Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
Köşe Yazarı
Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
 

İTİBAR

Merhaba, Emekli bir dışişleri bakanlığı mensubu olarak bugün sizlere hariciye mesleği ile ilgili, bana ilginç gelen iki kitabı tanıtmak istiyorum. Birkaç dakikalığına da olsa, ülke gündeminin her zamanki iç kapayıcı ve bıktırıcı ortamından geçmişe doğru kısa bir yolculuk ile biraz uzaklaşmaya ne dersiniz? Osmanlı devletinin 1720 yılında yurt dışına gönderdiği ilk sefir 28 Çelebi Mehmet’in Fransa anılarını içeren, Şevket Rado’nun ‘’SEFARETNAME’’ adlı kitabı (100 sayfa) ile başlayıp, Abdülhamit döneminden cumhuriyete uzanan kariyeri boyunca iki dünya savaşı sırasında Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde görev yapmış Esat Cemal Paker’in ‘’KIRK YILLIK HARİCİYE HATIRALARI’’ adlı kitabı (170 sayfa) arasında iki asrı kapsayan bir seyahat… Kitaplarda, biri Pasarofça ile gerileme dönemine girmiş yaşlı bir imparatorluğa, diğeri de Atatürk’ün önderliğinde kurulmuş genç bir cumhuriyete mensup iki temsilcinin, kabul eden devletler tarafından nasıl büyük bir saygı ile karşılanıp, en itibarlı şekilde ağırlandıkları hususu en belirgin özellik olarak göze çarpmakta. Keza temsilcilerin, dönemlerine göre daha önce hiç tanık olmadıkları yenilikler karşısında hayrete düşmüş olsalar bile, herhangi bir aşağılık kompleksine kapılmadan ve de daha önemlisi gayet objektif ve doğru bir biçimde gördüklerini memlekete duyurmuş olmaları da üzerinde durulması gereken bir özellik. Hele ki, günümüzün vahim örnekleri ortada iken! -SEFARETNAME (SEYAHATNAME) Gençliğinde Yeniçeri Ocağı’nın 28. Ortasına (tabur) yazılmış olduğu için ‘’Yirmisekiz’’ lakabıyla şöhret kazanan Mehmet Çelebi, 1720 yılında padişah III.Ahmet tarafından ilk defa Fransa’ya büyükelçi olarak gönderilen değerli bir devlet adamı. Her ne kadar, sonrasında meydana gelen yobaz ayaklanması ile bir müddet faaliyeti durdurulmuş olsa da bu tayinin Türkiye’nin asırlar sonra matbaaya kavuşması gibi muazzam bir gelişmeye de yol açtığını hatırda tutmak gerekir. Eserin öğretici yanı, Fransa kralı XV.Luis (o tarihte 11 yaşında) nezdinde büyükelçi atanan Çelebi’nin, o tarihe kadar Türkiye’den ilk defa dışarı çıkan biri olarak, yol boyunca ve sonrasında Paris’te gördüklerini en ince teferruatına kadar anlatmasıdır. O devirde Türkiye’de eşi olmayan gösterişli eserleri yapılabilir şeyler olarak görüp, kendisine gösterilen büyük saygı ve misafirperverliği hiç yadırgamamış ve ömürlerinde Osmanlı görmemiş kimselerin tecessüs merakından sıkıntı duymadan gördüklerini sade bir üslupla kaleme almıştır.   400 kişilik bir heyetle İstanbul’dan koca bir kalyon ile Fransa’nın Tulon ve Marsilya limanlarına varan Çelebi Mehmet, kalenin burçlarından üç yüz pare top atışı ile karşılanır. Yaldızlı sandal ile geminin yanına gelen ‘Kamudan Vekili’ nin (Liman Reisi), ‘’Safa geldiniz, hoş geldiniz. Nice günler idi mesut kudûmunuzu bekler idik!’’ sözlerinden sonra meyva, şekerleme, sebze ve bir sürü yiyecek ikramı yapılır. Kralın Marsilya’daki konağı tahsis edilen Çelebi’nin, ''asker tayfasının harp aletleriyle selama durup, mehterhaneler çalınup kendülerine mahsus sazlar ile birkaç bin adam sağımızda solumuzda yürüyerek bahçeye geldik!’’ cümlesi ile karşılanması tasvir edildikten sonra, hüküm süren veba salgını nedeniyle ‘karantina' tedbirleri uygulandığı için 40 gün orada konaklaması anlatılır. Bu sürede kralın temsilcisi dük tarafından ağırlanır. Beyzade’nin, ‘’Halen efendim, Fransa kralı hazretlerinin kendi memleketlerine saadetle girdiklerini duymakla çok memnun olduklarını, bu kulunu bilhassa devletlû efendi hazretlerini otuz konak öteden karşılayup hoş geldiniz demek için göndermişlerdir. Bu hareketin eskiden beri iki devlet arasında akdedilmiş olan dostluk ve samimiyete kuvvet vereceği muhakkaktır. Zira cenab-ı saadetleri bilhassa seçilip gönderilmiştir. Bu hususun uhdesinden gelmeğe kudretim yettiği kadar can-u gönülden çalışacağım!’’ şeklindeki konuşması nakledilir. Sefirin dikkatini çeken bir diğer özellik ise kadınlara gösterilen saygı ve itibardır. Bunu da, ‘’ Halkı ve kadınları seyrederek ineceğimiz yer, şekerhane sarayı imiş. Ayan ve zabitler hatırımızı sorup şekerlemeler getirdiler. Sonra kadınlar onar, yirmişer gelmeğe başladılar. Akşam saat altıya varana kadar arkası kesilmedi. Fransa memleketinde kadınların itibarı erkeklerden üstün olmakla, istedikleri ne ise işlerler, murad ettikleri yere giderler. Ol vilayetlerde hükümleri caridir!’’ cümlesi ile anlatır. Marsilya’dan Paris’e kadar nehirler üzerindeki mavnalarla yapılan uzun seyahat ise, o günün mühendislik harikası olan havuzlu kanal ve açılır-kapanır köprü teknolojisini sergilemesi açısından çizimlere yer verilmiş tafsilatlı bir anlatımdır. Yol üstündeki Bordo ve Tuluz şehirlerinde de top atışları ile karşılanıp konaklatılan Çelebi Mehmet’i her defasında mareşal ünvanlı görevliler karşılar. Kalelerdeki çiçekçilik faaliyetleri sefirin dikkatini çekmiştir. ‘’Meğer bu dizdar çiçek severmiş. Tohumdan gelme bir sürü Girit lalesi yetiştirmiş, hatta ol vakitte birkaç tane Girit katmerlisi de açmıştı… bundan sonra bizi bir odaya götürdüler. Bir oda ki, baştan başa peri yüzlü kızlarla resimlendirilmiş!’’ Paris'e varıp (çocuk) kral tarafından kabulü ise şöyle anlatılmış: ''Bizi krala götürmeğe baş mareşal tayin olmuş. Pazar günü öğleden önce kralın hintovu (çift atlı süslü araba) ile saraya götürüldük. Bunun yanında iki yüz kadar süslü arabalar da geldi. En önde kralın rejimanından atlı askerler yürüyordu. Ardında bizim adamlarımızı da at bindirip kürklü giysiler içinde ellerine tüfek de verdiler. Paris sokakları gayet geniş. Yan yana beş altı araba ile gitmek mümkün. Şehirde cümle halk seyre gelmiş. Haneler dörder beşer kat olup pencerelerden kadın erkek bizi seyreyler.’’ Kabul öncesi verilen yemek davetinde ise kalabalıklar halinde herkes gelip heyeti seyretmek ister. Sefir bu durumu da ‘’filan kimsenin kızı, karısıdır; yemek yidiğinüze bakmağa izninizi rica eder’’ deyu haberler gelüp, kimini def edemeyip nâçar ruhsat verdik!’’ diyerek anlatır. Kralın kabulünü ise; ‘’ferace ve samur kürk ile divan takımı ile eğerlenmiş kendi atımıza binerek prenses Lanbesk sağımızda, entüredüktör (teşrifat- protokol reisi) solumuzda gittik. Sarayın divanhane kapusuna vardık. Biz içeri girdiğimizde kral dahil cümle ayağa kalktı. Name-i Hümayun’u (itimatname) önümüze almıştık. Elimizi göğsümüze koyup namem hümayun’u selam verir vaziyette gösterdik. Kral çocuk olmakla veziri saygı ile elimizden alup kralın yanında bulunan üzeri sırmalı yaygı ile örtülü iskemlenin üzerine koydu. Kral on iki yaşına basmış. Yüzü gayet güzel olup, elmaslara gark olmuş, altın sırmalı elbisesi ile şaşaa veriyordu. Kendisi cevap vermeyüp lalası mareşal cevap verdi. ''Şevketlü ve kudretlu Â-li Osman padişahı hazretlerinin elçiliğe cenaplarının intihal olunduklarından haşmetlu unvanlu kral hazretleri ziyadesiyle haz duymuşlardır.’’ ''….Elimizi başımıza koyup veda eyledik…'' Takip eden günlerde kralın, şerefine verdiği av partisine katılan sefirin buradaki gözlemleri de enteresandır. …’’Bu esnada kralın akrabası olan karılar ve sair kibar karıları hintovlarından çıkup erkek elbiseleriyle ve elmaslar içinde atlara binüp kırıtarak silahşorluğa başladılar…Daha sonra devahane (hastane) ziyareti sırasında mareşal, ‘’kralımızın güzelliğine ne dersiniz? Diye sual eyledi. ‘’Maşallah'’ dedik. ‘’Henüz on bir yaşında, dört aylıktır. Şimdi boyu posu ile hiç güzel olmaz mı? Hem saçları da takma değildir, bakın!’’ Deyu kralı tutup arkasına çevirdi. Biz dahi saçlarına yapışıp okşadık. ‘’Yürüyüşü dahi güzeldir, şöyle yürüyünüz görsünler!’’ Dedi. Kral dahi divanhane ortasına değin yürüyüp, mareşalin, ‘’daha süratli hareket eyleyin, koştuğunuzu dahi görsünler!’’ komutu üzerine koştu avdet eyledu, arkasından ‘’ Beğendiniz mi? Deyu sual eyledu biz dahi, ‘’Barekallah!’’ Deyu cevap eyleduk. Sefirin, saraydaki mücevher dairesi ile ülkedeki tüm kalelerin maketlerinin muhafaza edildiği stratejik bölümleri ziyaretinden hayli etkilendiği sayfaları atlayarak opera ve ramazan bölümlerine kısa bir paragraf açalım … ‘'Paris şehrine mahsus bir oyun varmış. Opare derlermiş. Acayip sanatlar gösterirlermiş. Ol şehre mahsus imiş. Şehrin kibarları varırlar, kral bile ara sıra gelirmiş. Bizi kralın oturduğu yere götürdüler. Geldikte herkes rütbesine göre otururlar ve bizi cümle elçilerin önüne geçirip krala yakın oturttular. Kırmızı kadife ile döşenmişti. Her taraf kadın erkek ile baştan başa dolmuş idi. Yüzden fazla çeşitli saz hazır idi. Birkaç yüz balmumu ve billur avizelerle hesapsız mumlar yanmış idi. Alevinden öyle bir şaşırtıcı parlaklık meydana gelmiş ki, tabir olunmaz! Tamam yerleştikten sonra birdenbire ol perde kaldırılup ardından büyük bir saray zuhur eyledi. Yirmi kadar peri yüzlü kız pırıl taşlı elbise ve fistanlarıyle meclise tekrar parultular salip sazlar dahi hep birden nağmeye giriştiler. Bir müddet raks olunup opareye başladılar. Bunun aslı bir hikâyeyi canlı göstermek. Her hikâyeyi bir kitap edep basmışlar… Sözün kısası ol kadar şaşılacak şeyler gösterdiler ki, tabiri kabil değildir. Gök gürlemeleri ve şimşekler gösterdiler. Hele aşk hallerini öylesine gösterip icra ettiler ki insanın acıyacağı gelir!’’