Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
Köşe Yazarı
Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
 

ÇAKAR

Merhaba, Su kenarında doğup büyüyünce, haliyle deniz ve denizcilikle ilgili objelere, kelimelere, hikayelere de meraklı oluyor insan! Eski zamanlarda, mesela İstanbul Boğaz’ını kesen herhangi bir köprünün adı dahi ufukta yok iken, İstanbul'a inmek (!) için düzenli vapur kullanılan zamanlarda, bizim gibi üniversiteye veya daha sonra da işyerine gidip, gelenlerin sabah akşam bindikleri vapur saatleri bile hiç değişmezdi. Rivayete göre, sayısız tanışmanın, arkadaşlığın hatta sonu evlilikle noktalanan flörtlerin dahi böyle 8:10 veya 8:20 vapurlarında başladığının söylendiği zamanlardı.  Hava bilmem sert bir lodos ise, İhsan Kalmaz veya Turan Emeksiz vapuru Mühürdar açığına kadar dalgayı baş taraftan alarak taa Fenerbahçe 'Çakar’ını iskelesinde görene kadar açılır, sonra da sert sancak manevrası ile Sarayburnu’na dümen kırardı. Akşamları ise, Kız Kulesi’ndeki 'Çakar'ın ışığını takiben mimar Aleksandr Vallaury'nin 1902 yılı yapımı, mermer anıtlı Haydarpaşa mendireğini sancağına alarak rıhtım önünde bordası sırılsıklam iki sert sallanma ile Kadıköy iskelesine yanaşırdı. Bu deniz ‘çakar’larının marifeti sadece ışık ile bitmez, yoğun sisli havalarda denizcileri uyardığı boğuk ‘’vuuut’’ sesi ise kıyıdaki evlerin odalarında gece boyu yankılanır dururdu. Gel zaman git zaman denizden uzaklaşıp karasal bölgelere yerleştikçe denizdeki ‘çakar'ların da nitelik değiştirdiği yıllara geçiş yaptık ister istemez. 80’li yıllarına başlarında Dışişleri Bakanlığına girince, tabiatıyla başkent olması nedeniyle o yıllarda bile şehrin, kırmızı çakar takılı resmî araç enflasyonundan hayli etkilendiğimi hatırlarım. Hatta bu görüntüler sayesinde biraz da nostalji imkanına bile kavuştuğum ileri sürülebilir. Rahmetli pederimin, başlangıcı Atatürk dönemine uzanan idareciliğinin sonucu uzun yıllara dayalı polis müdürlükleri ve valilikleri boyunca gözümün önünden geçen, kimi marşpiyeli, kimi daha modern ‘’resmî hizmete mahsustur’’ ibareli, resmî plakalı siyah makam araçlarının önünde takılı kırmızı ‘çakar’lar çocukluğumun, gençlik yıllarımın renkli anıları arasındadır. Ancak, o dönemlerin devlet terbiyesi ve kuralları gereği bu 'çakar'ların olur olmadık yer ve zamanlarda kullanılması yasak olduğu gibi, son derecede görgüsüz hatta ayıp bir davranıştı! Halk tarafından da hiç tasvip görmezdi. Koruma ya da eskort tabir edilen unsurların varlığı ise düşünülemezdi bile. Geçiş üstünlüğü tüm dünyada olduğu gibi, itfaiye, ambülans ve sadece görev halindeyse polis araçlarındaydı. Şimdiki gibi tepe lambası veya gözü kör edici mavi-kırmızı-beyaz ışıldaklar sürekli açık halde seyir yapmak ise söz konusu değildi! 2000’lerin başında ilk defa Tebriz başkonsolosluğuna tayin olduğumda, standart bir fabrikasyon aksesuar olarak makam aracımızın ön panjurunun içine bir ‘çakar’ cihazı ve alarm sireni monte edilmiş olmasını tabiatıyla pek bir sürpriz olarak karşılamadım. Kendisini rahmetle andığım, müstesna iyi bir insan olan Kırıkkaleli şoförüm Bahtiyar’a kentin keşmekeş trafiğinde sakın bunları kullanmamasını tembihlediğimde, ‘’beyefendi, buranın geniş kavşaklarında bunların trafik ışıklarını hiç taktığı yoktur, eski 'Peykan’ları ile ‘Tetris' oyunu gibi her yanımızdan girip çıkarlar. Uygun görürseniz arada sırada yol tıkandığında kısa bir siren veya anons iyi gelebilir!’’ çıkışına da ilerleyen günlerimde hak verdim. Ancak üç yıla yakın görev süremde, iki kere anons şeklinde uyarıda bulunmamız haricinde, ne çakarı, ne de sireni kullanmadığımızı çok net hatırlarım. O da, birinde Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’in ziyareti sırasında İranlı eskort ve Sezer’in aracı arasında sandviç gibi sıkışmamak içindi. Diğeri de, İranlı sürücülerin trafik kurallarına uyumda bizim gibi sınıfı geçmeleri mümkün olmamakla beraber, agresiflik bakımından son derece efendi çizgilerine rağmen, önümüzdeki iki aracın şoförlerinin arabadan inip elleri arkada birbirlerini adeta koç gibi kafaları ile ittirmeleri şeklindeki tuhaf kavgayı ayırma maksatlı idi. Meğer, nadiren de olsa trafikte kavga çıkarsa elleri kullanarak kan çıkması, akması gibi durumlarda polise, arkadan da kadıya iş intikal ettiğinde cezalar kırbaçtan başlarmış (dönemin İran’ında)! Böyle caydırıcı cezalar karşısında boyunlar(!) kıldan inceydi haliyle…  Pek tabiidir ki, bu çakar ve siren uygulamasının, 80’lerin sonlarından itibaren başımıza musallat olan terör eylemleri nedeniyle, özellikle güvenlik bakımından hassas coğrafyalarda bir acil durum önlemi olarak gereğinde kullanılmak üzere getirilmiş bir tedbir olduğu açık. Nitekim daha önceki bir yazımda da değindiğim üzere, Silopi’de görevim sırasında şoförlüğümü yapan polis arkadaşın önerisi ile, bakanlığın siren ve çakarı olmayan resmî aracının resmî plakası yerine bölgedeki illerin sivil plakalarını kullanmıştık.  Ne Münih’teki, ne de Zimbabve’deki misyon şefliği dönemlerimde hiç başvurmadığımız çakarlı geçiş üstünlüğü hakkımızı sadece bir kere, 2008 yılında Hollanda’da Deventer başkonsolosu iken, dışişleri bakanını Amsterdam havaalanında karşılamaya giderken kullanmıştık. O gün tamamen tıkalı olan otoyolda arka lastiğimizin de inmekte olduğunu fark edince, havaalanına epey yaklaştığımızda girmek zorunda kaldığımız emniyet şeridinde çakar ile ilerlerken sol şeritte durmuş haldeki Hollandalı sürücülerin hayret ve öfkeli bakışları karşısında duyduğum utancı unutmam pek mümkün değil (Allahtan plakamızdan Almanya ve Zimbabve’de olduğu gibi ülke kimliğimiz belli olmuyordu!)  Maalesef günümüze gelince, ülkemizin sığ ve boğucu gündeminde üst sıralarda yer alan bir haberdeki iddialara göre, bir takım suçlamalarla cezaevine konmuş olan bir TV (artık düzeyi üst mü, alt mı olduğu pek belli olmayan) çalışanın da, ayrıcalıklı hayatının bir parçası olarak bu 'sihirli aleti’ aracında kullandığı ileri sürülmekte. Bırakın iç yasaları, uluslararası teamüller üstü, doğal bir davranış gibi, vızır vızır sözde emniyet! denilen şeridi kullanmak, memlekette yıllardır adeta rutin bir uygulamaya dönüşmüş durumda…Kamuoyunu makyaj veya yatıştırmak maksadı ile eski bir vali olan dahiliye vekilinin zaman zaman basına da servis edilen, sözde bu uygulamanın kısıtlanacağı (kaldırılacağı denemiyor!) yönündeki haberlerin bile gerçekle bağdaşmadığı hepimizin malumu! Öncelikle meslektaş olduğumuz cihetle, ülkemizdeki yabancı veya fahriler dahil korkonsüler veya kordiplomatik mensupların hiçbir mütekabiliyet engeline takılmadan sürekli olarak bu özelliği istismar ettiklerine şahit olmayı kabul etmekte güçlük çekiyorum. Vatandaş olarak esas anlamakta güçlük çektiğim, geçiş üstünlüğüne ne hakla sahip oldukları belli olmayan sözde bir takım resmî görevliler, milletvekili, belediye başkanı vb dışında saymakla bitmeyen bir takım imtiyazlı kişilerin bu imkandan gerçekten ne zaman mahrum bırakılacakları hususu keza kamuoyu nezdinde de umutsuz bir bekleyişe dönmüş durumda!        
Ekleme Tarihi: 19 Aralık 2025 -Cuma

