alınarak makul sınırlar içinde tutulmaya çalışılmıştı. Ne var ki günümüzde, mevcut yönetimin son yirmi yıldır kullandığı, ‘’bugün toplam 300 küsur temsilcilik sayısı itibariyle artık dünyada 3. sıraya yükseldik!’’ gibi söylemleri sayesinde kısa bir zaman içinde dünya birinciliğimizin bile hayal olmaktan çıktığı ileri sürülebilir. Hele kimi yandaş sosyal medya kanallarında, Sait Faik’in deyimiyle ‘’avantürye’’ bir TV dizisi müziği eşliğinde yayınlanan görüntülerle, hariciyemizin her kelimenin başına çarpıcı bir sıfat ekleyerek sürdürdüğü 'caydırıcı' dış politikasının malum çevrelerde epey getirisi olduğu da yadsınılamaz bir gerçek. Haliyle, böylesi yaygın bir diplomasi ağının gereği olarak da ‘büyükelçi' kadrolarının ölçüsü biraz kaçmış halde kurum dışı montajlarla donatılmasına ve gittikçe olağan karşılanan bir durum haline gelmesine de şaşmamalı. Neyse ki, şimdilik sadece kariyer memurlarına tahsisli ‘başkonsolos' kadroları ise söz konusu çevreler için henüz yeterli bir cazibe seviyesine ulaşmamış durumda!
Yazının başında zikrettiğimiz Karlsruhe şehrine geri dönecek olursak…Almanya’nın Fransa sınırında, Baden Württemberg eyaletinin Ren nehri kıyısında orta büyüklükte bir şehir olarak, anayasa mahkemesine ev sahipliği yapması ve üniversitesinin ünü dışında pek cazip bir yer sayılmaz. Sessizliği ve sakinliği ile Prusya krallarından Karl’ın huzur bulduğu yer olarak adını da bu özelliğinden almış. Kral da memnuniyetini buraya görkemli bir saray yaptırarak göstermiş. Belki biraz çelişki ama, şehirdeki yegane yabancı misyon olarak bizim konsolosluğun bulunduğu (o tarihte) kentin ana caddesinin adını da ‘Krieg' (savaş) koymuşlar!
1961 yılında, Almanya Federal Cumhuriyeti (AFC) ile imzaladığımız 'iş gücü anlaşmaları' ile başlayan ‘’umuda yolculuk’’ serüvenlerinde ana sahne rolü üstlenen Almanya'daki 13 başkonsolosluk gibi Karlsruhe’deki temsilcilikte de, yüz elli binlik bir vatandaş topluluğuna verilen hizmet, doğumdan ölüme, evlenmeden askerliğe, pasaporttan notere, tebligattan hapishane ziyaretlerine kadar 'ahval-i şahsiye' dediğimiz işlerle sınırlı kalmaz, sosyo-kültürel, eğitim ve sportif faaliyetler, dernek münasebetleri, ailevi sorunlar gibi insani boyut merkezli her tür alanı kapsar. Tabiatı ile böylesi geniş bir hizmet yelpazesinin içi de benzetebildiğiniz ölçüde, ilginç olaylarla saklı zengin bir hazineye benzer.
''Baringo ile Hariciye Sohbetleri 1’’ kitabımda, ‘’Anadolu federe islam cumhuriyeti Karlsruhe emirliği!’’,’’İlticacı mı irticacı mı?’’, ‘’Kız kaçırma!’’, ‘’Allah kurtarsın-uyuşturucunun hası!’’, ‘’Dervişlerin oyunu!’’ gibi başlıklar altında sayfalar dolusu yer verdiğim bu konular için gazetedeki köşem yeterli olmadığından, ayrı bir yazı dizisi olarak sunmayı ileriye bırakarak, ‘sistem’ ile başladığımız yazıyı yine 'sistem' ile sonlandıralım.
Yukarda kısaca resmetmeye çalıştığım gibi, her gün yüzlerce işçi vatandaşımızla dolup taşmakta olan bu konsolosluklar, çalışanlara kolaylık olsun diye o tarihlerde cumartesi günleri de mesai verirdi. Bu derece yoğunluk altında işler öyle böyle yürürken, Ankara’daki merkez ağa bağlı olan genç ve acemi! bilgisayarlar zaman zaman arızaya geçer işlemler de stop ederdi. Tecrübeli memurların, ‘’arkadaşlar ne yapalım? sistem arızası, (veya) SiSTEM ÇÖKTÜ, biraz bekleyeceksiniz!'’ Şeklindeki yatıştırma anonsları uğultunun daha da yükselmesine neden olur ve vatandaşın toplu halde,'’ bize ne sistemden, maaşınızı biz veriyoruz, siz biz burada oluğumuz için buradasınız, önce işimizi bitirin!'' protesto sesleri tabii ki en yüksek perdeye ulaşırdı. Halen geçmişin nostaljik ortamında yaşayan ve esasen konsolosluğa eski arkadaşları ile buluşma, konuşma amacı ile gelmiş olan birinci kuşak, akil yaşlıların da ‘’evet yahu vatandaş haklı, bırakın şu sistemi filan, geçin daktiloların başına, kesin makbuzları el ile, vurun şu damgaları, basın şu imzaları paşaportlara!’’ çıkışları ortamı daha da alevlendirirdi…
Malum, etimolojik olarak farklı tanımları da olsa, belirli bir amaca yönelmiş, gelişmiş bir düzen içinde birbirlerine bağlantılı olarak çalışan bir yöntemi ifade eden ‘sistem’ kelimesinin, günümüzde kuvvetler ayrılığı ilkesini perdeleyen bir yönetim şeklinde kullanılıyor olması akla, nereden nereye dedirtecek bir soru işareti getiriyor mu acaba?
Hepinize güzel günlerle dolu iyi bir yıl diliyorum.