… İlerleyen günlerde Paris ve civarındaki sarayları da gezen sefir, özellikle saray bahçelerindeki havuzların basınçlı su püskürten fıskiyelerinden hayli etkilenir, teknolojiye hayran kalır. Paris’in İstanbul kadar büyük olmadığının da altını çizen sefir, şehircilik, planlama ve binaların muntazamlığı üzerinde de hayli ayrıntılı durur. Günler, aylar derken Ramazan gelir; ‘’Bu esnada ramazan-ı şerif geldi, oruç tuttuk ve giceleri cemaatle teravih namazı kıldık. Bu esna mareşal gelüp, ‘’rica ve niyaz ideriz ki, hanımlarımız gelüp iftar eyledüğünüzde yemek yidüğünüzü seyretmek isterler. İzniniz olursa, kral dahi hazzeder!’’ Çaresiz kalup, ‘’elimizden ne gelür, hoş geldiler safa geldiler’’ dedik gitti. Anı gördüm ki akşama bir iki yüz avrat, altın ve ziynet içinde elmaslara batmış halde gelüp karşu be karşu sandalyelere oturdular. Sonra birkaç bin kadın içinde kaldık. Sanki düğün evine döndü. Hele her ne hal ise bu azabı çeküp iftar ettük. Bunlar her biri çörek şekerleme getirmiş, gitmezler. Saat üçe varınca otururlar meğer namazı beklerlermiş. Çare yok abdest alup namazı kıldık. Tekrar izin istediler. Her gece bunlar gelüp iftar ve taam ile namazımızı temaşa etmek için yalvarır oldular izin verdük!’’ Cemaatle oturup gece teravih tamam eda idüp ilahiler ve tesbihlerle bütün kadınlar bizleri seyretti ve hayran oldular!’’... Aylar geçer, krala veda vakti gelir ve 28.Çelebi Mehmet, ilk Osmanlı sefiri olarak 1 yıl kaldığı Paris’ten memlekete geri döner. Padişah III. Ahmet tarafından daha önce Pasarofça anlaşmasındaki gayretlerinden dolayı Paris’e sefir olarak gönderilmiş olan Çelebi’nin Fransa seyahati, batılılaşmanın dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Buradaki tespitlerinin de devlet için bir model teşkil ettiği vurgulanır. Beraberindeki oğlu Said Efendi’nin çabaları ile 1727’de kurulan matbaa kültürel tarihimizin önemli bir parçası olmuştur. Öte yandan, Çelebi Mehmet’in Paris’teki ikametinin, dönemin elde kılıç fetih peşinde koşan Osmanlı imajının da kısmen değişmesine yol açtığı da söylenebilir. Zira Çelebi’nin, ‘’Turquerie’' denen kıyafetten resme, mimariden müziğe kadar Avrupa’daki sanat çevrelerinde bir Türk modasının doğmasına da vesile teşkil ettiği kabul görmektedir. Nitekim Mozart’ın bu seyahatten yarım yüz yıl sonra bestelediği ‘’Saraydan Kız Kaçırma, Türk Marşı ve benzer 'ala turka’ eserleri bu modadan beslenen örneklerin önde gelenleri arasında yer alır. 1730’daki yobaz patrona Halil isyanı ile devrilen padişah III.Ahmet’in ardından gözden düşen Çelebi Mehmet’in son diplomatik görevi, I.Mahmut‘un tahta çıkışını Lehistan (Polonya) devletine sunmaktı. Daha sonra sıradan bir görev olarak Kıbrıs valiliğine atanan sefir 1732’de Magosa’da vefat etti. Mezarı da oradadır. Osmanlının ilk dönemlerindeki ‘’Reisü'l Küttablık’’ temsilcisi 28 Mehmet Çelebi’den sonra hariciye nezareti temsilcisi Esat Cemal Paker beyi haftaya misafir etmek üzere hoşçakalın!   
Ekleme Tarihi: 08 Şubat 2026 -Pazar