ÇAKAR

Merhaba,

Su kenarında doğup büyüyünce, haliyle deniz ve denizcilikle ilgili objelere, kelimelere, hikayelere de meraklı oluyor insan! Eski zamanlarda, mesela İstanbul Boğaz’ını kesen herhangi bir köprünün adı dahi ufukta yok iken, İstanbul'a inmek (!) için düzenli vapur kullanılan zamanlarda, bizim gibi üniversiteye veya daha sonra da işyerine gidip, gelenlerin sabah akşam bindikleri vapur saatleri bile hiç değişmezdi. Rivayete göre, sayısız tanışmanın, arkadaşlığın hatta sonu evlilikle noktalanan flörtlerin dahi böyle 8:10 veya 8:20 vapurlarında başladığının söylendiği zamanlardı. 

Hava bilmem sert bir lodos ise, İhsan Kalmaz veya Turan Emeksiz vapuru Mühürdar açığına kadar dalgayı baş taraftan alarak taa Fenerbahçe 'Çakar’ını iskelesinde görene kadar açılır, sonra da sert sancak manevrası ile Sarayburnu’na dümen kırardı. Akşamları ise, Kız Kulesi’ndeki 'Çakar'ın ışığını takiben mimar Aleksandr Vallaury'nin 1902 yılı yapımı, mermer anıtlı Haydarpaşa mendireğini sancağına alarak rıhtım önünde bordası sırılsıklam iki sert sallanma ile Kadıköy iskelesine yanaşırdı. Bu deniz ‘çakar’larının marifeti sadece ışık ile bitmez, yoğun sisli havalarda denizcileri uyardığı boğuk ‘’vuuut’’ sesi ise kıyıdaki evlerin odalarında gece boyu yankılanır dururdu.

Gel zaman git zaman denizden uzaklaşıp karasal bölgelere yerleştikçe denizdeki ‘çakar'ların da nitelik değiştirdiği yıllara geçiş yaptık ister istemez. 80’li yıllarına başlarında Dışişleri Bakanlığına girince, tabiatıyla başkent olması nedeniyle o yıllarda bile şehrin, kırmızı çakar takılı resmî araç enflasyonundan hayli etkilendiğimi hatırlarım. Hatta bu görüntüler sayesinde biraz da nostalji imkanına bile kavuştuğum ileri sürülebilir. Rahmetli pederimin, başlangıcı Atatürk dönemine uzanan idareciliğinin sonucu uzun yıllara dayalı polis müdürlükleri ve valilikleri boyunca gözümün önünden geçen, kimi marşpiyeli, kimi daha modern ‘’resmî hizmete mahsustur’’ ibareli, resmî plakalı siyah makam araçlarının önünde takılı kırmızı ‘çakar’lar çocukluğumun, gençlik yıllarımın renkli anıları arasındadır. Ancak, o dönemlerin devlet terbiyesi ve kuralları gereği bu 'çakar'ların olur olmadık yer ve zamanlarda kullanılması yasak olduğu gibi, son derecede görgüsüz hatta ayıp bir davranıştı! Halk tarafından da hiç tasvip görmezdi. Koruma ya da eskort tabir edilen unsurların varlığı ise düşünülemezdi bile. Geçiş üstünlüğü tüm dünyada olduğu gibi, itfaiye, ambülans ve sadece görev halindeyse polis araçlarındaydı. Şimdiki gibi tepe lambası veya gözü kör edici mavi-kırmızı-beyaz ışıldaklar sürekli açık halde seyir yapmak ise söz konusu değildi!

2000’lerin başında ilk defa Tebriz başkonsolosluğuna tayin olduğumda, standart bir fabrikasyon aksesuar olarak makam aracımızın ön panjurunun içine bir ‘çakar’ cihazı ve alarm sireni monte edilmiş olmasını tabiatıyla pek bir sürpriz olarak karşılamadım. Kendisini rahmetle andığım, müstesna iyi bir insan olan Kırıkkaleli şoförüm Bahtiyar’a kentin keşmekeş trafiğinde sakın bunları kullanmamasını tembihlediğimde, ‘’beyefendi, buranın geniş kavşaklarında bunların trafik ışıklarını hiç taktığı yoktur, eski 'Peykan’ları ile ‘Tetris' oyunu gibi her yanımızdan girip çıkarlar. Uygun görürseniz arada sırada yol tıkandığında kısa bir siren veya anons iyi gelebilir!’’ çıkışına da ilerleyen günlerimde hak verdim. Ancak üç yıla yakın görev süremde, iki kere anons şeklinde uyarıda bulunmamız haricinde, ne çakarı, ne de sireni kullanmadığımızı çok net hatırlarım. O da, birinde Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’in ziyareti sırasında İranlı eskort ve Sezer’in aracı arasında sandviç gibi sıkışmamak içindi. Diğeri de, İranlı sürücülerin trafik kurallarına uyumda bizim gibi sınıfı geçmeleri mümkün olmamakla beraber, agresiflik bakımından son derece efendi çizgilerine rağmen, önümüzdeki iki aracın şoförlerinin arabadan inip elleri arkada birbirlerini adeta koç gibi kafaları ile ittirmeleri şeklindeki tuhaf kavgayı ayırma maksatlı idi. Meğer, nadiren de olsa trafikte kavga çıkarsa elleri kullanarak kan çıkması, akması gibi durumlarda polise, arkadan da kadıya iş intikal ettiğinde cezalar kırbaçtan başlarmış (dönemin İran’ında)! Böyle caydırıcı cezalar karşısında boyunlar(!) kıldan inceydi haliyle… 