İTİBAR

Merhaba,

Emekli bir dışişleri bakanlığı mensubu olarak bugün sizlere hariciye mesleği ile ilgili, bana ilginç gelen iki kitabı tanıtmak istiyorum. Birkaç dakikalığına da olsa, ülke gündeminin her zamanki iç kapayıcı ve bıktırıcı ortamından geçmişe doğru kısa bir yolculuk ile biraz uzaklaşmaya ne dersiniz?

Osmanlı devletinin 1720 yılında yurt dışına gönderdiği ilk sefir 28 Çelebi Mehmet’in Fransa anılarını içeren, Şevket Rado’nun ‘’SEFARETNAME’’ adlı kitabı (100 sayfa) ile başlayıp, Abdülhamit döneminden cumhuriyete uzanan kariyeri boyunca iki dünya savaşı sırasında Avrupa’nın çeşitli başkentlerinde görev yapmış Esat Cemal Paker’in ‘’KIRK YILLIK HARİCİYE HATIRALARI’’ adlı kitabı (170 sayfa) arasında iki asrı kapsayan bir seyahat…

Kitaplarda, biri Pasarofça ile gerileme dönemine girmiş yaşlı bir imparatorluğa, diğeri de Atatürk’ün önderliğinde kurulmuş genç bir cumhuriyete mensup iki temsilcinin, kabul eden devletler tarafından nasıl büyük bir saygı ile karşılanıp, en itibarlı şekilde ağırlandıkları hususu en belirgin özellik olarak göze çarpmakta. Keza temsilcilerin, dönemlerine göre daha önce hiç tanık olmadıkları yenilikler karşısında hayrete düşmüş olsalar bile, herhangi bir aşağılık kompleksine kapılmadan ve de daha önemlisi gayet objektif ve doğru bir biçimde gördüklerini memlekete duyurmuş olmaları da üzerinde durulması gereken bir özellik. Hele ki, günümüzün vahim örnekleri ortada iken!

-SEFARETNAME (SEYAHATNAME)

Gençliğinde Yeniçeri Ocağı’nın 28. Ortasına (tabur) yazılmış olduğu için ‘’Yirmisekiz’’ lakabıyla şöhret kazanan Mehmet Çelebi, 1720 yılında padişah III.Ahmet tarafından ilk defa Fransa’ya büyükelçi olarak gönderilen değerli bir devlet adamı. Her ne kadar, sonrasında meydana gelen yobaz ayaklanması ile bir müddet faaliyeti durdurulmuş olsa da bu tayinin Türkiye’nin asırlar sonra matbaaya kavuşması gibi muazzam bir gelişmeye de yol açtığını hatırda tutmak gerekir. Eserin öğretici yanı, Fransa kralı XV.Luis (o tarihte 11 yaşında) nezdinde büyükelçi atanan Çelebi’nin, o tarihe kadar Türkiye’den ilk defa dışarı çıkan biri olarak, yol boyunca ve sonrasında Paris’te gördüklerini en ince teferruatına kadar anlatmasıdır. O devirde Türkiye’de eşi olmayan gösterişli eserleri yapılabilir şeyler olarak görüp, kendisine gösterilen büyük saygı ve misafirperverliği hiç yadırgamamış ve ömürlerinde Osmanlı görmemiş kimselerin tecessüs merakından sıkıntı duymadan gördüklerini sade bir üslupla kaleme almıştır.  

400 kişilik bir heyetle İstanbul’dan koca bir kalyon ile Fransa’nın Tulon ve Marsilya limanlarına varan Çelebi Mehmet, kalenin burçlarından üç yüz pare top atışı ile karşılanır. Yaldızlı sandal ile geminin yanına gelen ‘Kamudan Vekili’ nin (Liman Reisi), ‘’Safa geldiniz, hoş geldiniz. Nice günler idi mesut kudûmunuzu bekler idik!’’ sözlerinden sonra meyva, şekerleme, sebze ve bir sürü yiyecek ikramı yapılır. Kralın Marsilya’daki konağı tahsis edilen Çelebi’nin, ''asker tayfasının harp aletleriyle selama durup, mehterhaneler çalınup kendülerine mahsus sazlar ile birkaç bin adam sağımızda solumuzda yürüyerek bahçeye geldik!’’ cümlesi ile karşılanması tasvir edildikten sonra, hüküm süren veba salgını nedeniyle ‘karantina' tedbirleri uygulandığı için 40 gün orada konaklaması anlatılır. Bu sürede kralın temsilcisi dük tarafından ağırlanır. Beyzade’nin, ‘’Halen efendim, Fransa kralı hazretlerinin kendi memleketlerine saadetle girdiklerini duymakla çok memnun olduklarını, bu kulunu bilhassa devletlû efendi hazretlerini otuz konak öteden karşılayup hoş geldiniz demek için göndermişlerdir. Bu hareketin eskiden beri iki devlet arasında akdedilmiş olan dostluk ve samimiyete kuvvet vereceği muhakkaktır. Zira cenab-ı saadetleri bilhassa seçilip gönderilmiştir. Bu hususun uhdesinden gelmeğe kudretim yettiği kadar can-u gönülden çalışacağım!’’ şeklindeki konuşması nakledilir.

Sefirin dikkatini çeken bir diğer özellik ise kadınlara gösterilen saygı ve itibardır. Bunu da, ‘’ Halkı ve kadınları seyrederek ineceğimiz yer, şekerhane sarayı imiş. Ayan ve zabitler hatırımızı sorup şekerlemeler getirdiler. Sonra kadınlar onar, yirmişer gelmeğe başladılar. Akşam saat altıya varana kadar arkası kesilmedi. Fransa memleketinde kadınların itibarı erkeklerden üstün olmakla, istedikleri ne ise işlerler, murad ettikleri yere giderler. Ol vilayetlerde hükümleri caridir!’’ cümlesi ile anlatır. Marsilya’dan Paris’e kadar nehirler üzerindeki mavnalarla yapılan uzun seyahat ise, o günün mühendislik harikası olan havuzlu kanal ve açılır-kapanır köprü teknolojisini sergilemesi açısından çizimlere yer verilmiş tafsilatlı bir anlatımdır. Yol üstündeki Bordo ve Tuluz şehirlerinde de top atışları ile karşılanıp konaklatılan Çelebi Mehmet’i her defasında mareşal ünvanlı görevliler karşılar. Kalelerdeki çiçekçilik faaliyetleri sefirin dikkatini çekmiştir. ‘’Meğer bu dizdar çiçek severmiş. Tohumdan gelme bir sürü Girit lalesi yetiştirmiş, hatta ol vakitte birkaç tane Girit katmerlisi de açmıştı… bundan sonra bizi bir odaya götürdüler. Bir oda ki, baştan başa peri yüzlü kızlarla resimlendirilmiş!’’

Paris'e varıp (çocuk) kral tarafından kabulü ise şöyle anlatılmış: ''Bizi krala götürmeğe baş mareşal tayin olmuş. Pazar günü öğleden önce kralın hintovu (çift atlı süslü araba) ile saraya götürüldük. Bunun yanında iki yüz kadar süslü arabalar da geldi. En önde kralın rejimanından atlı askerler yürüyordu. Ardında bizim adamlarımızı da at bindirip kürklü giysiler içinde ellerine tüfek de verdiler. Paris sokakları gayet geniş. Yan yana beş altı araba ile gitmek mümkün. Şehirde cümle halk seyre gelmiş. Haneler dörder beşer kat olup pencerelerden kadın erkek bizi seyreyler.’’

Kabul öncesi verilen yemek davetinde ise kalabalıklar halinde herkes gelip heyeti seyretmek ister. Sefir bu durumu da ‘’filan kimsenin kızı, karısıdır; yemek yidiğinüze bakmağa izninizi rica eder’’ deyu haberler gelüp, kimini def edemeyip nâçar ruhsat verdik!’’ diyerek anlatır. Kralın kabulünü ise; ‘’ferace ve samur kürk ile divan takımı ile eğerlenmiş kendi atımıza binerek prenses Lanbesk sağımızda, entüredüktör (teşrifat- protokol reisi) solumuzda gittik. Sarayın divanhane kapusuna vardık. Biz içeri girdiğimizde kral dahil cümle ayağa kalktı. Name-i Hümayun’u (itimatname) önümüze almıştık. Elimizi göğsümüze koyup namem hümayun’u selam verir vaziyette gösterdik. Kral çocuk olmakla veziri saygı ile elimizden alup kralın yanında bulunan üzeri sırmalı yaygı ile örtülü iskemlenin üzerine koydu. Kral on iki yaşına basmış. Yüzü gayet güzel olup, elmaslara gark olmuş, altın sırmalı elbisesi ile şaşaa veriyordu. Kendisi cevap vermeyüp lalası mareşal cevap verdi. ''Şevketlü ve kudretlu Â-li Osman padişahı hazretlerinin elçiliğe cenaplarının intihal olunduklarından haşmetlu unvanlu kral hazretleri ziyadesiyle haz duymuşlardır.’’ ''….Elimizi başımıza koyup veda eyledik…''