Pek tabiidir ki, bu çakar ve siren uygulamasının, 80’lerin sonlarından itibaren başımıza musallat olan terör eylemleri nedeniyle, özellikle güvenlik bakımından hassas coğrafyalarda bir acil durum önlemi olarak gereğinde kullanılmak üzere getirilmiş bir tedbir olduğu açık. Nitekim daha önceki bir yazımda da değindiğim üzere, Silopi’de görevim sırasında şoförlüğümü yapan polis arkadaşın önerisi ile, bakanlığın siren ve çakarı olmayan resmî aracının resmî plakası yerine bölgedeki illerin sivil plakalarını kullanmıştık. 

Ne Münih’teki, ne de Zimbabve’deki misyon şefliği dönemlerimde hiç başvurmadığımız çakarlı geçiş üstünlüğü hakkımızı sadece bir kere, 2008 yılında Hollanda’da Deventer başkonsolosu iken, dışişleri bakanını Amsterdam havaalanında karşılamaya giderken kullanmıştık. O gün tamamen tıkalı olan otoyolda arka lastiğimizin de inmekte olduğunu fark edince, havaalanına epey yaklaştığımızda girmek zorunda kaldığımız emniyet şeridinde çakar ile ilerlerken sol şeritte durmuş haldeki Hollandalı sürücülerin hayret ve öfkeli bakışları karşısında duyduğum utancı unutmam pek mümkün değil (Allahtan plakamızdan Almanya ve Zimbabve’de olduğu gibi ülke kimliğimiz belli olmuyordu!) 

Maalesef günümüze gelince, ülkemizin sığ ve boğucu gündeminde üst sıralarda yer alan bir haberdeki iddialara göre, bir takım suçlamalarla cezaevine konmuş olan bir TV (artık düzeyi üst mü, alt mı olduğu pek belli olmayan) çalışanın da, ayrıcalıklı hayatının bir parçası olarak bu 'sihirli aleti’ aracında kullandığı ileri sürülmekte. Bırakın iç yasaları, uluslararası teamüller üstü, doğal bir davranış gibi, vızır vızır sözde emniyet! denilen şeridi kullanmak, memlekette yıllardır adeta rutin bir uygulamaya dönüşmüş durumda…Kamuoyunu makyaj veya yatıştırmak maksadı ile eski bir vali olan dahiliye vekilinin zaman zaman basına da servis edilen, sözde bu uygulamanın kısıtlanacağı (kaldırılacağı denemiyor!) yönündeki haberlerin bile gerçekle bağdaşmadığı hepimizin malumu! Öncelikle meslektaş olduğumuz cihetle, ülkemizdeki yabancı veya fahriler dahil korkonsüler veya kordiplomatik mensupların hiçbir mütekabiliyet engeline takılmadan sürekli olarak bu özelliği istismar ettiklerine şahit olmayı kabul etmekte güçlük çekiyorum. Vatandaş olarak esas anlamakta güçlük çektiğim, geçiş üstünlüğüne ne hakla sahip oldukları belli olmayan sözde bir takım resmî görevliler, milletvekili, belediye başkanı vb dışında saymakla bitmeyen bir takım imtiyazlı kişilerin bu imkandan gerçekten ne zaman mahrum bırakılacakları hususu keza kamuoyu nezdinde de umutsuz bir bekleyişe dönmüş durumda!


 

 

 

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (2)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Uğur YALÇIN
(20.12.2025 00:44 - #4350)
Sayın Büyükelçim; Çok önemli konuyu ülkelerden örneklerle açıklamanız harika olmuş. Çakar İstanbul trafiğinde en suistimal edilen bir ayrıcalık metaryalidir. Başkalarının haklarına saygı göstermeyen bir toplum yok olmaya mahkumdur. Sadece ben merkezli yaşayan bir fert topluluğu olduğumuza iyi bir örnektir. Çok teşekkür ediyorum. Yazılarınızı heyecan ile bekliyor olacağım. Saygılarımla kıymetli dostum.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Tülay
(22.12.2025 19:54 - #4375)
Bu çakar kullanımı, ezik toplumların fertlerinin statü merakınının bir tezahürü mü acaba?
Eriş Teşhis ne olursa olsun dünyadaki örneklerinin bir elin parmaklarını geçmeyeceği kesin..
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.