Takip eden günlerde kralın, şerefine verdiği av partisine katılan sefirin buradaki gözlemleri de enteresandır. …’’Bu esnada kralın akrabası olan karılar ve sair kibar karıları hintovlarından çıkup erkek elbiseleriyle ve elmaslar içinde atlara binüp kırıtarak silahşorluğa başladılar…Daha sonra devahane (hastane) ziyareti sırasında mareşal, ‘’kralımızın güzelliğine ne dersiniz? Diye sual eyledi. ‘’Maşallah'’ dedik. ‘’Henüz on bir yaşında, dört aylıktır. Şimdi boyu posu ile hiç güzel olmaz mı? Hem saçları da takma değildir, bakın!’’ Deyu kralı tutup arkasına çevirdi. Biz dahi saçlarına yapışıp okşadık. ‘’Yürüyüşü dahi güzeldir, şöyle yürüyünüz görsünler!’’ Dedi. Kral dahi divanhane ortasına değin yürüyüp, mareşalin, ‘’daha süratli hareket eyleyin, koştuğunuzu dahi görsünler!’’ komutu üzerine koştu avdet eyledu, arkasından ‘’ Beğendiniz mi? Deyu sual eyledu biz dahi, ‘’Barekallah!’’ Deyu cevap eyleduk.

Sefirin, saraydaki mücevher dairesi ile ülkedeki tüm kalelerin maketlerinin muhafaza edildiği stratejik bölümleri ziyaretinden hayli etkilendiği sayfaları atlayarak opera ve ramazan bölümlerine kısa bir paragraf açalım …

‘'Paris şehrine mahsus bir oyun varmış. Opare derlermiş. Acayip sanatlar gösterirlermiş. Ol şehre mahsus imiş. Şehrin kibarları varırlar, kral bile ara sıra gelirmiş. Bizi kralın oturduğu yere götürdüler. Geldikte herkes rütbesine göre otururlar ve bizi cümle elçilerin önüne geçirip krala yakın oturttular. Kırmızı kadife ile döşenmişti. Her taraf kadın erkek ile baştan başa dolmuş idi. Yüzden fazla çeşitli saz hazır idi. Birkaç yüz balmumu ve billur avizelerle hesapsız mumlar yanmış idi. Alevinden öyle bir şaşırtıcı parlaklık meydana gelmiş ki, tabir olunmaz! Tamam yerleştikten sonra birdenbire ol perde kaldırılup ardından büyük bir saray zuhur eyledi. Yirmi kadar peri yüzlü kız pırıl taşlı elbise ve fistanlarıyle meclise tekrar parultular salip sazlar dahi hep birden nağmeye giriştiler. Bir müddet raks olunup opareye başladılar. Bunun aslı bir hikâyeyi canlı göstermek. Her hikâyeyi bir kitap edep basmışlar… Sözün kısası ol kadar şaşılacak şeyler gösterdiler ki, tabiri kabil değildir. Gök gürlemeleri ve şimşekler gösterdiler. Hele aşk hallerini öylesine gösterip icra ettiler ki insanın acıyacağı gelir!’’…

İlerleyen günlerde Paris ve civarındaki sarayları da gezen sefir, özellikle saray bahçelerindeki havuzların basınçlı su püskürten fıskiyelerinden hayli etkilenir, teknolojiye hayran kalır. Paris’in İstanbul kadar büyük olmadığının da altını çizen sefir, şehircilik, planlama ve binaların muntazamlığı üzerinde de hayli ayrıntılı durur. Günler, aylar derken Ramazan gelir;

‘’Bu esnada ramazan-ı şerif geldi, oruç tuttuk ve giceleri cemaatle teravih namazı kıldık. Bu esna mareşal gelüp, ‘’rica ve niyaz ideriz ki, hanımlarımız gelüp iftar eyledüğünüzde yemek yidüğünüzü seyretmek isterler. İzniniz olursa, kral dahi hazzeder!’’

Çaresiz kalup, ‘’elimizden ne gelür, hoş geldiler safa geldiler’’ dedik gitti. Anı gördüm ki akşama bir iki yüz avrat, altın ve ziynet içinde elmaslara batmış halde gelüp karşu be karşu sandalyelere oturdular. Sonra birkaç bin kadın içinde kaldık. Sanki düğün evine döndü. Hele her ne hal ise bu azabı çeküp iftar ettük. Bunlar her biri çörek şekerleme getirmiş, gitmezler. Saat üçe varınca otururlar meğer namazı beklerlermiş. Çare yok abdest alup namazı kıldık. Tekrar izin istediler. Her gece bunlar gelüp iftar ve taam ile namazımızı temaşa etmek için yalvarır oldular izin verdük!’’ Cemaatle oturup gece teravih tamam eda idüp ilahiler ve tesbihlerle bütün kadınlar bizleri seyretti ve hayran oldular!’’...

Aylar geçer, krala veda vakti gelir ve 28.Çelebi Mehmet, ilk Osmanlı sefiri olarak 1 yıl kaldığı Paris’ten memlekete geri döner.

Padişah III. Ahmet tarafından daha önce Pasarofça anlaşmasındaki gayretlerinden dolayı Paris’e sefir olarak gönderilmiş olan Çelebi’nin Fransa seyahati, batılılaşmanın dönüm noktalarından biri olarak kabul edilir. Buradaki tespitlerinin de devlet için bir model teşkil ettiği vurgulanır. Beraberindeki oğlu Said Efendi’nin çabaları ile 1727’de kurulan matbaa kültürel tarihimizin önemli bir parçası olmuştur. Öte yandan, Çelebi Mehmet’in Paris’teki ikametinin, dönemin elde kılıç fetih peşinde koşan Osmanlı imajının da kısmen değişmesine yol açtığı da söylenebilir. Zira Çelebi’nin, ‘’Turquerie’' denen kıyafetten resme, mimariden müziğe kadar Avrupa’daki sanat çevrelerinde bir Türk modasının doğmasına da vesile teşkil ettiği kabul görmektedir. Nitekim Mozart’ın bu seyahatten yarım yüz yıl sonra bestelediği ‘’Saraydan Kız Kaçırma, Türk Marşı ve benzer 'ala turka’ eserleri bu modadan beslenen örneklerin önde gelenleri arasında yer alır. 1730’daki yobaz patrona Halil isyanı ile devrilen padişah III.Ahmet’in ardından gözden düşen Çelebi Mehmet’in son diplomatik görevi, I.Mahmut‘un tahta çıkışını Lehistan (Polonya) devletine sunmaktı. Daha sonra sıradan bir görev olarak Kıbrıs valiliğine atanan sefir 1732’de Magosa’da vefat etti. Mezarı da oradadır.

Osmanlının ilk dönemlerindeki ‘’Reisü'l Küttablık’’ temsilcisi 28 Mehmet Çelebi’den sonra hariciye nezareti temsilcisi Esat Cemal Paker beyi haftaya misafir etmek üzere hoşçakalın!   

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (3)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Fatih Sertel
(08.02.2026 09:49 - #4993)
Enteresan bilgiler, okurken keyif aldım.
Eriş Çok teşekkürler, beğendiğinize memnun oldum.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
OMS
(08.02.2026 11:34 - #4994)
Teşekkürler Sayın Eriş, 28 Çelebi’yi film izler gibi canlandırdınız. Sultan 3. Ahmet’in, Çelebi’nin not ve görüşlerine tepkisi nasıldı acaba? 28 Çelebinin’de bu tecrübesinden sonra Patrona Halil ayaklanmasına?
Eriş Çok teşekkürler... Kitap bağlamında ilginç bir detay dikkatimi çekti; Çelebi çok da zeki ve öngörülü birisi. Padişaha takrir olarak vereceği notları Katiplere dikte ettirdikten sonra düzeltmeler yapıyor ve nihai halini padişaha sunuyor tabii. Burada itinalı çıkartmalar yapıyor. mesela şekerlemelerin alındığını,girit lale soğanı istediğini, hastane ziyareti davetine cevaben,"baş üzerine" kelimesini, lalanın ziyafetine kralın da katılacağı söylenip "kralı görmekten hazzeder misiniz?" Sorusuna, "zahir o da bir padişahtır, padişah görmeden hazzolunmaz mı!?" cümlesini çıkartıyor! Başına bir iş gelmesin diye...
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Güzide
(08.02.2026 14:52 - #4997)
Elçilik kurumunun 1700 lerin başına kadar gitmesi beni çok şaşırttı. Sanki nedense bu tür ilişkiler 1800 lerde olmuştur diye düşünmüşümdür nedense.Yani bu kurumun 300 yıllık bir geçmişi varmış. Ne güzel. Teşekkürler Hidayet Bey.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.